Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa arrow Yazılarım arrow Ahlak arrow EDEP VE TERBİYENİN GEREĞİ
Advertisement
EDEP VE TERBİYENİN GEREĞİ PDF Yazdır E-posta
Cumartesi, 28 Haziran 2008

M. Ali KAYA

Âdab, edebin çoğuludur. Edeb ise peygamberimizin (sav) davranış biçimidir. Nitekim peygamberimiz (sav) “Rabbim beni edeplendirdi ve edebimi güzel yaptı” buyurur. Edebin her çeşidini yüce Allah peygamberimizde toplamış ve insanlara örnek göstermiştir. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “Muhakkak ki sen güzel ahlak üzeresin” (Kalem, 68:4 ) buyurarak ahlakını övmüştür. Allah'ın övmesi ve “güzel” demesinin ne derece değerli olduğunu idrak etmek mümkün değildir. Ahlâk-ı İslamiye, peygamberimizin (sav) sünneti ile oluşmuştur. Adab peygamberin sünnetinin önemli bir kısmıdır. Bediüzzaman “Eğer biz ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakaik-i imaniyenin kemalâtını ef’alimizle izhar etsek, sair dinlerin tâbileri elbette cemaatlerle İslâmiyet’e girecekler. Belki küre-i arzın bazı kıt’aları ve devletleri de İslamiyet’e dehalet edecekler” (Hutbe-i Şâmiye, 1993, s.30 )

Bütün güzel ahlakın ve adab-ı muaşeretin temeli, esası ve kaynağı “Doğruluktur.” Peygamberin vasfı haline gelen bu sünnete uymakla inananlar sosyal hayatta güven kazanırlar. Bunun için Bediüzzaman “Bize en çok lazım olan nedir?” denilince “Doğruluktur” şeklinde cevap vermiştir. (Münazarat, 1993, s.103) Bediüzzaman devamla “Eğer biz, doğru İslamiyet’i ve İslamiyet’e layık doğruluğu ve istikameti göstersek, bundan sonra ecnebilerin fevç fevç İslâmiyet’e dâhil olacaklarını” da söylemektedir. (Münâzarat, 86)


Adab-ı muaşeretin zirvesi “Tevâzû”dur. Peygamberimiz (sav) “Tevazu göstereni Allah yüceltir” buyurur. Tevazunun zıddı ise “Kibir ve Gurur”dur. Bu konuda da peygamberimiz (sav) “Kim başkalarını küçük görür de kibrederse Allah onu da küçültür” buyurarak başkalarını hafife alan ve kendisini yüce görenlerin sonunda mutlaka küçüleceğini ve halkın nazarında da küçük duruma düşeceğini belirtmişlerdir. Bu sebepten dolayı kişinin kendi kendisini büyük görmesi aldanmadan başka bir şey değildir. 

 
Bu konuda en güzel örnek Bediüzzaman hazretleridir. Bediüzzaman’ın mümtaz hasletlerinden birisi de zâhir haline bakıldığı zaman ilm-i hâli bilmiyor gibi görünür; ilmî ve dinî bir mesele sorulursa birden bakarsın derya kesilir. Çoğu zaman “Bende bir nur yok, bir kıymet yok. Bütün kıymet Kurân’ın malı olan Risale-i Nurlardadır. Risale-i nurlar benim malım değil, Kurân’ın malıdır. Ben nasıl kendime mal ederim.”


Bir talebesinin bazı meselelerde muhalefeti bulunsa, onların sözleri içinde hak bulduğu bir cümleyi arar ve bulduğu zaman da kemâl-i tevâzu ve memnuniyetle kabul eder ve “Mâşallah, siz benden daha iyi bildiniz. Allah râzı olsun” der. Hak ve hakikati, nefsin gurur ve enaniyetine daima tercih ederdi. Yanlış yapana da damara dokunmayacak şekilde güzelce ikaz ederdi. 


İlmî meselelerin bilhassa imânî meselelerde münakaşa tarzında bahsedilmesine asla müsaade etmezdi. Dakîk, yani ince ve dikkatle anlaşılabilen imanî meselelerde ölçüsüz mücadele suretinde ve bilhassa cemaat içinde bahsi câiz değildir. Ölçüsüz mücadele olduğu için ilaç iken zehir olur. Dinleyenlere ve diyenlere zarardır. Ancak imanî meseleler insafla ve itidal içinde müdavele-i efkâr suretinde bahsi caiz olabilir. (Mektubat, 1994, s.49)  Bunun şartı da insaf ile, hakkı bulmak niyeti ile, inadsız bir surette, ehil olanların yanında, yanlış anlaşılmaya sebep olmayacak şekilde müzakere edilebilir. Bu müzakerenin ve konuşmanın Allah için olduğuna delil ise, eğer hak muarızın elinde ortaya çıksa, ondan dolayı üzülmemeli ve bilakis sevinmelidir. Çünkü bilmediği bir meseleyi öğrenmiş olur. Eğer kendi elinde çıksa fazla bir şey öğrenmedi, belki gurura düşmek ihtimali vardır. (Mektubat, 350)


Bediüzzaman’a göre hangi konuda olursa olsun fikir teâtisinde ayrılığa ve bölünmeye sebep olacak şekilde münakaşa etmek asla doğru değildir. Yalnız müdavele-i efkâr, yani fikrini ortaya koyma suretinde, nizasız, kavgasız ve gürültüsüz konuşmaya alışmak gerekir. (Lem’alar, 1994, s.109)


İnsan ilişkilerinde daima ölçülü olma yanında insanların eksik ve kusurları ile asla meşgul olmamalıdır. Bediüzzaman “Fena adama iyisin, iyisin denilince iyileşmesi; fenasın, fenâsın desen, fenâlaşması” genel bir kuralına dikkatimizi çeker. Bizi “Sana kötülükle yaklaşana sen iyilikle muamele et. (Furkan, 25:72) Şayet affeder, insaflı davranırsan bil ki Allah da sana af ve merhametle muamele eder” (Tegabün, 64:14) ayetlerinin hükmüne göre davranmamızı tavsiye eder. Kurtuluş ve emniyetin ancak bu şeklide olabileceğini ifade eder. (Mektubat, 1994, s.256)


Kötülük yapanlara iyilikle mukabele etmek “Uluvv-u Cenablık”tır. Bu prensip “Sana kötülükle yaklaşana sen iyilikle muamele et” (Tegabün, 64:14) emr-i ilahîsi gereğidir. Bu prensip bu zamanda mü’minler için gereklidir. Çünkü ehl-i ilhad ve ehl-i dalalet mü’minlerin arasındaki ihtilafları körükleyerek birinin silahı ile öbürünü vurmakta, birinin delili ile diğerini çürütmektedir. Bu durumda yapılacak olan “muarızlara hiddet ve tehevvürle ve mukabele-i bilmisille karşılamamalı. Yalnız kendilerini müdafaa için musalahakârâne, medar-ı itiraz noktaları izah etmek ve cevap vermek gerekir.” (Kastamonu Lâhikası, 1994, s.150)


Sonuç olarak sosyal hayatta İslam’ın insan ilişkilerinde mü’minlere emrettiği prensiplerin başında Doğruluk, münakaşaya girmemek, tevazu ile muamele etmek gelmektedir. Ahlak-ı İslamiyenin ve adab-ı muaşeretin esası bu temel prensiplerdir. Bu prensipler de kaynağını Kur’an ve onun tatbikçisi olan peygamberin sünnetinden almaktadır. En güzel örneklerini de peygamberimizin (sav) hayatında ve onun bu zamandaki temsilcisi olan Bediüzzaman’ın hayatında görmek mümkündür.      
    

 
< Önceki   Sonraki >