| Züht ve Takvaya Ait Kavramlar |
|
|
|
| Çarşamba, 12 Ekim 2011 | |
|
M. Ali KAYA Yüce Allah ilme “Hikmet” demiş ve “Allah dilediğine hikmeti verir. Kime hikmet verilmişse ona her nevi hayır verilmiştir. Bunu da ancak akıl sahipleri anlayıp idrak ederler” (Bakara, 2:269) ferman buyurmuştur. Bu nedenle peygamberimiz (sav) “Aklı olmayanın dini ve sorumluluğu yoktur” buyurmuşlardır. Zahitlerin büyüklerinden Cüneyd-i Bağdâdi (ks) şöyle der: “Tevhit yakîndir, yakîn ise ‘yaratılmış olan varlıkların hareket ve sükûnlarının, bir olan, şeriki ve naziri olmayan Allah’ın fiilidir’ diye bilmendir. Böyle inandın mı tevhide yakînen iman ettin demektir. Hikmet bize bunu ispat etmektedir. Hikmet konusunda insanın bilmesi gereken en birinci husus eserden müessiri, sanattan sanatkârı tanımaktır. Bu tanıma ve marifetin neticesi mahlûktan hâlıkın sıfatlarını çıkartman, hadisten, yani sonradan yaratılanlardan kadîm olan Allah’ın vasıflarını tanımandır. Akıl böylece yaratanın davetine boyun eğer, O’na iman ve itaat etmenin şart olduğunu itiraf ve ikrar eder.” Ebu Tayyib Mağribî (ks) de şöyle der: “Aklın delaleti, hikmetin işareti ve marifetin şahadeti vardır. Allah’ın varlığına ve birliğine ait delilleri bulmak akla aittir. Akıl delil olur, hikmet rehber olur ve hikmet şahitlik eder ki ibadetteki safiyete ve riyadan uzak ihlâsa ancak ve ancak tevhitteki ihlâs ile nâil olunur. Kişi böylece halis tevhid olan yakîne ve ihlâslı ibadete muvaffak olur.” Marifetin akla ve ilme bağlı olmasından dolayı Cüneyd-i Bağdâdi (ks) “Meclislerin en şereflisi ve en yücesi tevhit hakikatlerinin ders edilip tefekkür edildiği sohbetlerdir. Böylece tevhit kalbin özü ve tevekkül kalbin ameli haline gelir” demiştir. “Hakiki kurbiyet kalpte bulunan eşyaya ait hissin yok olması ve vicdanın Allah Teâlâ ile huzur ve sukûn bulmasıdır” diyen Ebu Said Harraz bunu teyit etmektedir. Tevhit hakikatini anlayan Câfer b. Nusayr’a (ks) sordular “Allah’ın Arş’a istiva etmesi ne demektir?” Cevap verdi: “Allah’ın ilmine göre her şey eşit mesafededir. Ona bir şey diğer bir şeyden daha yakın ve uzak değildir. O her yerde hazırdır ve her şey O’nun nazarındadır, her işi bizzat o ilmi, iradesi ve kudretiyle yapar” dedi. 2. Keramet ve İstikamet: Ebu Ali Cüzcânî (ks) “İstikamet sahibi ol, keramet sahibi olma. Çünkü nefsin kerameti ister, hâlbuki Allah senden “Emr olunduğun gibi dosdoğru ol!” (Hud, 11:112) ferman ederek istikamet istemektedir” demiştir. Sehl b. Abdullah el-Tüsterî (ks) de “Kerametin en büyüğü kötü huyları iyi huylara değiştirmektir. Keramet ise oynasınlar diye çocuklara verilen balondur” demiştir. Kerameti büyük veliler değil, genellikle küçükleri, henüz imanda kemale ermemiş olanlar ister. Kalbindeki zafiyeti kerametle takviye ederek oyalanmak ister. Beyazıd-ı Bistami (ks) kendisine gelen birisinin “Falan zat bir gecede Mekke’ye gidiyor” diyince “Bunun ne önemi var, Allah’ın lanetlediği şeytan da bir anda mağrib ile maşrık arasında gidip gelir” der. Adam “Filan zat suda yürüyor ve havada uçuyor” diyince de “Bunun da bir değeri yoktur. Kuşlar havada uçar ve balıklar da suda yüzerler” şeklinde cevap vererek önemli olan itikat ve ibadette istikamet üzere olmak gerektiği dersini verir. Bir insanın faziletini ve Allah’a yakınlığını gösteren en güzel delil haramlardan kaçınması, farzlar yapma konusunda son derece titiz olmasıdır. Zira Allah’ın kullarından istediği ve razı olduğu şey bunlardır. Bu konuda her insanın bir mürşide ve muallime ihtiyacı vardır. Bunun amacı da muallimden ilim, edep, terbiye öğrenmektir. Zira talebeler ancak bir muallimin terbiyesinde olduğu zaman istidat ve kabiliyetine göre kendisini geliştirebilir. Başıboş kalırsa kendisinde bulunan kabiliyetler inkişaf etmez bilakis dumura uğrayabilir. Bu sebepten dolayı Beyazıd-ı Bistami ve Ebu Ali Dekkak gibi zahitler ve muttaki büyükler “Mürşidi ve üstadı olmayanın mürşidi şeytan olur” demişlerdir. Züht ve Takvada ileri giden ve ümmete rehber olan zatlar ittifakla “Haram lokma yiyenler vesvese ile ilhamı birbirinden ayıramaz ve şeytanın vesvesesinden kendilerini koruyamazlar. İnsan ancak haramdan korunduğu ve Allah’ın haram ettiği fiillerden uzak durduğu sürece ilham ve marifet derecesine ulaşırlar. İlham ve marifetin amacı da kişiyi haramlardan korumak ve farzları yapmaya istekli hale getirmektir” demişlerdir. İbramin b. Edhem (ks) “Yiyeceğin, lokman helal olsun da zararı yok gece namaza kalkma, gündüz de nafile oruç tutma!” der. Burada demek istediği haram lokma yiyenin bunu karnında ve sırtında taşıdığı sürece nafile ibadetlerinden istifade edemeyeceği ve sevabının haram lokma günahına mukabil gelmeyeceğidir. Yoksa elbette ibadetin sevabından istifade eder. Ancak “attığı taş ürküttüğü kurbağaya değmez.” Zahitlerden İbn-i Semmak (ks) bir sohbette şöyle dedi: “Bir kimse tamamıyla Allah’tan yüz çevirirse, Allah da ondan yüz çevirir. Bir kimse kalbi ile Allah’a yönelirse Allah da rahneti ile ona teveccüh eder. Kim ara-sıra Allah’a yönelirse Allah da bazen ona merhametle muamele eder. Kim Allah’a bütün kalbi ile yönelirse Allah da ona tam merhameti ile icabet eder.” Bunun üzerine sohbeti dinleyenlerden Maruf-u Kerhî (ks) “Bu nasihat bana yeter” dedi ve bütün kalbi ile Allah’a yöneldi ve bu hayatı boyunca bu hali korumaya çalıştı. Mutasavvıflar demişlerdir ki “Yüce Allah insanların kalbine nazar etti. Resul-i Ekremin (sav) kalbinden daha iştiyaklı ve kendisine âşık bir kalp görmedi. Bu nedenle Miracı ve Rü’yeti ona nasip etti. Zahitlerin büyüklerinden olan Ma’ruf-u Kerhî (ks) şöyle der: “Bir gün Davud-u Tâî’nini sohbetinde bulunanlardan birisi bana şöyle dedi: ‘Sakın ameli terk etmeyesin. Çünkü amel seni Mevlânın rızasına yaklaştırır.’ Ben ona dedim: ‘Amelden kastın nedir?’ Bana cevaben dedi ki: ‘Devamlı olarak Rabbine itaat halinde bulun, müslümanlara hizmet ve nasihate devam et.’ Bunun üzerine ben bunu yapmaya devam ettim.” Zünnun-ı Mısrî’ye sordular “Âdi adam kimdir?” “Allah’a giden yolu bilmeyendir ve öğrenmek için de çaba harcamayandır” diye cevap verdi. Kişi her ne kadar bilmese de öğrenmeye istekli olmalıdır. İbrahim b. Edhem (ra) “Altı dik ve sarp yokuşu tırmanmadan iyi ve Salih insanların derecesine ulaşamazsın” der ve bunları şöyle sıralar: “Nimet ve refah kapısını kapatıp şiddet ve sıkıntı kapısını açacaksın. İzzet kapısını kapatacak ve zillet kapısını açacaksın. Rahat kapısını kapatacak ve çalışma ve zahmet kapısını açacaksın. Uyku kapısını kapatacak, uyanıklık kapısını açacaksın. Zenginlik kapısını kapatıp fakirlik kapısını açacaksın. Uzun emel kapısını kapatacak ölüme hazırlık kapısını açacaksın.” Fakr ve acz kapısı dilencilik ve fakirlik kapısı demek değildir. Allah’a karşı acizliğini idarak etmek ve Allah’a ve onun nimetlerine ihtiyacını bilmek ve Allah’tan istemektir. İnsanlara karşı izzetli, Allah’a karşı zillet ve fakr içinde, azcizini, za’fını ve fakrını bilerek yalvarmak ve dua etmektir. Bu nedenle Fudayl b. Iyaz (ks) “Ben Allah’a karşı itaatsizlik ettiğimi eşeğimin bana karşı huysuzluğundan ve hizmetçimin bana itaatsizlik etmesinden bilirim” demiştir. Allah’a itaat ve ibadet konusunda ölçü farzları yapıp haramlardan kesinlikle kaçmaktır. Ebu Muhammed Sehl b. Ebdullah Tusterî (ks) “İster günah olsun ister sevap, kulun şeriata uymadan işlediği fiiller nefsin arzularını tatminden başka bir şey değildir. Şeriate uyularak yapılan ibadetler nefis için azaptır” demiştir. İbnü’l-Cellâ “Katında övme ile yerme eşit olan kimseye zâhit, fazları ilk vaktinde kılan kişiye âbid, bütün filleri Allah’ta bilen ve Allah’ın kudreti ile vücuda geldiğine inanan kimseye de muvahhid adı verilir. Muvahhid, Allah’tan başkasını görmeyendir” demiştir. 4. Şeriate Uymak: Muhiddin-i Arabi (ks) “Bir kimse ‘Bu Allah’ın emri ve peygamberimizin (sav) sünnetidir’ derse ona uymak vaciptir; ancak bu benim görüşüm ve düşüncem derse ona uymak gerekmez” demiştir. Bu nedenle Ebu Süleyman Dârânî (ks) “Nice defalar sufiler taifesine amhsus bir nükte ve hikmet kalbime gelir. Bunun doğruluğuna kitap ve sünnetten iki şahit bulmayınca kabul etmem” diyerek şeriata, yani kitap ve sünnete bağlılığın önemini vurgulamıştır. Dinin ve şeriatın amacı “Nefsi terbiye etmek” yani Allah’ın insan bedenine ve ruhuna koyduğu kabiliyet ve duyguları geliştirmek, ahirete yönlendirmek ve cennete layık hale getirmek için terakki ettirmektir. Bu da ancak “Şeriatın” yani Kur’an ve Sünnetin emirlerine uymak ve uygulamak, yasaklarından kaçınmakla mümkündür. Bu nedenle esas olan Allah’ın emri ve peygamberin (sav) sünnetine uymaktır. Zahitlerden Ebu Süleyman Dârâni (ks) “Amellerin en faziletlisi nefsin isteklerine aykırı olandır. Zira nefis Allah’ın düşmanıdır, dünya zevklerine ve tembelliğe meftundur. Şeriatın emirleri ise nefsin bu isteklerine zıttır. Bu nedenle nefsi terbiyenin en müessir yolu farzları yapıp haramlardan kaçmak ve sünnete uygun yaşamaktır” demektedir. İnsan için gafletten daha ağır bir uyku yoktur. İnsana en çok sahip olan ve onu kul olarak kullanan nefsanî arzulardır. İnsan üzerinde gafletin ağırlıkları olmasaydı nefsani arzular insana karşı zafer kazanamazdı. Bu nedenle Ahmed b. Ebi’l-Havâri (ks) “Allah insanı gaflet içinde bulunmaktan ve katı kalpli olmaktan daha beter bir şeyle imtihan etmemiştir. Ağlamanın en faziletlisi şeriate uygun olmayan amellerle tüketilen ömür üzerine kulun ağlamasıdır” demiştir. Ebu Hafs Haddâd (ks) “Hastalık ölümün habercisi olduğu gibi günahlar da küfrün habercisidir. İnsanın dış terbiyesindeki güzelliği ve edebe uyması iç güzelliğinin aynasıdır. Her şey içindeki dışa yansıtır. Bir kimse hallerini ve fiillerini her zaman kitap ve sünnetle ölçmez ve aklına gelen düşünceleri itham etmezse onun adını Allah adamları defterinden silerler” demiştir. Dinin ve şeriatı amacı kulun dünya amacını ve yüzünü ahirete çevirmektir. Bu nedenle Abdullah b. Hubeyk (ks) “Sadece ahirette sana zararı dokunacak olan şeye üzül, sadece sana ahirette fayda verecek şeye sevin. Batıl olan şeylere fazla kulak vermek kalbin ibadet ve tattan zevk alma duygusunu söndürür” demiştir. Bu nedenle Bediüzzaman hazretlerinin dediği gibi “Aklı başında olan insan ne dünya umurundan kazandığına mesrur ve ne de kaybettiği şeye mahzun olmaz. Ahirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı taktirde fani dünyada bıraktığın eserlere de kıymet verme.” Sufilerden Mansur b. Ammâr (ks) da “Bir kimse başına gelen dünyevî musibetlerden dolayı sızlanırsa musibet dinine intikal eder” demiştir. Bu sebeple Hamdun Kassar (ks) “Gücün yettiği kadar dünyevî bir şeye kızmamaya gayret et” der. Ebu Osman Hîrî “Hem söz hem fiil ile sünneti nefsine âmir kılan hikmet incileri söyler. Söz ve fiil cihetinde hevâ ve hevesini kendisine âmir kılan ise bidat olan şeyleri konuşur. Zira Allah Teâla “Şayet o peygambere itaat ederseniz hidayete erersiniz” (Nur, 24:54) buyurmaktadır” demiştir. Zahitlere ve ilk sofilere göre kurtuluşun tek bir yolu vardır; o da Kur’an ve sünnete harfiyen uymak ve peygamberin (sav) şeriatından ve yolundan gitmektir. İlk sofiler ve zahitler insanları kitap ve sünnete uyma konusunda uyarılarda bulunuyorlar ve misyonlarının sünnetin muhafazası olduğunu söylüyorlardı. Abdullah b. Menazil (ks) “Bir kimse Allah’ın farzlarından bir farzı zayi ederse yüce Allah ona sünnetleri zayi etme belasını verir. Sünnetlerin zayi olmasına aldırmayan da bidatlerin belasına düşerler” demiştir. Ebu Abdullah Mağribi (ks) “Amellerin en faziletlisi vakitlerini Allah’ın emrin uygun olarak değerlendirmektir” demektedir. Peygamberimiz (sav) “Bir evin temeli o evin esasıdır. Dinin esası ise Allah teâla hakkında marifettir, yakîndir ve kötülükten men edici akıl sahibi olmaktır’ buyurunca Hz. Aişe (ra) dedi: Ya Resulallah! Anam-babam sana feda olsun men edici akıl ne demektir?” Peygamberimiz (sav) “Kişinin Allah’a âsi olmasını engelleyen ve Rabbına hırsla itaat etmesini sağlayan akıldır” buyurdular. İslam bilginleri Kelam ilminin amacını “marifetullah” olarak belirledikleri gibi tasavvuf ve tarikatın da amaç ve hedefinin “marifetullah”da terakki ve tekâmül olduğunu belirtmişlerdir. Sufiler ilk olarak “marifetullah” sırlarını ortaya koymuş ve amaçlarının Allah’ı tanımak ve Allah’a ibadet ederek yaklaşmak olduğunu ifade etmişlerdir. Ama ne var ki zamanla Kelam ilmi marifetullah yerine gereksiz münakaşalara dalarak bu amacından ayrıldığı gibi, tasavvuf erbabı da başka maksatlara yönelerek bu amacı gerçekleştirmez olmuştur. Bu nedenle de varlık amaçlarını kaybetmişler ve kendilerini de bitirmişlerdir. İlk sufilerden Cüneyd-i Bağdadî (ks) “Kur’an ezberlemeyen, hadis yazmayan kimselere zühd yolunda tabi olunmaz. Çünkü bizim ilmimiz kitap ve sünnetle mukayyettir. Bizim mezhebimiz Resulullah’ın (sav) hadisleri ile tahkim edilmiştir. Peygamberin (sav) izini takip edenlerden başkası için Allah’a giden bütün yollar insanların yüzüne kapatılmıştır” demiştir. Yine Cüneyd-i Bağdâdi (ks) “Biz bu ilmi dedikodu ile tahsil etmedik. Kitabı ve sünneti öğrenmek ve bunu uygulamak için aç ve susuz kalmak, dünyayı terk etmek, nefsin hoşuna giden şeyleri kesinlikle terk etmek ve Allah rızasını her şeyde aramak suretiyle tahsil ettik” demiştir. Sofilerin ve zahitlerin üstadı olan Kuşeyrî (ks) der ki: “Ulemâ dilinde marifet ilim demektir. Her ilim marifet ve her marifet ise bir nevi ilimdir. Allah hakkında alim olan ve Allah’ı isim ve sıfatları ile tanıyan kişiye ise Ârif denir. Bu nedenle her Ârif aynı zamanda âlimdir.” Evet, Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin has talebesi olan Zübeyir Gündüzalp de “İlimlerin şahı ve padişahı iman ilmidir” buyurarak bu gerçeği dile getirmiştir. İbrahim Rekkâkî (ks) Marifet konusunda şöyle der: “Marifet, vehmedilen her şeyin haricinde olarak Hakk’ı olduğu gibi isbat etmektir. İlâhî kudret âşikardır; gözler de açıktır. Fakat basiret gözünün nurları zayıflamıştır. Bu nedenle insanlar eşyadaki kudretin ve rahmetin asarını göremiyorlar. Bir kişide Allah sevgisinin alameti, ibadet ve taatın tercih edilmesi ve peygambere tabi olunmasıdır.” Peygamberi tanımayan gerçekte Allah’ı tanımıyor demektir. Zira yüce Allah “Allah’ı seviyorsanız Allah’ın elçine uyun” (Al-i İmra, 3:31) ferman etmiştir. “Peygambere itaat Allah’a itaattir” (Nisa, 4:80) buyurmuştur. İbn-i Ata (ks) “En büyük gaflet ve cehalet kulun Aziz ve Celil olan Allah’tan gafil olması, Allah’ın emir ve yasakları karşısında ve onunla muamelesinde edebe riayetten gafil bulunmasıdır” demiştir. 6. İlim: İlim amel etmek içindir. Zühdün esası ve tasavvuf da “Kitap ve sünnete dört elle sarılmak, heva, heves ve bidatlara uymamak, âlim ve zahitlere hürmet etmek, yaratılanı yaratandan dolayı sevmek, virde ve zikre devam etmek, ruhsat ve tevillere göre amel etmeyi terk etmektir.” Onlar “Ümit ettiğin şey için, arzu ettiğin şeyi terk et” derler. Yani cennet için nefsin arzularının terk etmek gerektiğini savunurlar. Tasavvuf, Allah’ın emir ve nehiylerine uymak ve bunda sabır ve sebat göstermektir. Ruzbari (ks) “Tasavvuf baştan sona ciddiyettir. Şaka ve ruhsat gibi şeyleri karıştırmamak gerektir” demiştir. Yusuf b. Hüseyin (ks) “Allah Teâlanın huzuruna zerre kadar yapmacık hareketlerle çıkmaktan ise, bütün günahları sırtında taşıyarak çıkmayı tercih ederim. Bir müridin ruhsatla amel ettiğini görürsen artık ondan hayır gelmeyeceğini bil” demiştir. Muhammed b. Fazl (ks) “İnsanın şekavet ve bedbahtlığının alameti üç şeydir. İlim nasib olur, amel nasip olmaz. Amel nasip olur fakat ihlâstan mahrum kılınır. Âlim ve salihlere sohbet nasip olur ama onlara hürmetten mahrum kalır” demiş, devamında da “Şu dört çeşit insan yüzünden İslam mahvolmuştur: İlmi ile amel etmeyenler, bilmedikleri şeylerle amel edenler, bilmediklerini öğrenmeyenler ve halkı öğrenmekten men edenler” demiştir. İbn-i Atâ (ks) der ki: “Senden Allah ve sıfatları hakkında bir şey sorulursa onu ilim sahasında ara. Şayet orada bulamazsan onu hikmet sahasında ararsın. Orada da bulamazsan aradığın şeyi tevhit akidesi ile ölç. Bu üç yerde de bulamazsan onu götür şeytanın yüzüne çarp, zira bu artık ilim değil vesvesedir.” İlim rivayet çokluğu değil, az da olsa amelle beraber bulunan ilimdir. Âlim ilmi çok olan değil, ilmi az da olsa ilme tabi olan bilgisini tatbik eden ve sünnete tabi olan kişidir. 7. Amel: Havvas (ks) “Şu beş şey kalbin devasıdır. Manasını düşünerek Kur’ân okumak, mideni boş tutmak, geceyi ibadetle geçirmek, seher vakti niyazda bulunmak, Salih insanların sohbetine devam etmek” der. Ali b. Sehl (ks) “İlmi ile amel etmek ve ibadetleri vaktinde eda etmek ilâhî inayet ve Tevfik sonucudur. Muhalefetten ve men edilen hususlardan geri durmak kalp hallerine güzel bir şekilde riayet etmenin alametidir. kalp halleri olan sırları korumak uyanıklık alametidir. Kendine mal olmayanı kendine mal etme iddiaları ile ortaya çıkmak benliğin ve nefsin enaniyetin hilesidir” der. Ebu Osman Hîrî (ks) “Allah ile sohbet, güzel edeb, korku ve murakabe hâlini devam ettirmekle olur. Resulullah (sav) ile sohbet sünneti ile amel ve zâhiri ilme dört elle sarılmakla olur. Evliyaullah ile sohbet hürmet ve hizmet esasına dayanır. Ev halkı ile sohbet, günah olmamak şartı ile onlara daima müjdeler vermek ve güler yüz göstermek esasına dayanır. Cahillerle sohbet onlar için dua etmek ve kendilerine karşı merhametli olmak şeklindedir” demektedir. Allah bir insana söz, yani ilim ve talim ile amel nasip eder, sonra sözü alır ameli bırakırsa bu sizin için büyük bir nimettir. Fakat ameli alır da sözü bırakırsa bu insan için musibet olur. şayet her ikisini de alırsa bu büyük bir felaket ve cezalandırmadır. Etiketler: İman Tevhid Marifetullah İlim Amel İbadet Keramet İstikamet |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|