Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa arrow Yazılarım arrow Din arrow ALEVİLİK
Advertisement
ALEVİLİK PDF Yazdır E-posta
Çarşamba, 30 Nisan 2008
Yazı Index
ALEVİLİK
Sayfa 2
Sayfa 3
Sayfa 4


M. Ali KAYA


Bediüzzaman Said Nursi hazretleri insanların fıtratları gereği daima hakkı aradıklarını ve fıtratlarının temiz olduğunu ifade etmektedir. Bu sebepten dolayı peygamberimizin (asv) “Ümmetimin çoğu yanılmaz ve yanlışta ittifak etmez” hadisinden yola çıkarak “Sevad-ı Azama ittiba edilmeli. Ekseriyet ve sevâd-ı azama dayandığı zaman, lâkayt Emevilik, en nihayet Ehl-i Sünnet cemaatine girdi. Adetçe ekalliyette kalan salâbetli Alevîlik en nihayet az bir kısmı Râfizîliğe dayandı” demektedir. (Mektubat, 2004, s.805)


İfrat ve tefrit istikametten ayrılmanın sonucu insanın düştüğü duruma denmektedir. Bir şeyde aşırılık ifrat olurken, yapılması gereken bir şeyi yapmamak, üşengeç davranmak da tefriti netice vermektedir. İnsanın istikametini sağlayan orta yolda olmaktır. Her nevi aşırılık insanın fikrî ve amelî istikametini bozmaktadır. İstikametten ayrılmak ise dalalete sülük etmek anlamına gelmektedir. Bunun için Bediüzzaman hakkı bulduktan sonra aşırılığa kaçılmamasını tavsiye ederek “Hakta ittifak, ehakta ihtilâf olduğundan, bazan hak, ehaktan ehaktır; hasen, ahsenden ahsendir. Herkes kendi mesleğine "Hüve hakkun" demeli, "Hüve'l-Hakku" dememeli. Veyahut "Hüve hasen" demeli, "Hüve'l-Hasen" dememelidir” (Mektubat, 805 ) der.


Burada ifade edilmek istenen en doğrusunu araştırırken ihtilafa düşerek büyük zarar ve sıkıntılara girmemek ve Müslümanların birliğini bozucu durumlardan uzak kalmak gerektiği hususudur


Peygamberimiz (asv) “Size iki şey bırakıyorum. Biri Allah’ın kitabı, diğeri Ehl-i Beytim” buyurmuşlardır. Bediüzzaman hazretleri “Âl-i Beytten muradı Sünnet-i Seniyesidir. Sünnet-i Seniyyesine ittibaı terk eden, hakîki Âl-i Beytten olmadığı gibi, Âl-i Beyte hakiki dost da olamaz” der.


Şia, Rafizî ve Alevilerin iddiası şudur:

Ehl-i Sünnet ve Cemaat der ki: "Hazret-i Ali (r.a.) Hulefâ-i Erbaanın dördüncüsüdür. Hazret-i Sıddık (r.a.) daha efdaldir ve hilâfete daha müstehak idi ki, en evvel o geçti." Şîalar derler ki: "Hak Hazret-i Ali'nin (r.a.) idi. Ona haksızlık edildi. Umumundan en efdal Hazret-i Ali'dir (ra) Dâvâlarına getirdikleri delillerin hülâsası: Derler ki, Hazret-i Ali (r.a.) hakkında vârid ehâdis-i Nebeviye ve Hazret-i Ali'nin (ra) "Şah-ı Velâyet" ünvanıyla, ekseriyet-i mutlaka ile evliyanın ve tariklerin mercii ve ilim ve şecaat ve ibadette harikulâde sıfatları ve Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm ona ve ondan teselsül eden Âl-i Beyte karşı şiddet-i alâkası gösteriyor ki, en efdal odur. Daima hilâfet onun hakkı idi, ondan gasp edildi.


Elcevap: Hazret-i Ali (ra) mükerreren, kendi ikrarı ve yirmi seneden ziyade o hulefâ-i selâseye ittibâ ederek onların şeyhülislâmlığı makamında bulunması, Şîaların bu dâvâlarını cerh ediyor. Hem hulefâ-i selâsenin zaman-ı hilâfetlerinde fütuhat-ı İslâmiye ve mücahede-i a'dâ hadiseleri ve Hazret-i Ali'nin (ra) zamanındaki vakıalar, yine hilâfet-i İslâmiye noktasında Şîaların dâvâlarını cerh ediyor. Demek Ehl-i Sünnet ve Cemaatin dâvâsı haktır.


İkinci nokta cihetinde, Hazret-i Ali (ra) şahs-ı mânevî-i Âl-i Beytin mümessili ve şahs-ı mânevî-i Âl-i Beyt bir hakikat-i Muhammediyeyi (asv) temsil ettiği cihetle, muvazeneye gelmez. İşte, Hazret-i Ali (ra) hakkında fevkalâde senâkârâne ehâdis-i Nebeviye bu ikinci noktaya bakıyorlar. Bu hakikati teyid eden bir rivayet-i sahiha var ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: "Her nebînin nesli kendindendir. Benim neslim Ali'nin (ra) neslidir."


Hazret-i Ali'nin (ra) şahsı hakkında sair hulefâdan ziyade senâkârâne ehâdisin kesretle intişarının sırrı şudur ki: Emevîler ve Haricîler ona haksız hücum ve tenkis ettiklerine mukabil, Ehl-i Sünnet ve Cemaat olan ehl-i hak, onun hakkında rivâyâtı çok neşrettiler. Sair Hulefâ-i Râşidîn ise öyle tenkit ve tenkise çok maruz kalmadıkları için, onlar hakkındaki ehâdisin intişarına ihtiyaç görülmedi.


Hem istikbalde Hazret-i Ali (r.a.) elîm hâdisâta ve dahilî fitnelere maruz kalacağını nazar-ı nübüvvetle görmüş, Hazret-i Ali'yi (ra) meyusiyetten ve ümmetini onun hakkında sû-i zandan kurtarmak için mühim hadislerle Ali'yi (r.) teselli ve ümmetini irşad etmiştir.”


 
< Önceki   Sonraki >