Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa arrow Yazılarım arrow Din arrow Allahın "Kün" emri ve Ruhun Mahiyeti
Advertisement
Allahın "Kün" emri ve Ruhun Mahiyeti PDF Yazdır E-posta
Çarşamba, 22 Aralık 2010

M. Ali KAYA
Peygamberimizin hadislerinde ruhun insana veriliş şekli ile bedenden çıkışı konu edinir. Zira dinde önemli olan yaratılış ile ruhun tekâmülü sonucu kazanımı; geldiği yer ile gideceği yerdir. Peygamberimiz (sav) “Ruhlar toplu bir cemaattirler. Onlar birbirleriyle tanışırlar, kaynaşırlar ve ülfet ederler, birbirleriyle tanışmayanlar birbirlerinden ayrılırlar” (Buhari, Enbiya, 1; Müslim, Birr, 159) hadisi ile ruhlar âleminde birbirleriyle ülfet etmeyenlerin dünyada da ülfet edemeyeceklerini ifade buyurmuşlardır.

İnsana anne karnında ruhun verilişini de şöyle ifade etmişlerdir. “Şüphesiz sizden birinizin anne rahminde oluşumu şöyledir. Kırk günde toplanır, (zigot) oluşursunuz. Sonra kırk günde alaka/kan parçası halinde bulunursunuz. Sonra kırk günde mudga/et parçası oluşur ve kemikler giydirilir. Sonra Allah meleğini gönderir, meleğe amelini, ecelini, rızkını, şaki ve said olacağını yazması emrolunur. Sonra ona ruh üfürülür.” (Buhari, Enbiya, 1; Kader, 1, Tevhid, 28; Müslim, Kader, 1; Ebu Davud, Sünnet, 16; Tirmizi, Kader, 4)

Peygamberimiz (sav) ölüm olayını anlatırken şöyle buyurur: “Mü’minin ruhu çıktığı zaman onu iki melek karşılar. Ruhunu alır ve yukarıya çıkarırlar. Gök ehli ‘yerden güzel bir ruh geldi. Allah sana ve yaşattığın cesede salat/rahmet etsin’ derler. Sonra onu rabbine götürürler. Oradan da ‘Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar götürün denilir. Kâfirin ruhu çıktığı zaman ise gktekiler ‘yerden kötü bir ruh geldi’ derler ve ‘bunu esfel-i sâfilîne/cehenneme götürün’ denilir.” (Müslim, Cennet, 75)

Bir başka hadiste “Biriniz öldüğü zaman sabah akşam kalacağı yer kendisine gösterilir. Şayet cennetlik ise kalacağı yer cennettir; cehennem halkından ise, makamı da cehennemdir. Sonra ona ‘İşte senin kıyamete kadar kalacağın yer burasıdır’ denilir” (Tirmizi, Cenâiz, 70) buyrulmuştur.

İnsan öldüğü zaman ruh bedeni Azrail (as) nezaretinde terk eder. Yani Azrail (as) ruhunu alır. Sonra ruhu onun cesedini takip eder. Ta ki mezara gömülene kadar. Nitekim peygamberimiz (sav) Bedir muharebesinde Kureyş’in ileri gelenlerinin cesetlerini bir çukura dolduran peygamberimiz (sav) onların başında şöyle buyurdular: “Ey filan oğlu falan ve ey filan oğlu falan! Allah ve Resulünün vadinin hak olduğunu ve söylediklerinin gerçek olduğunu şimdi gördünüz ve anladınız mı? Ben Allah’ın bana vaat ettiğinin gerçek olduğunu gördüm.” Bunun üzerine Hz. Ömer (ra) “Ey Allah’ın Resulü! Ruhusuz cesetlere nasıl hitap ediyorsunuz? Onlar işitirler ve anlarlar mı?” diye sordu. Peygamberimiz (sav) “Ey Ömer! Onlar benim söylediklerimi işitirler ve anlarlar. Sizler onlardan daha iyi duymazsınız. Ancak onları cevap veremezler” (Müslim, Cennet, 76-77) buyurdular.

İnsan ölmekle yok olmaz, ruhu bakidir ve kabirle, cesedi ile ve dünya ile alakası tamamen kopmaz. Bu nedenle peygamberimiz (sav) kabirden geçerken selam verilmesini ve dua edilmesini emretmişlerdir. Kabristandan geçerken “Esselâmü Aleyküm dâre kavmin mü’minîn!” şeklinde selam verilmesini ve dua edilmesini istemiş ve kendisi de bizzat bunu uygulamıştır. (Müslim, Cenâiz, 102; Ebu Davud, Cenâiz, 79; Nesai, Taharet, 109; İbn-i Mâce, Cenâiz, 36)

**
Allah Âdemi (as) yaratmış ve onun sulbünden zürriyetini çıkartmıştır. Onları kendisine şahit tutarak ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ diye sorgulamış, onlar da ‘Evet, biz şahitlik ederiz ki Sen bizim Rabbimizsin’ demişlerdi.” (Â’raf, 7:172) Peygamberimiz (sav) bu ayeti açıklarken “Yüce Allah Âdem’i yarattıktan sonra onun sırtını sıvazlayarak zürriyetini çıkarmıştır” (İbn-i Kesir, Tefsir, 7:3135) buyurur. Bu nedenle ilim sahibi bilginlerin tamamı Allah’ın ruhları Âdem (as) ile beraber yarattığı ve “Âdeme secde” hadisesinden sonra veya önce ruhları şahit tutarak “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sorduğu hususunda ittifak etmişlerdir.

Ruhlar bu şahitlikten sonra “Ruhlar âleminde” kendisine mahsus bedenin yaratılmasını beklemektedirler. Burada “Cemaatler halinde toplu bulunan ruhlar, birbirleriyle tanışıp ünsiyet etmektedirler. Burada ünsiyet etmeyen, yani ruhları birbirleri ile uyuşmayan dünyada da anlaşma ve uyuşma sağlayamamaktadır.” (Buhari, Enbiya, 1; Müslim, Birr, 159)

Dünyada hangi ruhun bedeni anne karnında teşekkül ederse onun ruhunu yüce Allah 120 gün sonra “ameli, rızkı, eceli ve cennetlik veya cehennemlik olacağı yazılır ve ruhu üflenir.” (Buhari, Enbiya, 1; Müslim, Kader, 1) Artık o bir insandır. Doğumundan itibaren ruh tekamül etmeye başlar. Ya cennete layık bir hale gelir veya cehenneme ehil olacak bir derekeye sukût eder.

Kişinin “eceli gelip” dünyadaki hayatı bitince Allah onun ruhunu bedeninden çıkarır. O insan da ölmüş olur. Ruh Azrail (as) tarafından kabzedilerek “Âlem-i Berzaha” yani, Dünya ile Âhiret arasına, Cennet ile Cehennemi görebilecek bir makama yerleştirilir. Mü’minlerin ruhu “Alay-ı İlliyyîn” makamında yukarıda Cennetteki makamını temaşa etmeye başlar. Kâfirlerin, fasıkların, facirlerin ve zalimlerin ruhları ise “Esfel-i Safilinde” aşağıların aşağısında Cehennemi görecek bir derekeye indirilir ve burada gideceği yeri görerek azap içinde kalır. (Buhari, Rikak, 42; Tirmizi, Cenaiz, 71) Bu gerçeği peygamberimiz (sav) “Kabir, ya Cennet bahçelerinden bir bahçe veya Cehennem çukurlarından bir çukurdur” (Tirmizi, Kıyamet, 26) hadisi ile ümmetine haber vermiştir.

Kabir hayatı ruhâni bir hayattır. Azap ve mükâfat bedene değil, ruhadır. Kabir suâli de bedene değil, ruhlaradır. Zira beden ateşte yanmış veya bir canavarın karnında yem olmuş veya toprağa karışmış olabilir. Ama ruh ölümsüzdür ve azabı da insanın rüyadaki azabı ve mükâfatı gibidir. Beraber uyuyan iki kişinin rüyaları farklı olduğu gibi, bedenleri beraber olan cennetlik ve cehennemlik ruhların biri azap görürken, diğeri cennet bahçelerini temaşa ederek mükâfat görebilir ve birbirlerini rahatsız etmez ve birbirlerinden haberleri olmaz.

Yüce Allah şehitlerin cesetlerinin de yok olmayacağını bize haber verir. “Allah yolunda ölenler siz ölüler demeyiniz. Onlar diridirler ama sizler bunu anlayamazsınız” (Bakara, 2:154) ayeti ile ifade eder. Ruh zaten ölümsüz olduğu ve Allah ruha ölümsüzlük verdiği için burada ruhun ölmeyeceği ifade edilmemektedir. Zira bu “malum-u ilam, israf-ı kelam” olur. Bundan kastedilen şehitlerin bedenlerinin yok olmayacağı ve hayattaki gibi diri olacağı veya onların ölümü tatmayacakları ve kendilerini ölmüş bilmeyecekleri (Nursi, Mektubat, 1. Mektup) anlatılmaktadır.  “Her nefis ölümü tadacaktır” (Âl-i İmran, 185) Ancak bu ölüm ölenin Allah katındaki derecesine ve mertebesine göre farklılık arz edebilir. Şehitlerin ölümü, mü’minlerin ölümü ve kâfirlerin ve zalimlerin ölümü elbette şekil ve durum itibarıyla farklıdır. Yüce Allah herkesin ölümünün bize göründüğü gibi tek düzen olmadığını bu ve benzeri ayetlerle anlatmaktadır.

Ruh bedenden ayrıldıktan sonra çıplak kalır; ama kendine has duygulardan murassa latif bir bedeni olmakla beraber hadislerin rivayetinde melekler onu nurdan ve zulmetten elbiselere saracakları da ifadesini bulmaktadır. (Müslim, Cennet, 17) Ruhun duygularla murassa latif bir bedeni olduğu için cesedi takip eder, kabre konan bedenini görür ve kabre gelenlerin ayak seslerini işitir. (Müslim, Cennet, 17)

Peygamberimiz (sav) Miraca çıkarken Mescid-i Aksa’da tüm peygamberlere iki rekât namaz kıldırmış, göklerde peygamberlerin ruhları ile karşılaşmış ve onlarla konuşmuştur.

Yüce Allah’ın emriyle kıyamette İsrafil’in sura üflemesi sonucu bütün mahlûkatın öleceğini, ölmüş olanların ruhlarının da bu dehşetten dolayı bayılacağını Kur’an-ı Kerim (Zümer, 39:42) ve peygamberimiz (sav) haber vermiş ve “Sura” ikinci defa üflenince de tüm mahlûkatın dirileceğini, ilk dirilecek olanın da Hz. Peygamberimiz (sav) ve Musa (as) olacağını haber vermiştir. (Buhari, Tefsir, 9; Müslim, Fedail, 10, 161-162)

“Ruh Rabbin emrindendir.” (İsra, 17:85) Duygularla donanmış latif bir bedeni vardır. Bedenden çıkınca durumuna göre nurdan veya zulmetten bir elbise giydirilir ve Âlem-i Berzahtaki makamına götürülür. Orada dünyadaki ameline göre cenneti veya cehennemi seyrederek ruha layık ve münasip bir ceza ve mükâfat görür. Sura üflenerek kıyamet kopup tüm varlıklar ölünce ruhlar da bir müddet bayılır veya yok olurlar. Sonra İsrafil’in ikinci sura üflemesi ile önce ruhlar, sonra onların cesetleri diriltilir ve her ruh kendi cesedine yerleştirilerek mahşere doğru bedenleri ile yürümeye ve “Mahkeme-i Kübrada” hesap vermeye başlarlar.

Ruh Allah’ın emrinden olduğu için yüce Allah’ın bir şeyin olmasını murat ettiği zaman “Ol deyip, oluvermesi” kolaylığına o iş olur. (Yasin, 36: 82) Allah’ın iradesi ilim ve kudretine de taalluk ederek göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir sürede bütün mahlûkat dirilerek mahşerde toplanırlar. (Kamer, 54:50) Allah kudreti ile bir nefsi, bir tek varlığı yarattığı gibi aynı anda, aynı kolaylıkla tüm mahlukatı da yaratır ve mahşerde bir anda toplar. Dünyada hikmetle yürütülen ihya ve imate işi, ahrette zamana, müddete, beklemeye ve sebeplere ihtiyaç olamadığı için kudreti ile bir anda vücuda getirir. Bütün mahlûkat Allah’ın bu kudretine şahit olurlar ve adaletine şahit olmak için de “Mizana” çekilirler.

Allah’ın “Kün/Ol!” Emrinin Anlamı:
Allah’ın bir şeyi yaratması için muhatap emri olan “Kün!” ferman etmesine gerek yoktur. Zira “Kün” emri muhataba yapılır. Allah her şeyi yoktan yarattığı için “Adem-i Sırftan” yani hiç yoktan yarattığı şey için emir vermesinin anlamı olmaz. Bu durumda “Kün emri” mecazdır. Yani, insanın maharet kesp ettiği bir şeye “dokunur dokunmaz yaptığı” misaline ve teşbihinde olduğu gibi “Allah bir şeyin olmasını dilediği anda o şeyin ilmindeki kaderî suretine kudreti ile bir anda suret giydirerek vücuda getirir” demektir. Nitekim peygamberimiz (sav) “Allah’ın hazinesi yokluktur. Bir şeyin olmasını dilerse ol der ve hemen oluverir” buyurmuşlardır.

Allah’ın işleri kulların işlerine benzemez. Ancak Allah kullar anlasınlar diye kulların yaptıkları şeyleri mecazen ifade ederek kendi işlerini anlatmak için mecazen misal verir. Bu nedenle mahir bir ustanın elindeki malzemeye dokunması ile onu çalıştırması ve ondan istenen şeyi üretmesi örneğini vererek kendisinin yoktan yaratmasını anlamalarını isteyerek mecazen “Ol” der, o da oluverir” buyurur.

Allah bütün yarattığı şeyleri “adem-i sırftan” yani hiç yoktan yaratır. Ruhu da, melekleri de maddeyi de bir ferdi de bütün mahlukatı da bir anda yoktan var eder ve var olanı yokluğa, yani ademe mahkum eder. Bu Allah’ın işi, âdeti ve kanunudur. Bunu da “İlim, irade ve kudreti” ile yapar. Yoğu var etmek ve varı yok etmek her zamanki geçerli kanunu ve işidir. Şayet böyle olmaz da felsefecileri dedikleri gibi, “Allah kün emri ile muhatap olarak karşısındaki bir ham maddeyi muhatap alıyor” denirse bu Allah ile beraber başka ezeli varlığın olmasını gerekli kılar. Felsefecileri yanıltan budur.

Bizim inancımız odur ki “Allah vardı ve hiçbir şey yoktu. Allah varlığını tanıtmak istedi ve ezeli sıfatlarından olan ilmi ve iradesi ile her şeyi diledi ve sonsuz kudreti ile yarattı. Allah her şeyi yoktan yarattı. Nuru da, zulmeti de, ruhu da, ateşi de maddeyi de ve bunlardan yarattığı mahlûkatı da hep “İradesi” ile diledi, ilmi ile kaderini yazdı ve “kudreti” ile vücut verdi.

Eşya kendi kendine yokluktan vücuda gelip, vücutta yine kendi kendine mertebeler katetmesi imkânsız olunca elbette bir irade, emir ve kudretle vücuda gelecektir. İşte bu irade, emir ve kudret Allah’ın emri, iradesi ve kudretidir. İşte “Kün-Feyekün” bunu ifade ediyor.

Fahrettin-i Razi’nin dediği gibi “Cenab-ı Hakk’ın ‘Ol!’ demesinden maksat eşyanın yaratılmasındaki ilâhi kudretin sür’atle nüfûz ettiğini ifade etmek içindir.” Allah’ın iradesi, ilmi ve kudreti zamana, beklemeye, sebebe ve eşyaya ihtiyaç duymaksızın her şeyi bir anda yoktan icat eder” demektir.

Burada bir incelik vardır. Bediüzzaman Said Nursi’nin dediği gibi, “Allah’ın biri, ibda ve ihtira, ikincisi, terkip ve inşa suretinde iki nevi yaratması vardır. Birincisi, yoktan ve hiçten yaratmayı ifade eder. İkincisi ise, maddeye şekil vererek halden hale geçirmektir. Toprak, su, hava, ateş vb. maddelerden çeşit çeşit mahlûkatı yaratmasıdır. Her ikisine de Allah’ın emri “Kün” demesidir. O da oluverir. Her ikisi de Allah’ın iradesinin ilim ve kudretle tezahürüdür. 

Ruh, vücud-u hârici giydirilmiş bir kanun olduğu için, Allah’ın dilemesi ve “kün!” emri ile bir anda yokluktan vücuda çıkar. Peki, varlıkta cereyan eden ve vücud-u haricisi olmayan ve varlığın düzenli olarak işlemesini sağlayan “kanunların” (Yani, ateşin yakma, suyun ve havanın kaldırma, ısının ve ışığın nüfûz etme, yerin çekme kanunları vb. tüm kanunlar) mahiyeti nedir? İşte bu kanunlar ise “Allah’ın iradesidir.” Allah’ın iradesi ise, Kur’ân-ı Kerimin ifadesi ile “Allah bir şeyin olmasını dilerse ona Ol! der ve Oluverir” (Bakara, 2:117; Yasin, 36:82) ayetlerinde buyrulduğu gibi iradesidir ve emridir.


Etiketler:  Kün emri Ruhun Mahiyeti Ruh Ruhlar Ruhlar Alemi Berzah İrade İlim Kudret Kabir Hayatı Ahiret Haşir
 
< Önceki   Sonraki >
AHIRET
İLIM
KUDRET
İRADE
KABIR HAYATı
BERZAH
RUHLAR ALEMI
RUHLAR
RUH
HAşIR