M. Ali KAYA
Kelime anlamı olarak nisbî, yani göreceli hakikatlerdir. Yani kendisi sabit bir hakikat olmayıp bir başkasına kıyasla ortaya çıkan ve hakikat olarak kabul edilen hususlardır. Nisbî hakikatler gerçeklerin ve gerçek hakikatlerin anlaşılmasına vasıta ve vesile olurlar. Nasıl ki yer tespiti yapmak için varsaydığımız ekvator ve buna bağlı olan enlem ve boylamlar; ölçümleri yaptığımız sayılar, geometrik şekiller üçgen, dörtgen, kare gibi şeylerin tümü hakaık-ı nisbiye sayılırlar. Bunlar bizi hakaık-ı sabiteye ve hakaik-ı hakikiyeyi anlamamıza sebep olurlar. Ayrıca yönler sana ve bana göre şekillenen hususlardır.
Dinde ve peygamberlerin getirdiği hakikatler içinde hakaık-ı hakikiye “İmana” ait olan hakikatlerdir. Amele ait olan hakikatler ise zamana ve şartlara göre değişmeye müsait olan “hakaık-ı nisbiye” olarak tabir edilirler. İtikat ve amelde, usul ve ahkâm-ı esasiyede peygamberlerin tümü daim ve sabittirler, müttehittirler. İhtilafları ancak fürüattadır. Füruat ise zamanın değişmesi ile değişime uğrarlar. Mevsimlere göre elbiseler değişir. Mizaçlara göre de ilaçlar değişir. Aynı şekilde kalb ve ruhun gıdası olan dini hükümler de insanlığın zaman içinde tekâmül edip değişen durumlarına ve gelişimine göre değişime uğrar. (İşaratu’l-İ’câz, 2006, s.50-51) Gerçekte olmayan ve hakikati bulunmayan; ama hakikatmiş gibi görünen pek çok varlık bu şekilde görünmekte ve bazen hakikat yerine geçerek hakikati perdelemektedir. Dikkatsiz nazarlara hakikat gibi görünmektedir. Nitekim bir ateş paresi sür’at-i hareket ile bir daire şeklinde çevrilse bir hat ve daire gibi gözükürken hakikatte bir noktadır. Bu ve buna benze pek çok şey vardır ki bunlar devamlı değişime uğrayarak bir sabit hakikat olarak kalmayarak pek çok oluşuma sebep olduğu için bunlara “hakaik-ı nisbiye” denilir.
Yüce Allah zıtları cemeden kudret sahibidir. Kudret elinde şems ve zerre, güneş ve atom birdir. Lezzet içinde elem, hayır içinde şer, güzellik içinde çirkinlik, fayda içinde zarar, nimet içinde nıkmet, nurun içinde nârı iç-içe yaratmıştır ki hakâik-ı nisbiye sübut ve takarrur etsin; bir şeyden çok şey olsun. Zıtları bir araya getirmek ve beraber çalıştırmak ancak kudreti sonsuz olan Allah’a hastır. Yüce Allah bu şekilde lezzet içinde elemi, hayrın içine şerri, güzellik içine çirkinliği, faydanın içine zararı, nimet içinde nıkmeti, narın içine nuru koymuştur. Böylece iki hakikat içine pek çok “nisbî hakikatleri” yerleştirmiştir. Bir şeyden çok şeyi çıkarmış ve pek çok varlığa bu suretle hayat ve vücut vermiştir.
Sâni-i Hakîm kâinatta pek çok hayırları, kemalleri, hayırları ve hüsünleri murat etmiştir. Şerler, çirkinlikler, noksanlıklar güzelliklerin ve kemallerin arasında görülmeyecek kadar dağınık ve cüz’iyat kabilinden kasdî olmayıp tebeî olarak yaratılmışlardır. Ta ki hayırların, güzelliklerin, kemallerin mertebelerini, nevilerini, kısımlarını göstermeye vesile olsunlar ve hakaik-ı nisbiyenin vücuduna ve zuhuruna bir mukaddeme ve bir vâhid- kıyâsî olsunlar.
Hakaik-ı nisbiye ile pek çok daneler sümbül olur. Yüce Allah kâinatın hamurunu bu gibi nisbi hakikatler üzerine bina ederek zıtlar arasında denge unsuru yapmıştır. Bu nisbî emirler daha sonra ahirette hakikat olurlar. Yüce Allah kâinatta nisbî emirleri çoğaltarak varlığı sonsuz derecede çoğaltmıştır.
Zıtların birbirlerine girmesi ile mertebeler ortaya çıkmaktadır. Karanlığın müdahalesi ile ışığın milyonlar mertebeleri, soğuğun müdahalesi ile ısının binler mertebeleri, çirkinliğin müdahalesi ile güzelliğin milyonlar mertebeleri ortaya çıkar. Böylece ziya varlığını ve mertebelerini karanlığa borçludur. Lezzet de elem sayesinde lezzet adını almakta ve varlığını gösterme imkânı bulmaktadır. Sıhhat de hastalık olmazsa bilinmezdi. Bu sebeple yüce Allah binlerce hastalıkları yaratarak sıhhatin binler derecelerini ve mertebelerini hissettirmiştir. Nihayet cehennem olmazsa cennet bilinmez ve lezzet vermez. Yüce yaratıcı zıtları bir araya getirerek ve aralarında binler ve milyonlar mertebeler koyarak hikmetini göstermiş ve haşmetini, yaratıcılığını ve sonsuzluğunu bizlere öğretmiştir. Kendisinin de bütün bunların üzerinde her şeyi yaratan ve her şeye kolayca hükmeden bir kâdir-i mutlak olduğunu ve aczin asla kendisine müdahale edemeyeceğini açıkça ilan etmiştir. (Sözler, 1171-1172)
Yine “Hakaık-ı Nisbiye” denen şeyler kâinatın eczası arasındaki rabıtalar ve bağlardır. Kâinattaki nizam ve intizam, varlıklar arasındaki denge ve mertebeler ancak hakaik-ı nisbiyeden doğmuştur. Kâinattaki pek çok nevilerin ve varlıkların vücudu hakaik-ı nisbiye sayesinde olduğu için büyük ölçüde hakaik-ı hakikiyeden çoktur. Hatta bir zatın hakaik-ı hakikiyesi yedi ise, hakaik-ı nisbiyesi yedi yüzdür. Dolayısıyle varlıklarda şer ve çirkinlik varsa da azdır; çünkü “şerr-i kalil için hayr-ı kesir terk edilmez. Terk edilirse o zaman şerr-i kesir olur.” Kangren olan parmağı kesmek gibi. Buna “Ehven-i Şer” denilir. Ehven-i şer olan umur ise şer gibi gözükse de hayırdır. Sonucu hayra çıkan şer, şer olmaktan çıkar hayra ınkılab eder. Bunun için ehven-i şer, şer değildir. Ehven-i şer hakâik-ı nisbiyenin çokluğundan kaynaklanır ve nisbî hakikatlere taalluk eder. Bu sebeple kâinatta pek çok şerler hakaık-i nisbiyeye ait olduğu için ehven-i şer olarak kabul edilmektedir.
Evet, “her şey zıddı ile bilinir” kuralına göre bir şeyin zıddı, o şeyin hakaık-ı nisbiyesinin vücut ve zuhuruna sebeptir. Hakaık-ı nisbiye ile milyonlar mertebeler zuhur eder. Çirkinlik güzelliğe girerek, karanlık ışığa müdahale ederek, soğuk sıcağa dâhil olarak sonsuz ara mertebelerin zuhuruna sebep olmuştur. (İşaratu’l-İ’caz, 50-51, 135)
Kâinatta iki unsur vardır ki, her tarafa uzanmış ve her tarafa kök salmıştır. Bunlar; hayır-şer, güzel-çirkin, nef’-zarar, kemal-noksan, ziya-zulmet, hidayet-dalalet, nur-nar, iman-küfür, taat-isyan, havf-muhabbet gibi eserleri ile şu kâinatta ezdad birbiri ile çarpışarak daima değişim ve dönüşümlere sebep olmaktadır. Böylece başka âlemlerin mahsulâtının tezgâhı hükmündeki çarkları çevirir. Elbette bu iki unsurun birbirine zıt dalları ve neticeleri ebede gidecek ve birbirinden ayrılacak ve Cennet-Cehennem suretinde tezahür edecektir.
Hakaik-ı Nisbiye böylece cennetin ve cehennemin mahsulâtını yetiştirir. Madem âlem-i beka, şu âlem-i fenâdan yapılacaktır. Elbette, anâsır-ı esasiyesi bekaya ve ebede gidecektir. Evet, Cennet-Cehennem, şecere-i hilkatten ebed tarafına uzanıp eğilerek giden dalının iki meyvesidir ve şu silsile-i kâinatın iki neticesidir ve şu seyl-i şuûnâtın iki mahzenidir ve ebede karşı cereyan eden ve dalgalanan mevcudatın iki havuzudur ve lütuf ve kahrın iki tecellîgâhıdır ki, dest-i kudret bir hareket-i şedîde ile kâinatı çalkaladığı vakit, o iki havuz münasip maddelerle dolacaktır.
Ezelî hikmet sahibi olan yüce Allah ezelî hikmetinin gereği olarak şu dünyayı imtihan ve tecrübe meydanı, esma-i hünsasına ayna ve kalem-i kader ve kudretine sayfa olarak yaratmıştır. Tecrübe ve imtihan ise neşv-ü nemaya sebeptir. O neşv-ü nemâ ise istidatların inkişafına sebeptir. O inkişaf ise kabiliyetlerin tezahürüne sebeptir. O kabiliyetlerin tezahürü ise hakaik-i nisbiyenin tezahürüne sebeptir. Hakaik-ı nisbiyenin zuhuru ise Sani-i Zülcelâlin Esma-i Hüsnâsının tecelliyatının nakışlarını göstermeye sebeptir. İşte şu sırr-ı imtihan ve sırr-ı teklif iledir ki, elmas gibi ruhlar ile kömür gibi ruhlar birbirinden ayrılır.
İşte bu ve benzeri sırlardan dolayı yüce Allah âlemi bu surette irade ettiği için, âlemin devamlı olarak değişmesini irade etti. Tahavvül ve tebeddül için zıtları birbirine hikmetle karıştırdı, zararları menfaatlere mezcetti, şerleri hayırlara idhal etti, çirkinlikleri güzelliklerle cemederek hamur gibi yoğurarak kâinatı tagayyür ve tebeddül kanununa tabi kıldı.
Vatka ki meclis-i imtihan kapanır, tecrübe biter, esma-i hüsnâ hükmünü icra eder, mevcudat vazifesini ifa eder, dünya ahiret fidanlarını yetiştirir, şu âlem-i fenâ sermedî manzaraları teşkil eden levhaları zaman şeridine takar o zaman zıtları birbirinden tasfiye eder bu tasfiye sonucunda cennet bütün güzellikleri ile, cehennem de bütün çirkinliği ile tezahür eder. Güzellikler çirkinliklerden, zararlar faydalardan, kötülükler de iyiliklerden ayrılır ve her biri bir hakikat olur. Şerler ve fenalıklar cehennem, hayırlar ve güzellikler cennet şeklinde tezahür eder. Yüce Allah şu iki hanenin ve iki âlemin sekenelerine kudret-i kâmilesi ile değişmeyen, sabit ve dâimî bir vücut verir. Çünkü artık tebeddül ve tagayyürün sebepleri olan hakaik-i nisbiye bulunmaz. (Sözler, 2005, s. 867-869)
Tabiat, denilen şeriat-ı ilâhiye kâinatta câri olan kavânin-i itibariyesinin mecmuu ve muhassalından ibarettir. Kuvâ ve kavânin denilen tabiat kanunlarının her biri şu şeriatın birer hükmüdür. Şu tabiat denilen kuvâ-yı umumiye tesmiye edilen emirler katiyen müessir, yani tesir sahibi değildir. Ancak yaratıcıdan gaflet sonucu müessir gibi telakki edilmiştir. Bu kanunlar “şerâit-i adiye-i itibariyedendir.” (Muhakemat, 2006, s. 173)
İnsan hakaik-i nisbiyenin zuhuruna ayine ve bir mikyastır. İnsan acz-i mutlakı ile kudret-i ilahiyenin mertebelerine, fakr-ı mutlakı ile gınay-ı mutlakın sonsuz mertebelerini anlamaya bir mikyas ve mizandır. Böylece insan da hakaık-ı nisbiyenin tahakkukuna en müessir sebeptir. Pek çok hakaık-i nisbiye insan ile tezahür eder. (Lem’alar, 2005, s. 958)
Sonuç olarak hakaik-ı sabite-i kâinat ancak esmâ-i ilâhiyedir. Esma-i ilâhiyenin cilvelerinin tezahürüne ve mertebelerin ortaya çıkmasına sebep olan şeylerin tümü hakaık-ı nisbiyedir. Bu nisbî hakikatler pek çok yeni hakikatlerin anlaşılmasına sebep ve vasıtalardır. Meselâ, dünyada yer tespiti yapmak için varsaydığımız ekvator ve buna bağlı olan enlem ve boylamlar; ölçümleri yaptığımız sayılar, geometrik şekiller üçgen, dörtgen, kare gibi şeylerin tümü hakaık-ı nisbiye sayılırlar. Bunlar bizi hakaık-ı sabiteye ve hakaik-ı hakikiyeyi anlamamıza sebep olurlar.
Etiketler: Göreceli hakikatler Hakaik-ı Nisbiye İman Şeriat Esma-i İlâhiye Kalb ve Ruh Zıtlar Cennet Cehennem |