| Ahir Zamanda İlim Adamlarını Bekleyen Tehlike |
|
|
|
| Salı, 20 Aralık 2011 | |
|
İlim adamı ruhsatlarla değil, azimetlerle amel eder. Laubalilere ruhsat göstermez, azimetlerle korkutur. Allah korkusunun kalplerde hâkim olmasını sağlamaya çalışır, kendisi de Allah’tan korkar. Başkalarını haramlardan sakındırırken kendisi mekruhlardan kaçar. Başkasına sünnetleri tavsiye ederken, kendisi dinin ve şeriatın en küçük adabının terkini dahi büyük bir kusur olarak görür ve uymaya çalışarak topluma örnek olur. İnsanları ibadetlerden rahatsız olan birisinin ilim adamı olma iddiasının ne kadar boş bir iddiadan ibaret olduğunu Hz. Ali (ra) çok güzel ifade eder. Bir gün Hz. Ali’ye (ra) bir müneccim ile bir tabip gelir. İnsanlar öldükten sonra dirilmeyecekler derler. Hz. Ali (ra) onlara “Şayet sizin dediğiniz doğru ise benim bir zararım yok. Ama benim dediğim doğru ise size çok yazık olur” diye cevap verir. Hz. Ali (ra) bu gün hayatta olsaydı aynı cevabı “Kabir hayatını ve azabını inkâr edenlere” verirdi. Peygamberimizin çok geniş kapsamlı ve detaylı olarak anlattığı kabir azabından çekinerek temizliğe dikkat eden, gıybet ve dedikodudan kaçan, abdestini güzelce alan ve namazı zamanında kılanın ne zararı olabilir? Peki, kabir azabının sebepleri olan küfür ve isyanda devam eden, temizliğe dikkat etmeyen, dedikodu yapan, gusül ve namaz abdestine dikkat etmeyen, namazını zamanında kılmayan acaba ne kazanmış olur? Mü’min o kimsedir ki peygamber (sav) ne söylemişse kesinlikle inanır ve bunun gereğini yapmak için canla başla çalışır; itiraz etmez ve tersini savunmaya kalkışmaz. Bilir ki peygamberin dine ve imana ait söylediği hususlara itiraz iman zaafından değil, bilakis imansızlıktandır. Peygambere iman insanı cennete ve saadet-i ebediyeye namzet kılarken, itiraz ve isyan insanı cehenneme ve şekâvet-i ebediyeye sebeptir. Allah bizleri istikametten ve hidayetten ayırmasın. Amin! Şeytan Mü’minlerin İmanlarına Saldırır: Asrımızın imamı Bediüzzaman Said Nursi hazretleri şeytanın desiselerinin ehl-i imana bakan yönünü şöyle ifade eder: “Ehl-i imanı aldatmak ve imanlarını çalmak isteyen şeytan’ın iki önemli desisesi vardır. Birincisi, insana kusurunu itiraf ettirmemektir. İkincisi de mü’minin bir tek seyyiesi ile bütün hasenatını örtmek ister. Şeytanın birinci desisesine kapılan insan kusurunu itiraf etmez. İstiğfar ve istiâze etmez. İnsan enaniyetini tahrik eder ve nefsini avukat gibi müdafaa ettirir. Şeytanı dinleyen bir nefis, kusurunu görmek istemez. Görse de yüz tevil ile tevil ettirir. “Rıza gözü bütün ayıpları örter” sırrı ile nefsine rıza ile baktığı için ayıbını görmez. Ayıbını görmediği için itiraf etmez, istiğfar etmez, istiâze etmez; şeytana maskara olur. Hz. Yusuf (as) gibi bir peygamber-i âlişân “Ben nefsimi temize çıkarmam; Rabbimin merhameti olmazsa nefis daima kötülüğü ister” (Yusuf, 12:53) dediği halde nasıl nefse itimat edilir? Nefsini ittiham eden kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden istiğfar eder. İstiğfar eden istiâze eder. İstiâze eden şeytanın şerrinden kurtulur. Kusurunu görmemek o kusurdan daha büyük kusurdur. Ve kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır. Ve kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar; itiraf etse, affa müstahak olur. Şeytanın ikinci desisesini dinleyen insafsızlar en küçük bir seyyiesiyle bütün hasenatını örter. Şeytanın bu desisesini dinleyen insafsızlar, mü'mine adavet ederler. Hâlbuki Cenab-ı Hak haşirde adalet-i mutlaka ile mizan-ı ekberinde a'mal-i mükellefîni tarttığı zaman, hasenatı seyyiata galibiyeti, mağlubiyeti noktasında hükmeyler. Hem seyyiatın esbabı çok ve vücudları kolay olduğundan, bazan bir tek hasene ile çok seyyiatını örter. Demek bu dünyada, o adalet-i İlahiye noktasında muamele gerektir. Eğer bir adamın iyilikleri fenalıklarına kemmiyeten veya keyfiyeten ziyade gelse, o adam muhabbete ve hürmete müstehaktır. Belki kıymetdar bir tek hasene ile, çok seyyiatına nazar-ı afv ile bakmak lâzımdır. Hâlbuki insan, fıtratındaki zulüm damarıyla, şeytanın telkiniyle, bir zâtın yüz hasenatını bir tek seyyie yüzünden unutur, mü'min kardeşine adavet eder, günahlara girer. Nasıl bir sinek kanadı göz üstüne bırakılsa; bir dağı setreder, göstermez. Öyle de insan garaz damarıyla, sinek kanadı kadar bir seyyie ile dağ gibi hasenatı örter, unutur; mü'min kardeşine adavet eder, insanların hayat-ı içtimaiyesinde bir fesat âleti olur. Şeytanın bir üçüncü desisesi vardır ki insanın selâmet-i fikrini ifsat eder. İman ve Kur’an hakikatlerine karşı sıhhat-i muhakemesini bozar ve istikamet-i fikriyesini ihlal eder. İmana ait bir hakikati ispat eden yüzer delil olsa da onun inkârına delalet eden bir zayıf emare ile kırmak ve ona dayanarak inkâr etmek ister. Hâlbuki genel kuraldır “Bir ispat edici, çok inkâr edicilere tereccüh eder.” Bir davayı ispat eden bir şahidin hükmü, yüz inkârcıya tercih edilir. Ayrıca bir sarayın yüzer kapalı kapısı olsa, bir tek kapının açılması ile o saraya girilebilir, öteki kapılar da açılır. Eğer bütün kapılar açık olsa, bir iki tanesi kapansa, o saraya girilemeyeceği söylenemez. İşte hakâik-ı imaniye o saraydır. Her bir delil bir anahtardır, ispat ediyor, kapıyı açıyor. Bir tek kapının kapalı kalmasıyla o hakaik-ı imaniyeden vazgeçilmez ve inkâr edilmez. Şeytan ise, bazı esbaba binaen, ya gaflet veya cehalet vasıtasıyla kapalı kalmış olan bir kapıyı gösterir; ispat edici bütün delilleri nazardan iskat ediyor. “İşte, bu saraya girilmez, belki saray değildir, içinde bir şey yoktur” der kandırır. İşte ey şeytanın desiselerine mübtela olan bîçare insan! Hayat-ı diniye, hayat-ı şahsiye ve hayat-ı içtimaiyenin selâmetini dilersen ve sıhhat-ı fikir ve istikamet-i nazar ve selâmet-i kalb istersen; muhkemat-ı Kur'aniyenin mizanlarıyla ve Sünnet-i Seniyenin terazileriyle a'mal ve hatıratını tart ve Kur'anı ve Sünnet-i Seniyeyi daima rehber yap ve “Euzübillahi mine’şşeytani’r-Racim” de, Cenab-ı Hakk'a ilticada bulun. (Lem’alar, 2005, s. 239-243) Etiketler: Ahir zaman ilim adamı şeytan nefis şeytanın desiseleri Kuran Sünnet |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|