|
M. Ali KAYA
Gurur aldanma demektir. Kur’ân-ı Kerim “Şeytan onlara kuru bir aldanmadan başka ne vaat eder?” (Nisa, 4:120) buyurarak şeytanın insanı gurura sevk ettiğini belirtir. Yüce Allah “Ey İnsanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Hiçbir babanın çocuğuna ve hiçbir çocuğun babasına fayda sağlayamayacağı günün dehşetinden sakının. Şüphesiz Allah’ın va’di haktır. Sakın dünya hayatı sizleri aldatmasın. O aldatıcı şeytan da Allah’ın rahmeti ile sizi aldatarak günahlara sevk etmesin” (Lokman, 31:33) buyurur.
İnsanın dünyaya gönderiliş amacı ahirete hazırlanmaktır. Dünya bir okuldur; insan da onun öğrencisidir. Nasıl ki okul insanı hayata hazırlama amacı ile yapılmış ise, dünya da hiçbir şey bilmeden dünyaya gelen insanı ahiret hayatına hazırlama amacına yönelik olarak Allah tarafından yaratılmıştır. İnsan burada aklını, ruhunu ve kabiliyetlerini geliştirerek cennete layık hale gelir. Dünya hayatının güzelliği ve tatlılığı insanı aldatarak gurura sevk etmektedir. Bu durumda ahiret unutulmakta ve sanki insan ebedi bu dünyada kalacakmış gibi bu fani dünyaya bağlanmaktadır. Şeytan da Allah’ın rahmeti ile insanları aldatarak ona her nevi günahı işletmekte ve böylece aldatmakta yani, gurura sevk etmektedir.
Yüce Allah bize dünya hayatını şöyle anlatır: “Dünya hayatı ancak oyun, eğlence, süs ve karşılıklı övünme, çok mal ve evlat sahibi olma yarışından ibarettir. Dünya hayatının misali, yağmurun yağması misali gibidir ki, bununla bitkiler yeşerir ve bu çiftçilerin hoşuna gider, Sonra kurumaya yüz tutar ve sen onu sararmış olarak görürsün. Sonra çör-çöp olur gider. Ahirette ise çok büyük bir azap veya Allah’ın mağfireti ve rızası vardır. Bilin ki dünya hayatı aldanmaktan başka bir şey değildir.” (Hadid, 57:20)
Yaratılış amacından gafil olan insan, ölümü bir son ve yokluk zanneder, Allah'ın insanı ahiret için yarattığını inkâr eder ve bu dünya hayatında yemek, içmek ve eğlenmek için geldiğini zanneder. Bu sadece onun bilgisizliğinin ve cehaletinin eseridir. Bu sebeple dünyadaki kazanımları ile övünür dururlar. Bu yüzden “Kâfirler sadece bir gurur ve aldanma içindedirler.” (Mülk, 67:20) Mü’minler ise kendilerini Allah'ın kulu ve her şeyi Allah'ın kendilerine ikramı ve ihsanı olarak bildikleri ve gördükleri için tevazu ve mahviyet içindedirler. Tevâzunun kaynağı iman ve ilimdir.
**
Varlıklar ikiye ayrılırlar: Canlılar ve cansızlar. Canlılar da ikiye ayrılırlar. Bir kısmı Allah’ın emirlerine muhatap ve mükelleftirler, diğer kısmı ise mükellef değillerdir. Mükellef olanlar da iki kısma ayrılmışlardır. İnananlar ve inkâr edenler. Mü’minler dahi iki kısma ayrılırlar. Bunlar da inandıkları halde isyan edenler ve inançları gereği itaat edenler. İnanan ve inanmayanlar ile itaatkâr ve isyankâr olanlar da cahil ve âlim olmak üzere ikiye ayrılırlar. Bütün bu sınıflamaların içinde bulunanların tümü (Allah’ın korudukları hâriç) gurura kapılırlar ve aldanırlar. Kâfirler dışında gurura kapılanlar dört kısımdır. Âlimler, âbidler, zenginler ve câhiller.
Kâfirler ahireti uzak görerek “peşin veresiyeden hayırlıdır” diye dünyaya değer verirler ve ahireti inkâr ederler. Küfrün ilâcı iman ve yakîndir. Yani delillere dayanan sağlam bir imandır. Mü’minlere gelince, dünya hayatı onları aldatmıştır. Peygamberimiz (asv) “Sizden birisi sevdiği hastasını perhiz vererek yemekten ve içmekten korursa Allah da mü’min kulunu dünyadan öyle korur” buyurmuşlardır. Kâfirler âhireti inkâr etmelerinden dolayı dünyaya önem verirlerken, âsî mü’minler de “Allah gafûr ve rahîmdir. Biz onun affına sığınırız” diyerek dünyaya aldanır ve birçok ameli imal ederler. Recâ dediğimiz Allah'ın rahmetinden ümitvar olmak makbuldür; ancak ameli ihmal ile recâ makbul olmaz. Peygamberimiz (asv) “Akıllı nefsini ittiham eden ve ölümünden sonrası için çalışandır. Ahmak ve aptal ise nefsinin hevasına tabi olur. Sonra Allah’tan kurtuluş ümit eder” buyurarak bu duruma dikkat çekmiştir. Bunun için havf ve reca dengesi muhafaza edilmelidir.
Zenginler malları ile çokça sadaka verirler. Ancak sarf ettikleri şüpheli mallardır. Onlar bununla kurtulacaklarını zannederler. Bunlar on liranın bin liradan üstün olduğunu zannedenlerdir. Dünyaya ait mal ve mülkün Allah kartında değerinin olmadığını bilmedikleri için Allah’ın da kendileri gibi mala değer verdiğinin zanneder ve mallarından yaptıkları ikram ve ihsanlar ile kurtulacaklarını ümit ederler.
Abidler de ibadetleri ile aldanmışlardır. Tesbihin, zikrin, nafilenin faziletinin kendilerini kurtaracağını zannederler. Bunlar münafıkların da ibadet ve zikir yaptıklarını ama bununla kurtulamadıklarını düşünemezler. Bununun için bunlar katıksız gurur sahibidirler. Âlimler de şeriatın aklî ilimleri ile meşgul oldukları için kalpleri ve ruhları hastadır. İkinci bir husus da ilimleri vardır, amelleri yoktur. Bu da onlara fayda vermez. Tıpkı ilacın içilmeyince yemeğin de yenmeyince fayda vermediği gibi. Ulemanın bir kısmı da ilme engel olur ve Müslümanların ilimden faydalanmalarını engellerler. Bunlar menfaat için ilimlerini kullanırlar. Bunlara “Ulemâi’s-Sû” adı verilir. Suyun önündeki taş gibidirler. Ne kendileri içerler ve ne de başkalarının faydalanmasına sebep olurlar. Bunların bir kısmının ilimleri vardır ama marifetleri yoktur. İmanda terakki ve tekâmülden mahrumdurlar. Allah’ı bildiklerini ve sevdiklerini iddia ederler; ama gerçekte Allah’ı bilmedikleri için Allah’tan korkmazlar. Allah’ı sevmiş olsalardı Resulullah’ın sünnetine uyarlardı. Allah’ı bilmiş olsalardı Allah’ın mekrinden ve imtihanından emin olmazlar ve Allah’tan korkarlardı.
Bir kısım bilginler ise sadece mücadele etmek ve rakiplerini mağlup etmek amacı ile ilim öğrenirler. Bunlar ilimleri ile gururlanan kimselerdir. Hâlbuki cedel ile meşgul olanlar sapmışlardır. Çünkü kendileri hakikatı savunmuş olsalar bile karşılarındakini batıla ve yanlışa sevk ettikleri için başkalarının sapmasına sebep olurlar. Hak olmayanı savunurlarsa o zamanda haksızlık içinde bulunmuş ve sapıtmış olurlar.
Aldanmış olan ve gurura kapılan bilginlerden bir kısmı da mizansız ve ölçüsüz vaizlerdir. Süslü sözlerle vaaz ederler. Avamı arkalarına alırlar. Bunların en büyük başarıları arkalarına aldıkları kalabalıklardır. Bunlar dünyayı çok severler ama zahitliklerini söylerler. Zühtlerini izhar ederek riyaya kaçarlar. Peygamberimiz (asv) “Malayani ve gereksiz şeyleri terk etmek mü’minin güzelliklerindendir” buyurmuşlardır. İmandaki ihlâstan ve ameldeki samimiyetten mahrum olan vaazlarının kendilerini kurtarmadığını bilmezler.
Gurura kapılanların bir kısmı da tasavvuf ehli olan gafillerdir. Bunlar kendilerini kurtulmuş başkalarını da yoldan çıkmış olarak görürler. Bu da onları gurura sevk eder. Amel ehli ameli ile, mal ehli malı ile, zenginler fakirleri düşünmeyerek ve yardımcı olmayarak aldanırlar ve gurura düşerler.
Elhasıl her zümrenin imtihanı kendi durumuna göredir. Gururu ve aldanması da buna göredir. Aldanmış olan insanlar gurur sahibidirler ve asla aldandıklarını kabul etmez, kendilerini akıllı ve uyanık başkalarını aldanmış ve aptal zannederler. Kendi kazanımları ve akılları ile övünürler. Aldanmayanlar kendilerini eksik ve kusurlu görerek tevazu ile hatalarını kabul ve itiraf edenlerdir.
|