|
M. Ali KAYA
Kur'an-ı Kerim Allah’ ın kelamıdır. Kur’ân-ı Kerim vayh ile peygamberimize (asv) inzal edilmiş, peygamberimizin mübarek lisanından öğrenilmiş, mushaflara yazılmış ve kitap haline getirilmiştir, ezberlenerek kalplerde hıfzedilmiş ve lisanlarda okunmaktadır.
Kur'an-ı Kerimden maksat Allah-u Tealânın kelâm-ı nefsîsidir. Mushaflarda yazılan, kalplerde mahfuz bulunan ve lisanlarda okunan kelâm ise bu nefsî kelâma delalet eden harfler, kelimeler ve kelâmlardır. Harfler, harekeler, bunların üzerinde yazılmış bulunan kâğıtlar hepsi yaratılmıştır. Bunlar kullara ait fiiller ve Allah’ın nefsî kelâmını dinlemek için vasıtalardır. Kur’ân Allah’ın nefsî kelâmı olduğu için anlamı ve kapsamı bütün asırlara, bütün zamanlara ve bütün insanlara şamildir. Haricinde bir şey yoktur. Bunun için “Yaş ve kuru ne varsa Kur’ânda bulunur.” (En’am, 6:59) Ancak bizler onun geleceğe ait bilgisini işari manasından çıkarırız ve vukua gelince de buna Kur’ân işaret etmişti diyebiliriz. Bizim anladığımız Kur’anın bizim anlayışımıza hitap eden ve anladığımız kısmıdır. Lafzi manasının altında işarî, remzî, imâî ve her asra bakan anlamları vardır. (Mektubat, 2004, s. 660) Hadiste “Her bir ayetin mana mertebelerinden bir zahiri, bir batını, bir haddi ve bir muttalaı vardır. Bu dört tabakadan her birisinin de şucun ve gusun tabir edilen fürüatı, işâratı, dal ve budakları vardır.” (Suyuti, El- İtkan fi Ulumi’l-Kurân, Mekke-1985, 2:174-175,184) Bütün bunlar dikkate alındığı zaman anlaşılır ki Zât-ı ilâhinin Kelâm-ı Nefsîsi olan Kur’ân-ı kerim bitmez ve tükenmez bir hazinedir.
Bununla beraber kulların Allah’ın nefsî kelâmını işitmesi câizdir. Ancak bu vahye mazhar olan peygamberlere hastır. Nitekim Yüce Allah Musa’ya (as) “Ya Musa! Ben âlemlerin Rabbi olan Allah’ım” buyurarak vadinin sağ tarafındaki ağaçtan Allah’ın kelamını işittirmiş ve Allah ile Musa (as) ile konuşmuştur. (Kasas, 28:30) Melek aracı olmadan Allah’ın kelâmına muhatap olduğu için Musa’ya (as) “Kelîmullah” unvanı verilmiştir.
Allah’ın kelamı zatı ile kâim olan ezelî sıfatır. Bundan dolayı Kur’ân-ı Kerim Allah’ın ezelî kelâmıdır ve mahlûk değildir. Yazı, kâğıt ve sesler kulların ihtiyacına binâen Allah’ın kelâmına delalet eden vasıtalar ve sebeplerdir. Mabud-u bi’l-hak olan Allah’a ibadet bu sebeple Allah’ın kelamı olan Kur’ân-ı kerim okumak sureti ile yapılır ve bunun dışında ibadet câiz olmaz ve illa ibadet olmaktan çıkar.
Sair enbiyaya inzal buyrulmuş olan suhuf ve kitaplar Kelâm-ı İlâhî olan Kur’ân-ı Mu’cizu’l-beyânın o zamanlardaki temsilcileri ve vekilleridir. Bunun içindir ki o kitaplar birbirini tamamlamış ve birbirini nesh etmemişlerdir. Ancak asıl gelince vekile ihtiyaç olmadığından Kur’ân-ı Kerimin nüzulü ile sair kütüb-ü münzele nesholmuşlar ve hükümleri ortadan kalkmıştır.
Allah’ın Kelam sıfatı da sair sıfatları gibi kadimdir, zatının ne aynıdır ve ne de gayrıdır. Zat-ı ilâhî ile kaim sıfatlardır. Allah’ın ilim, irade ve kudreti, sem ve basarı nasıl zatına lâzıme-i zaruriyedir, kelam sıfatı dahi öyledir. 124 bin peygamber (as) tevatürle Allah’ın kelamına muhatap olduklarını haber veriyorlar. O vahyin sonucu olarak suhuflar ve kitapların kendilerine nazil olduğunu söylüyorlar ve delillerle mucizelerle bu sözlerini ispat ediyorlar. Ancak yüce Allah “Tenezzülât-ı ilâhiye” tabirine uygun insanlarla konuşurken onların anlayacakları basit bir dille konuşmakta ve insanların seviyesine inmektedir. Bütün ruhlu varlıkları konuşturan ve dillerini bilen elbette kendisi de konuşur. Her canlıyı kendi dili ile konuşturanın konuşmaması ve onların konuşmalarını anlamaması ve cevap vermemesi muhaldir.
Konuşma hayatın ve ilmin en güzel tezahürüdür. Hayatı ve ilmi olan konuşur ve konuşmak hayata ve ilme en büyük delildir. Bu sıfat elbette sonsuz hayat ve ilme sahip olan Allah’ta sonsuz derece mükemmel şekilde olacaktır. “Tenezzül-ü İlâhî, taarüf-ü Rabbanî, mukabele-i Rahmânî ve mükâleme-i Sübahânî ve iş’âr-i Samedânî hakikatlerini içine alan “Semavî Vahiyler” yüce Allah’ın varlığına ve birliğine delalet eden en büyük delillerdendir.” (Şualar, 2005, s. 200-204)
Yüce Allah’ın kelamına genel olarak “vahy” tabir edilir. Vahy-i ilâhînin ise sonsuz mertebeleri, her mahlûka bakan bir ciheti vardır. Bütün melâikelere ve insanlara, hatta hayvanlara gelen umum ilhamlar bir çeşit kelâm-ı ilâhidir. Bu kelâmın kelimatı elbette sonsuzdur. “Bütün denizler mürekkep olsa, ağaçlar ve otlar da kalem olsalar Allah’ın kelâmını yazıp bitiremezler” (Kehf, 18:109) Çünkü kelam sıfatı da ilim ve kudret gibi sonsuzdur. Sonsuz olan elbette bitirilemez. (Lem’alar, 2005, s. 619-622)
“Yüce Allah bir şeyin olmasını irade ederse onun işi sadece “Ol” demektir. O da hemen oluverir.” (Yasin, 36:83) ayeti ve benzer ayetler bize bildirmektedir ki Allah’ın iradesi kelamı şeklinde tecelli etmektedir. Bu da Allah’ın arş olarak tabir ettiği hükmettiği şeylere göre değişmektedir. Hayatı murad ettiği zaman toprağa, fazl ve rahmetini murat ettiği zaman suya, ilim ve hikmetini murat ettiği zaman nura, emir ve iradesini de hava unsuruna hükmetmekte ve kelamı ile iradesini tecelli ettirmektedir. Bu husus bize bakan yönü iledir. Âlem-i melekûta olan taalluk bizi aşmaktadır. İradesi kelam-ı ilâhi şeklinde tezahür edince eşya yoktan yaratılmaktadır. (Lem’alar, 646-648) Çünkü sıfat-ı kelâmın kelimelerine kudret taalluk edince kudretin mücessem kelimelerine dönüşmektedir. Bütün varlıklar yüce Allah’ın kudret kelimeleridir. Bunların adedini de denizler mürekkep olsa bitiremezler. İlmin de hikmetli kaderî kelimeleri var ki bütün mavcûdattır. Bir varlığın vücuda gelmesi ilim, irade ve kudrete kelâmın taalluku ile olduğunu yüce Allah “Allah bir şeyin olmasını murad ederse ‘ol’ der oluverir” (Yasin, 36:83) ayeti ile ifade etmektedir. (Lem’alar, 648-649) Bazı felsefecilerin yüce Allah’ın “Kün” emri ile maddeyi ve eşyayı muhatap aldığını iddia etmeleri safsatadır. Zira zaten Allah yoktan yaratmak istediği varlık için bunu söylediğini ifade etmektedir. Olmayana hitap muhaldir, öyle ise maksut edilen mana farklıdır. Bu da insanların anlamaları için teşbih olarak bir ustanın maharetini anlatmak için “emrederim anında olur” demesine benzer bir ifadedir. Bu avamın anlayacağı bir ifadedir. Havassın bu ayetten anladığı mana ise yukarıda zikredilmiştir.
Peygamberlere gelen ve “Fermân-ı İlahî” denilen Vahy-i İlâhînin umum mahlûkata bakan “İlham”dan farkı vahyin ferman olması ve umum insanlığa hitap olmasıdır. İlham ise hususidir. Nasıl ki güneş ışığı vasıtası ile bütün varlıklarla münasebet kurar ve parlak şeylerde aksederek onların tümü ile ilgilenir ve bir işi diğerine engel olmazsa, yüce Allah da ilham ile aynen ilim ve kudreti ile her şeyin kabiliyetine göre tecelli ederek onlara yol gösterir ve mahlûkatını sevk-u idare eder. (Şualar, 204)
Hülâsa, Allah’ın kelâmı O’nun ezelî sıfatlarındandır. Ezeli ve kadim olduğu için bakidir ve ebedidir. Nitekim yüce Allah buyurdu: “O Evveldir, Âhirdir, Zâhirdir, Bâtındır. O her şeyi bilir.” (Hadid, 57:3)
Yüce Allah Musa (as) ile konuşmuştur. Bu konuda “Allah Musa ile vasıtasız olarak konuştu” ayeti delildir. (Nisa, 4:164) Yüce Allah “Teklim” ifadesi ile te’kid yapmış ve mutlak olarak konuştuğunu ifade etmiştir. Ancak konuşmak ayrı konuşma özelliğine sahip olmak ayrı şeylerdir. Yaratıcı olmak ayrı yaratmak ayrıdır. Yüce Allah mütekellimdir, dilediği zaman ve şekilde konuşur, yaratıcıdır dilediği zaman yaratır. Allah mahlûkatı yaratmadan önce de yaratıcı, mahlûkatı ile konuşmadan önce de mütekellim idi. Kelam sıfatı yüce Allah’ın ezelî sıfatıdır.
Etiketler: Allahın Kelam Sıfatı Kur'anı Kerim Kelimullah Vayh Allahın Kelamı |