Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa arrow Yazılarım arrow Din arrow DİN NEDİR
Advertisement
DİN NEDİR PDF Yazdır E-posta
Cumartesi, 21 Haziran 2008
Yazı Index
DİN NEDİR
Sayfa 2

M. Ali KAYA

Ali Bey bir gün okuldan çıkmış eve doğru giderken hararetle tartışan bir öğrenci gurubunun yanından geçiyordu. Öğrencilerden birisi arkadaşlarına “İşte bir din dersi öğretmeni. Meselelerimizi ona soralım” dedi. Bunun üzerine tartışmayı keserek Ali beye döndüler. Karşılıklı bir diyalog başladı. İçlerinde tartışmanın odağı olan ve meselesini fazla anlatamayan Süleyman hemen Ali beye dönerek:


-Hocam hoş geldiniz. Ne iyi oldu da sizi gördük. Biz burada dinin fert ve toplum üzerindeki etkilerini tartışıyorduk. Bir arkadaşımız ‘dinin topluma ve ferde faydası olsaydı, insanlar bu kadar bozulmaz ve toplum da bu derece yozlaşmazdı. Din adamları bile toplumda sevilmeyen ve en çok tenkit edilen insanlardır. Dinin onlara bile faydası gözükmüyor’ diyerek dinden ziyade devletin ve kanunların toplumda etkili olduğunu anlatmaya çalışıyor. Ben ise dinin insan ve toplum üzerindeki etkisinin devletin kanunundan daha etkili olduğunu anlatmak istiyorum, ama tam ifade edemiyorum. Sizce de din devletin kanunlarından daha etkili değil mi? Allah korkusu kalplerde olmazsa fert ve fertlerden müteşekkil toplumun kanunlarla idare edilemeyeceği bir gerçek değil mi? dedi.
Ali bey tartışmayı yumuşatmak, bir münazara ortamından müzakere ve öğrenme ortamına çekmek için gülerek:
-Çok güzel fikri bir meseleyi tartışmaya açmışsınız. Ne güzel! Elbette devletin ve yasaların fonksiyonu inkar edilemez, dinin de fert ve toplumdaki etkisi de yadsınamaz; ancak her ikisinin de kanunları ve prensipleri mevcuttur, bunları öğrenmez, fertler olarak bu uymaz, nefsimizde uygulamazsak o zaman her ikisinin de etkisi olmaz. İnsan hasta olduğu zaman doktora gider ve şifa için ilaç talebinde bulunur. Doktor da muayeneden sonra hastalığına uygun bir reçete yazar ve vermiş olduğu ilaçları alarak kullanmamızı ister. Hasta iyi olmak isterse doktorun verdiği reçeteyi uygular ve tavsiyelerine uyarak bir daha o hastalığa yakalanmamak için dikkatli davranır. Şayet kişi doktorun verdiği reçeteyi okumaz, ilaçları alıp içmezse şifa bulabilir mi? Tedavi olur mu?
-Elbette olmaz, dediler.
-İşte dinin tavsiyesine ve devletin kanunlarına uymayanların da durumu budur. Suçlu ne doktordur, ne devlettir, ne de kanunlardır. Suç işleyen, kanunlara uymayan ferttir. Her şeyden önce ferdin ıslahı gerekir. Bunun için din de devlet de önce ferdin eğitimine önem vermiştir. Devlet eğitimini okullar vasıtası ile yaparken, din de öncelikle okumaya ve dini öğretiye önem vermiştir. Bunun için dinde mükellefiyet yaşı buluğ çağı dediğimiz 14-15 yaşıdır. Fert bu yaşına kadar kendisini yaratan Rabbini ve gönderdiği kitabını, peygamberini tanımak ve öğrenmek ile mükelleftir. Bu eğitimini gerek ailesinden, gerek mahalle imamından ve gerekse devletin okullarından öğrenecektir. Sonra dini vazifesini güzelce yapacaktır. Eğitim alınmadan hiçbir yararlı faaliyet yapılamaz. Faaliyet yapılmadan da hiçbir kayda değer ilerleme olmaz. Dinde faaliyetin adına “hayırlı amel” denir. Bunun için din öncelikli olarak “Öğreti (İman Bilgisi)– Uygulama (İbadet etme) – Ahlak kurallarına uyma” ya değer verir. Bu temel olmadan dini hayat olmaz. Din de etkisini fertte, dolayısı ile cemiyette göstermez. Yani fonksiyoner olmaz. Teorikte kalan bir din elbette pratikte fayda sağlamaz.
-Niçin sağlamaz? diye sordu Hasan. ‘Din bir vicdan ve inanç işi değil mi?’
-Elbette dinin vicdanı aydınlatan çok önemli, olmazsa olmaz bir yönü vardır; ama sadece bundan ibaret değildir. Nasıl insanda ruh ve beden, kalp ve akıl gibi ayrı ayrı ama birbirine bağlı, biri olmadan diğerinin olmayacağı biri maddi diğeri manevi iki yönü varsa, insanı muhatap alan ve insan için gönderilen dinde de kalp, akıl ve vicdanını aydınlatan İMAN ve maddi yönüne bakan, pratiğe yansıyan ve davranışlarına etki eden “Amel-i Salih” dediğimiz imandan kaynaklanan “İbadet ve Ahlak” yönü vardır. Her ikisi beraberce dini teşkil ederler. Sadece inançtan ibaret kalan ve pratikte ibadete yansımayan bir iman Allah katında makbul olmadığı gibi zamanla şüphelerle zayıflar ve nihayet kaybolur, iman olarak da kalmaz. Fert ve cemiyette de etkili olmaz. Zaten dinin fert ve toplumda etkisinin azalmasının sebebi budur.
Bu konuda bir hikaye anlatayım isterseniz.
-‘İyi olur’ dedi Ahmet.
-‘Bir vaizin Allah’a inanmayan bir deterjancı dostu vardı. Bir gün yolda giderlerken deterjancı vaize dönerek dedi. ‘Dinin topluma faydasını pek göremiyorum, faydası olsaydı dünya iyilikle dolardı; ama ne var ki yeryüzü kötülükle ve kötü insanlarla dolu.’ Bunun üzerine bir müddet yürüdüler. Vaiz bir ara kirli ve pasaklı birkaç kişiyi göstererek ‘Sizin deterjanın da insanlara faydasının olduğuna ben inanmıyorum. Görüyorum ki yer yüzü kirli ve pasaklı insanlarla dolu’ diyince dostu atıldı. ‘İyi ama onlar bizim ürettiğimiz deterjanları kullanmıyorlar ki.’ Bunun üzerine vaiz taşı gediğine koyar. “İşte insanlar dinin tavsiyelerine uymuyorlar ki kötülüklerden kendilerini korusunlar’ diye cevap verir.
-‘Gerçekten güzel bir hikaye, dine olan saygının azalması, dini bilgiye sahip insanların ve geçimini de dini öğrenmek ve öğretmek olanların dini yaşantısı imanının gerektirdiği şekilde olmamasından kaynaklanıyor’ diye söze karıştı Süleyman. Ben de arkadaşlara bunu anlatmak istiyordum, diyerek sözünü bitirdi.
-Bilginin ve aklın öfke ve şehvet duygusu gibi zorlayıcı olmadığını belirterek sözlerine devam etti Ali bey. Akıl insana doğruyu ve iyiyi gösterir. Bilgi de bunun doğru ve güzel olduğunu açıklar ve faydalarını zararlarını öğretir; ancak zorlayıcı bir yaptırımı yoktur. Dini bilgi de böyledir. Bilgi ve akıl sahibini hür ve serbest bırakır. Ancak öfke ve şehvet kabardığı zaman insan bilginin ve aklın kontrolünden çıkar. Nefis ve şeytan da öfke ve şehveti körükler böylece kişi kanunların ve dinin kurallarının ne kadar akla mantığa uygun da olsa, insan ve toplum için faydalı da bulunsa, kuralları çiğneyerek yanlışlık yapmaktan kurtulamaz. Burada kişinin iradesi, kararlılığı ve sabrı, öfkesini yutmasına ve şehvetine uymamasına sebep olur. Bunu sağlayacak en önemli amil dindir.
-Din bunu nasıl sağlar? diye sordu Ahmet.
-Dinin en önemli unsuru İman’dır. İmanın temeli ise Allah’ın varlığına birliğine, her şeye kadir olduğuna ve Allah’ın dünyayı fani olarak yarattığına, insanı mahlukatın en şereflisi olarak yarattığına, kıyametin kopup dünyanın harap olacağına, her şeye kadir olan Allah’ın insanları ahiret aleminde yeniden dirilterek dünyada yaptıklarından hesaba çekeceğine, iman edip salih amel işleyenleri cennetle mükafatlandıracağına, asileri cezalandıracağına inanmaktır. Bu iman olmadan din olmaz. Dinin en mühim yaptırımı budur. Bütün diğer iman esasları da, amel ve ahlakla ilgili hükümleri de bu imanın iki temel esasına dayanır. Allah’a iman ve ahirete iman. İnanan insan inancının gereği olarak ibadetini yapacak, mükafatının ahirette Allah’tan bekleyecektir. Ahlak kurallarına dinin emri olduğu için uyacak ve mükafatını ahirette Allah’tan bekleyecektir. Yaptıkları iyilik ve yardımları karşılıksız yapacak ve mükafatını ahirette Allah’tan isteyecektir. Kötü düşünce ve davranışlarından cehennem korkusu ile kaçacak ve ahirette Allah’ın kendisini hesaba çekeceğini unutmayacaktır. İşte imanın gereği budur.
-“Siz sadece İslam dinini anlatıyorsunuz. Yahudilik ve Hrıstiyanlık dini ile ilkel dinlerde de aynı şeyler yok mudur. İnsan herhangi bir dine inansa dindar olmak için yeterli değil midir? Sonra bize ‘din bir hayat tarzıdır’ diye öğrettiler. Dini biz ‘insanların inanışları ve dini ayinleri’ olarak biliyoruz” diye söze karıştı Hasan.. ‘Din dersi kitaplarında da böyle anlatılmaktadır’ diye sözünü tamamladı.
-“Din Allah tarafından melek Cebrail vasıtası ile peygamberlerine, dolayısıyla insanlara Allah’ın mesajıdır” dedi Ali bey. Bu mesajın ana teması, dünyanın ve insanın yaratılış amacını içerir. Bu mesaj gerçeğe, akla ve mantığa uygundur. Gerçeklerden gafil ve yaratılış amacından cahil insanlara bir öğüttür. Gerçek ise şudur: kainat ve eşya bir zamanlar yoktu. Sonradan yaratıldı. Öyle ise yaratıcı bununla neyi amaçladı? Yaratılan varlıklar bir müddet bu fani dünyada yaşadıktan sonra ölüme ve yokluğa mahkumlar. Öyle ise niçin dünyaya gönderiliyorlar? Varlıklar içerisinde tüm varlıklara tasarruf eden ve eşyaya hükmeden insandır. İnsan ise bir noktada varlıkların en acizi ve en muhtacı, en çok düşmanı olan ve ihtiyacı sonsuza kadar uzanan, kabiliyet ve istidadı çok geniş bir varlıktır. Ömrü kısa olup her an ölüm ile karşı karşıyadır. Pek çok sıkıntı, ızdırap ve hastalıklar, bela ve musibetler ile uğraşmaya mahkumdur. Acaba neden? Ölüm insanlığın en mühim meselesidir. Ölümden sonra yeniden bir hayat var mıdır? Varsa niçin vardır? Nasıl bir hayattır? Dünya hayatına benzer mi? gibi insanı meşgul eden ve kendisi için çok önemli bulunan pek çok suallerin cevabını içerir. Din gerek ilahi mesaj olan kitaplar vasıtası ile, gerekse peygamberlerin bu kitapları açıklaması babından insanın merak edip de aklı ile bulamadığı pek çok meseleyi çözerek insanı rahatlatır, dünyanın ve insanın yaratılış amacını öğretir, ahiret hayatından haber verir ve bu iki hayatın huzur ve mutluluğunu kazanmanın yollarını gösterir. Bunun dışındaki düşünce ve görüşler din değil felsefi birer düşünceden başka bir şey değildir. Yüce Allah ilk insan olan Hz. Adem (as) dan bu güne kadar insanlığa bu mesajı getiren 124.000 peygamber göndermiştir. Bunların içinde kendilerine kitap verilen üç büyük peygamber vardır. Bunlar Hz. Musa (as) Hz. İsa (as) ve Hz. Muhammed (asm) dır. Hz. Musa (as) ile Hz. İsa (as) ın getirdiği kitabı ve mesajı zamanla devlet adamları ve din adamları dünyanın geçici kaygıları ve menfaatleri yüzünden değiştirmişlerdir. Yahudiler ahirete imanı dinlerinden çıkarmışlar ve dinlerini tamamen dünyevi amaca indirgemişlerdir. Böylece dinlerini amaçları dışına çıkarmışlardır. Yüce Allah da son peygamber ve son kitabı göndererek yukarda ifade ettiğimiz dinin mesajını daha detaylı ve akla mantığa uygun ispat ederek insanlara göndermiştir. Din amacı dışına çıkınca din olmaktan çıkar, felsefi görüş ve beşeri düşünceden öteye gitmez. Bu durumda elbette fonksiyonunu icra etmez ve insanlar üzerinde müessir olmaz. Amacı dışına çıkan her şey etkisini yitirir. Din de bundan kendisini kurtaramaz.


 
< Önceki   Sonraki >