|
M. Ali KAYA
İlk insan Hz. Adem’in (a.s.), ilk peygamber olduğu gerçeğini dünyadaki tüm Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi uleması ve bu dinlerin mensupları kabul ve tasdik ederler. Bu, hemen hemen tüm insanlığın tasdikinden geçmiş bir hakikattir. Hz. Adem (as) İlahî vahyin ışığında tüm insanlığın babası olarak çocuklarına iman, ahlak ve insanlık dersi veriyordu. İnsanlığın gelişmişlik derecesine göre, peygamberler insanlığa maddi-manevi terakkinin yollarını göstermiş, rehber olmuş, öğretmenlik vazifesini bihakkın ifa etmişlerdir.
Nitekim ilk mucitler peygamberler oldukları gibi, fenni keşiflerin ilk örnekleri de insanlığa onlar hediye etmiştir. Beşer onların açtığı aydınlık yolda ilerleyerek bu günkü medeniyeti oluşturmuştur. Böylece, her meslek pîrinin bir peygamber olduğu görülmüştür. Hz. Adem (a.s.) çiftçilerin pîri olduğu gibi, Hz. Nuh (a.s.) dülgerlerin, Hz. İdris (a.s.) terzilerin, Hz. Davud (a.s.) demircilerin, Hz. Yusuf (a.s.) saatçilerin pîridir.
Dinden uzaklaşan milletlerin yıkıldığına beşer tarihi şahittir. Beni İsrail Hz. Musa’dan sonra Hz. Davud ve Hz. Süleyman (a.s.) zamanında parlak bir medeniyet kurup dünyaya hükmettikten sonra, dinden uzaklaşıp, ahlâken çöktüler. Keldanilerin, İranlıların, Yunanların ve Romalıların esareti altında kaldılar. Ta günümüze kadar sürgün ve esir durumda yaşarlarken, günümüzde muharref de olsa Tevrat’ın Arz-ı Mev’ud ve “Mukaddes Belde” dediği Filistin ve Kudüs’e dini bir hissiyatla sahip çıktıkları için, şaibeli de olsa, bir devlet kurabildiler. Şayet zulüm üzerine devam ederlerse, onun da ellerinden çıkması muhakkaktır.
Yunanlılar, Allah’a, ahrete inanırlar ve vatanperver, emanete riayetkâr iken, parlak bir medeniyete nail oldular. Sokrates’in inanç temeli üzerine, ahlak ve fazileti esas alan felsefî düşünüşün hakim olduğu İskender-i Rumî zamanında büyük bir medeniyet geliştirdiler. Anadolu’ya ve İran’a hakim oldular. Mısır’ı fethettiler. Epikür’ün (893-963) ruhu ve ahreti inkar eden, menfaat-i şahsiyeyi ve rahatı, eğlenceyi tavsiye eden efkârı neticesinde yıkıldılar.
Romalılar, adab-ı insaniyeye riayet, gayret, muhabbet ve iffetle ilerlediler. Yunanlıların ahlaksızlığı onlara da sirayet etti. Fuhuş yayıldı, ahlak bozuldu. Roma da gücünü kaybederek ikiye bölündü. Batı Roma, Hz. İsa’nın (a.s.) havarilerine yaptığı zulümden dolayı varlığını kaybederken, Doğu Roma dediğimiz Bizanslılar, muharref de olsa Hıristiyanlığa sahip çıktıkları için 1453’te Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethetmesine kadar varlıklarını sürdürdüler.
Müslümanlar, dinlerine bağlılıkları oranında, zamanlarına nispeten terakki ettiler. Dinlerinden uzaklaştıkları oranda ise tedenni ve sukut ettiler. Yüz sene içerisinde şarka-garba hakim, İran ve Anadoluya galip oldular. Emeviler zamanında Hint ve Yunan felsefesi galebe çaldı, İranlıların bozuk fikirleri, Müslümanların inançlarını bozdu, dinden uzaklaştılar. Emeviler ve Abbasiler yıkıldı.
“Batıniyye” dailerini her tarafa gönderdi, fesat ateşini yaktı. İran’da yerleşerek dini ifsat ettiler, toplumu da fesada verdiler. Ehli imana “vehn” ve gevşeklik arız oldu. Bundan istifade eden Frenkler ve Moğollar İslâm ülkelerine tecavüze başladılar. Tevaif-i Mulûk ortaya çıktı. Birbirleriyle uğraşıp durdular. Bu karışıklıklar, Nizamu’l-Mülk’ün “Nizamiye Medresesi”ni kurarak, efkârı “Ehli Sünnet” istikametinde toplamasına kadar sürdü. Ayrıca, Horasan’da Ahmet Yesevi, Bağdat’da İmam-ı Gazali, Konya’da Mevlana Celaleddin-i Rumî eserleri ve müritleriyle bu faaliyetleri genişleten, yaygınlaştıran insanlar oldular.
Osmanlılar bu istikamette devam ederek, İslam birliğini temin edip üç kıtaya hükümran oldular. Dünyaya adalet, ahlâk ve fazilet dersi verdiler. Parlak bir medeniyet kurdular. Yine onların da yıkılmalarının ana sebebi, dinden uzaklaşmaları oldu. İslam’ın esasları yerine, batının batıl efkârı ve kötü ahlakı yer tutmaya başladığı oranda, Osmanlı’nın yıkılışı hızlandı.
Devletleri ayakta tutan hak dinler, yıkan ise dinsizliktir. Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de bize bu gerçeği şöyle hatırlatıyor:
“Yeryüzünde dolaşın da, Allah'ın ayetlerini yalanlayanların akıbetlerinin ne olduğuna bir bakın!”
Hiçbir Şey Dinin Yerini Tutamaz
Dinler tarihi uzmanı Benjamin Konstan, “Din insanlık tarihinde hakim olan ve toplumu ayakta tutan en büyük amil ve kuvvettir.” Gerek fertlerin ve gerekse fertlerden teşekkül eden cemiyetlerin, saadet ve intizamı için kudsi ve İlahî bir kuvvete ihtiyacı vardır. Bu kuvvet, dindir. Bunun yerini hiçbir terbiye-i ahlakiye ve terbiye-i medeniye kaim olamaz. Bütün güzel hasletlerin menbaı hak dinlerdir. Tüm kötü fikirlerin ve alışkanlıkların menbaı cehalet, his ve hevese uymak ve nefse esir olmaktır.
Çok eski zamanlara ait Mısır kazılarında bile, “Semavat ve arzın Rabbi olan Allah, alemlerin yaratıcısıdır. Kendisi yaratılmamıştır. Ne evveli vardır, ne sonu olacaktır.” diye yazılı belgeler çıkmıştır. Tarih-i Edyan müellifi Max Müller’in (1823-1900) araştırmaları, tarihte insanların din duygularının fıtri ve devamlı olduğunu ispat etmiştir.
Dinler tarihi uzmanlarından Benjamin Konstan (1767-1830), “Tarih-i beşerde en ziyade hakim olan amil, dindir. Hayat-ı diniye tabiatımızın fıtri ve ezeli bir vasfı, insanlardan ayrılmayan bir hassasıdır. İnsanın mahiyetinin dinden ayrılması imkânsızdır” der.
Saadet ve kemalatın sebepleri iffet, vazifeşinaslık, hukuka riayettir. Fertlere bunu temin eden de, Allah korkusu ve ahiret inancıdır. Ahiret inancı olmazsa ahlaki müeyyideler fertte tesirini gösteremez.
Toplumun tepkisi, ferdi kötülüklerden men edebilir. Zira bu, ferdi ya takbih eder veya tahsin eder. Kişi kanundan kendisini kurtarsa da bundan kendisini kurtaramaz. Bu da yine dinden müstefad olan cemiyetlerde olur. Toplum bozuk olursa, kötü alışkanlıkları ve kötü huyları da güzel görebilir.
Vicdan hayrı ve şerri tefrik eden, insanı doğru yola sevkeden Allah’ın insana verdiği manevi bir kuvvettir. Yaptıklarımızdan vicdanen haz duyarız yada muazzep oluruz. Bu ruh hali bizi kötülüklerden alıkoyup iyiliğe sevkeder. Ancak vicdan telkine müsaittir. Kötü telkinlerde bozulabilir. Kötülükten zevk alır duruma gelebilir.
Dinden istifade ederek nurlanmayan vicdan insanı hidayete sevk etmez. Zira, “Vicdanın ziyası ulum-u diniyedir.” Va’zedilmiş kanunlar İlahî kaynaktan destek almazlarsa adaleti temin edemez. Dolayısıyla saadet ve içtimaî faziletin istinatgâhı olamaz. “İnsanları yaratılıştaki gaye ve hikmetten haberdar eden, insanlara hidayet ve saadet yollarını gösteren, insanları kendi arzularıyla hayra yönelten, dünya ve ahiret saadetini temin eden ve Allah tarafından peygamber aracılığı ile insanlara gönderilmiş olan” hak dinlerin ortak vasıfları şunlardır:
1. Allah’ın birliğini dava ederler.
2. İmanın altı esasında müttefiktirler.
3. Vahy-ı İlahi ile gelen kitaba istinad ederler.
4. Umumun menfaatini ve saadetini temin edecek hak ve adil prensipleri havidirler.
Aklın vazifesi, dinin yüksek hakikatlerini anlayarak Hakka teslim olmak; vicdanın görevi de dinin ahkamlarının hak ve adil olduğunu tasdik ve doğruluğuna hükmetmek; insanın vazifesi ise hak dinin prensiplerine imtisal etmektir.
Akıl, göz mesabesiyle vahiy güneşinden gelen nur ile eşyayı hakkiyle görür, eşyanın hakikatine vakıf olur. Vahye istinat etmeyen akıl, ateş böceği gibi kendi ışığına güvenir, gündüzün güneşinden mahrum, karanlıkta yol bulmaya, el yordamı ile eşyayı ve varlıkları tanımaya çalışır. “Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise maneviyatta kördür.”
Dinden istifade eden vicdan, parlak bir ayine-i misaldir ki, hakaik-ı diniyeyi ve fezail-i ahlakiyeyi en güzel şekilde aksettirir. Dinden mahrum vicdanlar ise karanlık, hiçbir güzelliği aksettirmeyen siyah bir ayine-i misaldir.
Nihayet Farabi şöyle der: “Din ahlakın kaynağıdır. Allah insanı hilkatin esrarını keşfetmek ve uluhiyetin karşısında eğilerek ibadet etmek için yaratmıştır. Bu da dinle olur. Etiketler: Dinin Hayatta Yeri Din Peygamberler Dinler Tarihi Ehl-i Sünnet Ahlak Akıl |