| Zühde Ait Kavramlar-2 |
|
|
|
| Cuma, 14 Ekim 2011 | |
|
Allah’a ibadet şeriattır; ibadet aynasında Hakkın hikmetini, kudretini, ilim ve iradesini müşahede etmek ise hakikattir. Şeriatın emrini ifa etmekle kul hakikati idrak edecek seviyeye çıkabilir. Hakikat Allah’ın fiillerinin, iş ve şuunat’ının, kaza ve kaderinin gizli adaletini ve adaleti içinde hikmetini ve rahmetini görebilmektir. Bu nedenle üstad Ebu Ali Dekkâk “İyyake na’büdü, yani ancak sana ibadet ederiz, ayeti şeriatı korumak içindir; “ve iyyâke nestaîn” yani ancak sana sığınır ve senden yardım isteriz ayeti ise hakikati ikrar etmek içindir” demiştir. Hakikatin farklı kişilerde farklı şekilde anlaşılması ise “Nefs, Akıl, Ruh, Kalb, Sır, Letâif-i Rabbaniye” gibi duyguların farklı inkişafından ve bazısının öne geçerek diğerlerini hükmü altına almasından kaynaklanır. İnsan bütün bu duyguları tam ve yerinde kullanırsa “İnsan-ı Kamil” mertebesine çıkabilir ki bu durum ancak “Ehass-ı Havas” olana müyesser olabilir. 2. Yakîn: Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “Mü’minler gaybe inanırlar, kendilerine inzal edilen ve kendilerinden önceki peygamberlere gönderilen kitaplara iman ederler. Ahirete de iykân ile yakînen inanırlar. Rablerinden hidayet üzere olanlar ve kurtuluşa erenler onlardır” (Bakara, 2: 1-5) buyurur. Bu ayette gerçekten kurtuluşa eren ve hidayet üzere olanların gaybe inanan, hidayet üzere olup gerçekten kurtulanların yakînî bir imana sahip olanlar olduğunu açıkça haber vermektedir. Yakîn öyle bir ilimdir ki, buna sahip olan asla inançta şüpheye düşmez. Bunun da “İlme’l-Yakîn, Ayne’l-Yakîn ve Hakka’l-Yakîn” olmak üzere üç mertebesi vardır. İlme’l-Yakîn, burhana ve delile dayanan kesin bilgidir. Ayne’l-Yakîn, keşf ve ilhamla elde edilen bilgidir. Hakka’l-Yakîn ise müşahedeye dayanan ilimdir. Birincisi ulemanın, ikincisi mükaşefe ehlinin, üçüncüsü ise ehl-i marifet ve irfan ehlinin ilmidir. Peygamberimiz (sav) “Allah-u Teâlayı öfkelendirerek hiçbir kimseyi razı etme! Allah-ü Teâlânın sana verdiği bir nimetten dolayı kimseyi meth-u senâ etme! Hak teâlânın vermediği bir şeyden dolayı hiç kimseyi yerme! Şunu kesinlikle bil ki Allah’ın sana verdiği bir rızkı hiçbir muhterisin ihtirası senden alamaz. Allah’ın sana vermediğini de hiçbir şeyi de hiç kimse sana veremez. Şüphesiz Allah hak ve adalet ölçüleriyle rahatı ve neşeyi rıza ve yakînin içine, dert ve hüznü de şüpheciliğin ve öfkenin içine koymuştur” (İbn-i Asakir) buyurdular. İslam bilginleri “İlim, şeriatın zahirine iman, iman hakikatlerinin anlaşılması ve eşyanın hakikatinin bilinmesidir” demişlerdir. Bu ilimden akıl ikna ve kalp tatmin olur ve yakîni iman zuhur eder. Bu ise Allah’ın ihlaslı kulların cehd ve gayretlerine göre kalbine tevdi ettiği bir ilimdir. Buna vehbî ilim, marifet ve anlayışı içinde barındıran ledün ilmi denilmektedir. İmanda terakkide makamların ilki ilim, sonra tasdik, sonra ikrar ve şahadet, sonra ihlas, sonra mârifettir, sonra yakîn gelir. Yakînin de “İlme’l-yakîn, Ayne’l-Yakîn ve Hakka’l-yakîn” gibi mertebeleri vardır. Bu yakînî ilim insanı amele, taate ve ibadete yönlendirir. Bu nedenle amel imanın gereğidir. İman ise bütün bunları kapsar ve bütününün genel adıdır. Her şeyden önce insana gereken isabetli ve doğru düşüncedir. Bunun için de doğru bilgi şarttır. Doğruyu bulmak da ancak delillerle olur. delillerden kaynaklanan bilgiler insanın aklını ve kalbini tam ikna eder ve bundan açıklık ve berraklık zuhur eder. Bu ise insanda tam bir teslimiyet ve sekinet meydana getirir. Bundan sonra insan delilleri düşünmeden tam ve kamil bir imana sahip olur. varlıktan Hâlıka, sanattan Sania ve nimetten Mün’im-i Hakikiye hads-i kat’î ile intikal eder ve sadece medlülü düşünür. Bu duruma yakîn hali denir. Bu nedenle Cüneyd-i Bağdadî (ks) “Yakîn, değişmeyeni bozulmayan ve başkalaşmayan bir ilmin kalpte karar kılmasıdır” demiştir. Hz. Ali (ra) “Perde-i gayb açılsa yakînim ziyadeşelmeyecektir” diyerek imanın kemal mertebesini ifade etmiştir. Bu nedenle Ebu Said Harraz (ks) “İlim seni istihdam ve istimal eder; yakîn ise senin taşıdığın şeydir” demiştir. Böylece ilmin insanı amele sevk ederek kendisine amel yüklerken, yakîn amelini ihlasla ifaya sevk edeceğini belirtmiştir. İnsan için en çok gerekli olan ilim, iman ve yakîndir. Bu nedenle peygamberimiz (sav) “Ya Rab! İlmimi, imanımı ve yakînimi artır” diye dua etmemizi tavsiye etmiştir. 3. Tövbe: Tövbenin alamet “pişman olmaktır.” (İbn-i Mâce, Zühd, 30) Kalben nedamet ve pişmanlık göstermediği halde diliyle tövbe etmek yalancıların tövbesidir. Böyle bir tövbenin kabul edilmesi düşünülemez. Peygamberimiz (sav) “Tövbe eden hiç günah işlememiş gibidir” (İbn-i Mâce, Zühd, 30) buyurmuşlardır. Ayrıca “Allah bir kulunu sevdi mi günahı ona zarar vermez, zira tövbe nasip eder, acizini ve za’fını bildirir, kusurunu gösterir, kibre, gurura düşürmez. Tövbenin alameti ise pişman olmaktır. Pişmanlık ve eziklik duymak tövbedir” (İbn-i Mâce, Zühd, 30) buyurmuşlardır. Bilhassa gençlerin tövbe etmesi Allah katında daha da makbuldür. Peygamberimiz (sav) “Allah’ın en çok sevdiği kimse tövbe eden ve yaptıklarına nadim olan gençtir” (Suyuti, C. Sağir, 2:151) buyurmuşlardır. Tövbenin üç şartı vardır: Birincisi, şeriate ve dine aykırı işlerden kaçınmak, İkincisi, günahları terk etmek. Üçüncüsü de tövbe ettiği günahı bir daha işlememektir. Tövbenin kabul edilmesinin alameti o günaha bir daha dönmemektir. Sehl b. Abdillah (ks) “Tövbe, ileride yaparım sözünü terk etmektir” diyerek Allah’ın emir ve nehiylerinin gereğini hemen ifa etmek gerektiğini ve tövbeyi de geciktirmemek olarak ifade etmiştir. Ebu Ali Dekkak (ks) Tövbe, inabe ve evbe konusunda şöyle der: “Tövbe mü’minin sıfatıdır. Yüce Allah “Ey mü’minler! Hepiniz Allah’a tövbe edin” (Nur, 24:31) buyurmuştur. İnabe ise velilerin ve mukarreblerin sıfatıdır. Yüce Allah “İnabeli kalble geldi” (Kaf, 50:33) buyurarak bunu haber vermiştir. Evbe ise nebilerin ve Resullerin sıfatıdır. Yüce Allah “O ne hoş, evvab bir kuldur” (Sad, 38:44) buyurur.” Allah’tan tövbe etme arzusunu istemek gerekir. Zünnun-u Mısrî (ks) “Avamın tövbesi günahtan, havassın tövbesi gaflettendir. Bu nedenle herkesin tövbe etmeye ihtiyacı vardır” demektedir. Yine Zünnnûn “Günahı kökünden söküp atmayan istiğfarın yalancıların tövbesi ile tövbe etmiştir” der. Tövbe Allah’ın dilediği kuluna pişmanlık verip günahtan uzaklaştırması ve affetmesidir. Bu nedenle Allah’tan bunu istemek gerekir. Tövbenin hakikati kişiye günahından dolayı yeryüzünün dar gelmesi ve günahını dağ gibi görmesidir. Günahın küçüklüğüne değil, emrine muhalefet edilen zatın büyüklüğüne bakarak utanç duymaktır. Nitekim Tebuk seferine katılmayan üç sahabe hakkında yüce Allah “Canları sıkılmıştı. Yeryüzü kendilerine dar gelmişti. Allah’ın gazabından yine Allah’ın affına sığınmaktan başka çare olmadığını anladılar. Sonra tövbe etsinler diye Allah tövbeyi onlara ihsan etti” (Tövbe, 9:118) buyrulmaktadır. Tövbe ibadettir. Allah’ın emridir ve Resulullah’ın âdeti ve sünnetidir. Peygamberimiz (sav) “Kalbimi bir hicap kaplar da bu kalksın diye günde yetmiş deva tövbe ederim ve Allah’tan mağfiret dilerim” (Müslim, Zikr, 41; Ebu Davud, Vitr, 26) buyurmuşlar terakki ve tekâmülün devamlı olduğunu ifade etmiştir. Bizim de peygambere itaat etmekle sünnetine uymakla mükellefiz. Nitekim yüce Allah peygamberin dilinden “Şayet Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin” (Al-i İmran, 3:31) ferman etmiştir. Yahya b. Muaz (ra) “Tövbeden sonra işlenen bir günah tövbeden önce işlenen yetmiş günahtan daha çirkindir” demiştir. Bu nedenledir ki İmam-ı Azam Ebu Hanife (ra) “Tövbelerimiz dahi tövbeye muhtaçtır” der. Mevlit yazarı Süleyman Çelebi “Her nefeste işledik yüz bin günah / Bir günaha hiçbir gün etmedik âh!” diyerek insanın ne derece günahkâr, zalim ve nankör olduğunu ifade etmiştir. Ama ne var ki insan acizdir, nefsine meftundur ve dünyaya meyyaldir. Şeytan her zaman insanı yoldan çıkarmaya çalışır. Bu nedenle Hz. Ali (ra) “tövbe ibadettir, günahımızdan dolayı o günahı terk edene kadar tövbeye devam etmeliyiz” demiştir. 4. Mücâhede: Peygamberimiz (sav) Tebuk Seferi gibi önemli bir seferden dönerken “Küçük cihattan büyük cihada dönüyoruz. Büyük cihad, nefisle mücadele ve mücahededir” buyurmuşlardır. Üstad Ebu Ali Dekkak (ks) “Zahirini mücahede ile süsleyenin Allah batınını müşahede ile güzelleştirir” demiştir. Yukarıdaki ayetin bir manası da budur. Nefisle mücadelede sıkıntı ve meşakkat vardır. Nefisle mücadelede harekette bereket vardır. Züht ve takva zaruret olmadıkça yememek, uykuya mağlup olmadıkça uyumamak, mecburiyet olmadıkça konuşmamaktır. İbrahim Edhem (ks) “Şu altı sarp yolu aşmadıkça salihler derecesine ulaşamazsınız. Nimet kapısını kapatıp meşakkat kapısını açmak… İzzet kapısını kapatıp zillet kapısını açmak… Rahat kapısını bırakıp cehd ve gayret kapısını açmak… Uyku kapısını kapatıp uyanıklık kapısını açmak… Zenginlik kapısını kapatıp fakirlik kapısını açmak… Emel kapısını kapatıp ölüme hazırlık kapısını açmaktır…” Ebu Amr b. Nüceyd (ks) “Nefsi zelil olanın dini zelil olur” demiştir. Kendisini yücelten dinini alçaltmış olur. Zira dindarlık ve Allah’a kulluk kendini aciz bilmek ve Allah’a olan ihtiyacını hissetmektir. İslam bilginleri “Zengin ve görgüsüz komşudan, kıraat ticareti yapan kuradan, ilmini kazanç vasıtası yapan âlimden ve devlet adamlarının ulemasından sakının” demişlerdir. Halkı ve toplumun ahlakını bozan şu altı şeydir: Ahiret ilmi ile ilgili niyet ve rağbetin zayıflığı, bedenlerin şehvete rehin olması, tû-i emel ihtirasına mağlup olması, mahlukun rızasını Hakk’tan üstün tutmak, hevâya uyularak sünnetin terk edilmesi, selef-i salihinin ahlakının unutulması, hata ve kusurlarının nefis lehine delil sayılmasıdır. Sahabenin birisi “Ey Allah’ın Resulü bana tavsiyede bulun” diyince peygamberimiz (sav) ona “Takvaya sıkı bir şekilde sarıl. Zira bütün hayırları içinde toplayan haslet takvadır. Cihada da önem ver, çünkü Müslümanlığın ruhbanlığı cihaddır. Daima Allah’ı zikirle meşgul ol, çünkü bu senin için nurdur” (Suyuti, Camius’-Sağir, 2:62) buyurdular. Takvanın aslı önce şirkten, sonra kötü ve günah olan fiillerden daha sonra da günah olması şüpheli olan şeylerden, son olarak da fuzuli ve malayani olan amellerden uzak durmaktır. Nitekim Hz. peygambere soruldu: “Ehl-i Beyt kimleri kapsamaktadır?” Peygamberimiz (sav) “Takva sahibi olan her mü’min ehl-i beytimdendir” buyurdular… Sehl b. Abdullah (ks) “Allah’tan başka yardımcı, Resulullah’dan (sav) delil ve mürşit takvadan başka azık ve ibadete sabretmekten başka amel yoktur” der. Ebu Hasan Farisi (ks) “Takvanın bir zahiri, bir de batını vardır. zahiri ilâhi sırlara ve emirlere riayet etmek, batını ise niyet ve ihlastır” demiştir. Bir kimse kendisi ile Allah arasındaki münasebetlerinde takvayı esas almazsa keşf ve müşahede makamına ulaşamaz. Zünnûn-u Mısrî (ks) “Hayat ancak kalpleri takva ile çarpan, zikirle rahatlayan, süt emen çocuğun anne kucağında rahatladığı ve huzur bulduğu gibi yakînin ruhu ve hoşluğu içinde huzur bulan kimsenin hayatıdır. İnsanın müttaki oluşuna üç şeyle istidlal edilir: Nail olmadığı nimet konusunda tevekküle riayet eder. Nail olduğu nimetlere güzel bir şekilde rıza halini muhafaza eder. Elden kaçırdığı nimetler konusunda ise güzel bir şekilde sabreder” demiştir. Ebu Hafs (ks) “Takva ancak katıksız ve hâlis helal olan hususlarda olur, başka olmaz” demiştir. Hz. Ali (ra) “Dünyadaki insanların efendisi cömert olan, âhiretteki insanların efendisi ise takva sahibi olan insandır” der. Resulullah (sav) şöyle buyurdular: “Bir kimse bir kadının güzelliklerine ve ziynetini görünce gözüne hâkim olup bakışlarını çevirirse Allah o kul için zevkini kalbinde duyacağı bir ibadet şekli nasip eder” (Tirmizi, Zühd, 11; İbn-i Mâce, Fiten, 12) buyurdular. Dua: “Allahım! Bana nefsimin takvasını ver, beni kötülüklerden temizle, kötülüklerden koruyan ve temize çıkaran ancak sensin. Sen benim velim ve mevlâmsın… Amin!” 6. Verâ: Hz. Ebubekir (ra) “Biz harama düşeriz korkusu ile yetmiş nevi helali terk ederdik” buyurarak sahabenin veranın zirvesinde olduklarını belirtir. Peygamberimiz (sav) Hz. Ebu Hureyre’ye (ra) “Vera sahibi ol ki insanların en çok ibadet edeni olasın” (İbn-i Mâce, Zühd, 24) buyurarak veranın ibadetin zirvesi olduğunu ifade etmiştir. Yahya b. Muaz (ks) “Vera, hiçbir tevile girmeden şeriatın sınırında durmaktır” derken Yunus b. Ubeyd (ks) ise “Vera, şüpheli olan şeyleri terk etmek ve her an nefis muhasebesi yapmaktır” demiştir. Bu nedenle Hz. Ebu Huryere (ra) “Yarın Allah Teâlanın yakınında olacak olanların vera ve zühd sahibi olan mü’minler olacağını” söylemiştir. Hasen-ı Basri (ra) Kabe’ye sırtını vererek halka vazeden Hz. Ali (ra) soyundan birine sordu: “Dinin temeli nedir?” Cevap verdi: “Dinin temeli verâdır.” Tekrar sordu: “Dinini âfeti nedir?” cevap verdi: “Dinin âfeti tamahtır.” Bu cevap Hasen-i Basrinin (ra) çok hoşuna gider. Hasen-i Basri (ra) “Hâlis verânın bir zerresi bin miskal nafile oruç ve namazdan daha efdaldir” diyerek haramlardan ve şüpheli şeylerden sakınmanın dindeki önemine işaret etmiştir. Etiketler: Şeriat Hakikat Takva Vera Tövbe Yakin Mücahede |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|