Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa arrow Yazılarım arrow Din arrow HAKAİK-I HAKİKİYE
Advertisement
HAKAİK-I HAKİKİYE PDF Yazdır E-posta
Pazartesi, 27 Ekim 2008
M. Ali KAYA
Her bir kemâlin, her bir ilmin, her bir terakkiyatın ve her bir fennin bir hakikat-ı âliyesi vardır ki, o hakikat bir ism-i ilâhiyeye dayanıyor.
Pek çok perdeleri ve mütenevvi tecelliyatı ve muhtelif daireleri bulunan o isme dayanmakla o fen, o kemâlat, o sanat kemâlini bulur ve hakikat olur. Yoksa yarım yamalak bir surette nâkıs bir gölgedir. (Sözler, 2004, s. 415)

“Her şey Allah’ı tesbih eder.”  (İsra, 17:44) sırrınca, her şeyden Cenâb-ı Hakka karşı pencereler hükmünde çok vecihler var. Bütün mevcudatın hakaiki, bütün kâinatın hakikati, esmâ-i İlâhiyeye istinat eder. Her bir şeyin hakikati, bir isme veyahut çok esmâya istinat eder. Eşyadaki san'atlar dahi, her biri birer isme dayanıyor. Hattâ hakikî fenn-i hikmet Hakîm ismine ve hakikatli fenn-i tıp Şâfî ismine ve fenn-i hendese Mukaddir ismine, ve hâkezâ, her bir fen bir isme dayandığı ve onda nihayet bulduğu gibi, bütün fünun ve kemâlât-ı beşeriye ve tabakat-ı kümmelîn-i insaniyenin hakikatleri esmâ-i İlâhiyeye istinad eder. Hattâ, muhakkıkîn-i evliyanın bir kısmı demişler: "Hakikî hakaik-i eşya, esmâ-i İlâhiyedir. Mahiyet-i eşya ise, o hakaikin gölgeleridir. Hattâ bir tek zîhayat şeyde, yalnız zâhir olarak yirmi kadar esmâ-i İlâhiyenin cilve-i nakşı görünebilir.”

Aynen öyle de, Sâni-i Hakîm, Cenneti ve dünyayı, semâvâtı ve zemini, nebâtat ve hayvânâtı, cin ve insi, melek ve ruhaniyatı, küllî ve cüz'î bütün eşyayı, cilve-i esmâsıyla eşkâlini tahdit ediyor, tanzim ediyor, birer miktar-ı muayyene veriyor. Onun ile bunlara Mukaddir, Munazzım, Musavvir isimlerini okutturuyor. Öyle bir tarzda şekl-i umumîsinin hududunu tayin eder ki, Alîm, Hakîm ismini gösterir. Sonra, ilim ve hikmet cetveliyle, o hudut içinde, o şeyin tasvirine başlar. Öyle bir tarzda ki, sun' ve inâyet mânâlarını ve Sâni ve Kerîm isimlerini gösteriyor. İşte, hakaik-i eşyanın esmâ-i İlâhiyeye dayandığını ve istinat ettiğini, belki hakikî hakaik, o esmânın cilveleri olduğunu ve her şeyin çok cihetlerle, çok dillerle Sâniini zikir ve tesbih ettiğini anla… (Sözler, 1028)

Hakaik-i mevcudatı teşkil eden “Hakaik-ı hakikiye azdır.” (İşaratu’l- İ’câz, 2006, s.51) Çünkü varlıklar nakıs ve esma-i ilahiyeye ayine olmaları bakımından eksiktirler. Zıtların araya girmesi ile milyonlar mertebeler ve nisbî hakikatler ortaya çıkmış, böylece terakki ve tedenninin yolu açılmıştır. Esma-i İlâhiye ise kemal mertebedir. Bu mertebeye ulaşmak ancak nisbî hakikatler vasıtası ile olacağı için bir hakikatin binler hakaik-i nisbiyesi zuhur etmiştir. İnsan bu nisbî hakikatlerin odak noktasıdır. Nisbî hakikatler insana göre şekillenmektedir.   

Bu sebeple Bediüzzaman “Hakikat ilmini, hakikî hikmeti istersen, Cenâb-ı Hakkın marifetini kazan. Çünkü bütün hakaik-ı mevcudat, ism-i Hakkın şuââtı ve esmâsının tezâhürâtı ve sıfâtının tecelliyâtıdırlar. Maddî ve mânevî, cevherî-arazî, her bir şeyin, her bir insanın hakikati, birer ismin nuruna dayanır ve hakikatine istinad ederler. Yoksa hakikatsiz, ehemmiyetsiz bir surettir” (Sözler, 770) buyurarak insanların esma-i ilâhiyenin kemaline ayine olmaları ile hakikate ulaşacağı ifade etmiştir.

Bediüzzaman istikametli cadde-i kübranın Hulefâ-i Erbaa, Sahabeler, Hamse-i Âl-i Abâ ve Ehl-i Beytin ve Eimme-i Erbaa başta olmak üzere müçtehidin ve Tabiînin olduğunu, çünkü onların mesleklerinin ve yollarının hakikate dayandığını ifade eder.  Onların kabul ettikleri genel kuralın “Eşyanın sabit bir hakikati vardır” temel prensibidir. Yüce Allah hakkındaki imanları da “Hiçbir benzeri olmayan ve hiçbir şeye müşabeheti bulunmayan” (Şura, 42:11) yaratıcı olmasıdır. Yüce Allah’ın varlıklarla olan münasebeti yaratıcılığıdır. Yani her şey onun eseri ve sanatıdır. Görünen eşya ve varlıklar hayal değil hakikattir ve Cenab-ı Hakkın eserleridir. Allah tarafından hak ve hakikat olarak yaratılmışlardır ve esma ve sıfatının tecelliyatıdır. Hakikatleri her birinin bir veya birçok esmaya ayine olup, o esma ve sıfata dayanması iledir. Saltanat-ı Ulûhiyeti Rahman, Rezzak, Vehhab, Hallak, Fa’âl, Kerîm, Rahîm gibi pek çok esmay-ı mukaddeseyi hakiki olarak iktiza ediyorlar. Vahdetu’l-Vücut gibi bazı meslek ve meşrepler “Allah’tan başka mevcut olan şeyler evham ve hayaldir” diyorlar ve eşyayı hakiki varlıkları ile kabul etmeyerek hayal derecesine indiriyorlar elbette meslekleri hakikat değil, nâkıs bir mertebedir. Eşyanın hakikatini anlamış değillerdir. Cenab-ı Hakkın Rahman, Rezzak, Kahhar, Cebbâr, Hallâk gibi isimleri hakikattirler, gölge değillerdir; aslîdirler, tebeî olamazlar.

İşte Sahabe, Asfiya-i Müçtehidîn ve Eimme-i Ehl-i Beyt “Hakâiku’l-Eşya-i Sabitetün” yani eşyanın hakikati vardır ve sabittir. Cenâb-ı Hakkın bütün esmasıyle hakiki bir surette tecelliyatı vardır. Bütün eşyanın Onun icadıyle ve yaratması ile bir harici vücudu vardır. O vücut gerçi Allah’ın vücudu gibi ezelî ve ebedî değiller ve değişime dönüşüme, tekâmüle ve yok olmaya mahkûmdurlar. Fakat hayal ve vehim de değiller. Cenab-ı Hak “Hallâk” ismi ile onlara vücut verir ve pek çok esması ile de tebdil ve tecdit eder.

Hem Rahmân, Rezzâk isimleri asıl ve hakikat olduğu için kendilerine lâyık, rızka ve merhamete muhtaç varlıkları ister. Rahmân dünyada merhamete muhtaç olanları ister, Rahîm ismi de hakiki bir cenneti ister. Bunlar ise hakikatsiz olamaz.

İşte şu sırdandır ki, cadde-i kübrâ, elbette velâyet-i kübrâ sahipleri olan Sahabe ve asfiya ve Tâbiîn ve Eimme-i Ehl-i Beyt ve eimme-i müçtehidînin caddesidir ki, doğrudan doğruya Kur'ân'ın birinci tabaka şakirtleridir.” (Mektubat, 2005, s.138-142)
 

Etiketler:  Hak Hakiki Hakikat İsm-i ilâhî Eşya Varlık Sani-i Hakîm Hakikat İlmi Esma-i İlahi
 
< Önceki   Sonraki >
HAK
VARLıK
HAKIKAT