| HAK VE HAKİKAT |
|
|
|
| Pazartesi, 27 Ekim 2008 | ||||
Sayfa 2 Toplam: 2 Hakikat: Hak kökünden türeyen “hakikat” kelimesi ise hakkın ta kendisi anlamına gelen bir terimdir. Hakikatin çoğulu ise “hakâik”tir. Bu kelime Kur’ân-ı Kerimde geçmemekle beraber hadis-i şeriflerde “Hakikatu’l-İman” ifadesinde “mahza hakikat ve imanın künhü ve hâlis gerçek” anlamlarında kullanılmıştır. “Allah’ı bilmenin hakikati” ve “takvanın hakikati” şeklinde geçmektedir. (Buhari, İman, 1; Ebu Davud, Sünnet, 16) Bu ifadelerden anlaşıldığı kadarı ile hakikat, “bir şeyin kendisi sayesinde var olduğu ve varlığın dayandığı temel esas” olduğu anlaşılmaktadır. Allah’ın varlığı gibi zatı ve sıfatları da hakikattir. Allah’ın varlığı sıfatları ve isimleri ile beraber külli bir hakikattir. Birbirinden ayrılması düşünülemez. Allah’ın zatı gibi isimleri ve sıfatları da onun ayrılmaz kendisine özgü temel hakikatlerdir. Yani Allah’ın sıfatları mecazi şeyler olmayıp hakikatin ta kendisidir. Hz. Adem’den (as) kıyamete kadar değişmeden kalan ezelî ve ebedî dini bilgilere hakikat, değişen ve değişmesi caiz olan bilgilere ise şeriat denilmektedir. Buna göre imana ait bilgiler hakikat, amele ait olan hükümler ise şeriattır. Bir şeyin hakikati ve künhü olan bilgilere de hakikat denilmektedir. Kur’ân-ı kerimde geçen Hz. Hızır’a ait bilgiler de hakikat olarak ifade edilmiştir. (Kehf, 18:65-67) burada Musa’nın (as) bilgilerine “şeriat” Hızır’ın bilgilerine ise hakikat (İlm-i Ledün) denilmiştir. Cüneyd-i Bağdadi “Hakikat ledün ilmidir” demiştir. Hakikatin bilinmesine “İlm-i hakikat” hakikatin görünmesine “ayn-i hakikat” ve hakikatin yaşanmasına ise “hakk-ı hakikat” denilmektedir. İman konusunda ikrar şeriat ve tasdik ise hakikattir. Her ikisi beraber olursa iman makbul sayılır. İkrarsız tasdik ve tasdiksiz ikrar muteber değildir. Şeriat ve hakikat ilişkisini izah eden İslam bilginleri daha sonra buna bir de “Tarikat” kavramını ilave etmişlerdir. Necmeddin-i Kübra şeriatı gemiye, tarikatı denize ve hakikati de inciye benzetir. Mevlâna’da şeriatı ışığa benzetir, tarikati yol alma ve hakikati de amaca ulaşma olarak görür. Bazıları da şeriatı ağaca, tarikatı çiçeğe hakikati de meyveye benzetmişlerdir. “Peygamberimizin (sav) sözleri şeriat, fiilleri tarikat, halleri de hakikattir” demişlerdir. Daha sonra Şeriat, Tarikat ve Hakikat üçlüsüne bir de “Marifet” kavramı ilâve edilmiştir. Böylece dört temel esas belirlenmiştir. Marifet kişinin sonuçta ulaşacağı bilgi olarak kabul edilirse hakikatten sonra geldiği düşünülmekle beraber çoğu defa Hakikat ve marifet bir olarak kabul edilmiştir. Hakikat bir erme hali görülürse o zaman hakikat marifetten üstün olmuş olur. Çok defa hakikat ve marifet bir tutulmuştur. Genellikle “Şeriat, tarikat, marifet ve hakikat” olarak sıralanır. “Hakikatü’l-Hakâik” tabirinde bütün hakikatleri kendisinde toplan Cenab-ı Hakk’ın Zât-ı Ehadiyeti kast edilmektedir. İnsan-ı kâmil denildiği zaman “Tevhit” hakikatini tam manası ile kavramış ve bu hakikate ermiş kimse kast edilmektedir. Böylece ilâhî hakikatleri kavramış olan kimseye “İnsan-ı Kâmil” denilmiştir. “Hakikat-ı Muhammediye” tabiri genel olarak Muhiddin-i Arabî (ks) ve İnsan-ı Kâmil kitabının yazarı Abdülkerim Ceylî (ks) tarafından açıklanmıştır. Vâcibu’l-vücudun vücûd-u mutlakının taayyün ettiği ilk mertebeye (taayyün-ü evvel) “Hakikat-ı Muhammediye” tabir edilmiştir. Çünkü ilk yaratılan şey Hz. Muhammed’in (sav) nurudur. Yüce Allah’ın ehadiyeti bu ilk tecelli ile “Vahidiyet”e dönüşmüştür. Böylece ehadiyyetten ilk sudur eden şey vahidiyetin ilk mertebesi “Hakikat-i Muhammediye”dir ki bu kâinatın mayasını teşkil etmiştir. Bu da yüce Allah’ın “bilinmek istemesi” sırrından ve “görünmek istemesi” hakikatinden tecelli etmiştir. Ehl-i keşf ve hakikat, Hakikat-i Muhammediye mertebesini ifade edebilmek için “Ulûhiyet, vâhidiyet, ehadiyet, kab-ı kavseyn, akl-ı evvel, rûhu’l-kuds, kalem, levh-i ezel” gibi terimler kullanmışlardır. Peygamberimiz (sav) hakkında “Sen olamasaydın kâinatı yaratmazdım” (Hâkim, El-Müstedrek, 2:615; Aclunî, Keşfu’l-Hafa, 2:164) hadisi bu hakikatleri ifade etmektedir. Resul-i Ekrem’in (sav) nuru ve ruhu bütün peygamberlerden evvel, hatta meleklerden de evvel yaratılmış olduğu için insanlığın manevi babasıdır. Hz. Âdem (as) “Ebu’l-Beşer” olup insanların maddi babasıdır. Bu gerçeği peygamberimiz (sav) “Allah ilk olarak benim nurumu yarattı” “Âdem toprak ile su arasında iken ben peygamberdim” (Tirmizi, Menâkıb, 1; Müsnd-i Ahmed, 4:66; 5:379; Aclunî, Keşfu’l-Hafa, 1:265) hadisleri bunu ifade etmektedir. Dolayısıyla İsm-i Azam olan “Allah” isminin tam mazharı “Hakikat-i Muhammediye”dir. (as) Vücud-u mutlak en kâmil manada Hakikat-i Muhammediye’de tecelli etmiştir. Bundan dolayı Hz. Âdemde tecelli eden “Nübüvvet” nurunun hakikati daha sonra diğer peygamberlerde mertebelerine göre tecelli ederek nihayetinde kâmil manada son peygamber olarak Hz. Muhammed’in (sav) zatında temerküz ederek nübüvveti kemale erdirmiş ve nihayet bulmuştur. Bunun için Zât-ı Ahmediye (as) vücud-u mutlakın azam tecellisine mazhar ve “İnsan-ı kâmil” mertebesinde en ekmeldir. Bu bakımdan âlem-i yaratma ilkesinin aslıdır. Varlık mertebesinin ilk tecellisi ve sonucudur. Bu hakikatlerin yüceliğinden dolayıdır ki Mevlana Celaleddin-i Rumî “Ahmed şayet o ulu kanatlarını tam olarak açmış olsaydı Cebrail (as) da dehşet içinde kalırdı” demektedir. Etiketler: Hak Hakikat Hak ve Hakikat Şeriat Tarikat Hakikat Marifet Eşyanın Hakikati Esma-i İlahiye Gerçek |
||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|