| Hakem Olayı ve Sonuçları-2 |
|
|
|
| Pazartesi, 02 Ocak 2012 | |
|
Ramazan 37 / Şubat 658 tarihinde kararlaştırıldığı şekilde “Dûmetü’l-Cendel” mevkiinde taraflar bir araya geldiler. Her temsilcinin yanında 400 kişilik bir heyet ve içlerinde Hz. Ali’nin (ra) meşhur kadısı Kadı Şüreyh, Abdullah b. Ömer (ra) Abdurrahman b. Ebîbekr (ra) ve Abdullah b. Zübeyr (ra) gibi meşhur sahabeler de bulunuyordu. Ebu Musa el-Eş’âri’nin Hz. Osman (ra) ile arası iyi değildi. Bu nedenle Hz. Osman (ra) onu Basra Valiliğinden azletmişti. Hz. Ali (ra) ile de arası iyi değildi. Kûfe Valisi iken problem çıkarmış, bu nedenle Hz. Ali (ra) onu valilikten azletmek durumunda kalmıştı. Amr b. Âs (ra) Dumetü’l-Cendel’e gitmek üzere yola çıkınca Hz. Muaviye (ra) ona dedi: “Sen öyle birisi ile karşılaşıyorsun ki onun dili uzun, aklı kısadır. Buna göre onunla konuş” demişti. Aynı şekilde Abdullah b. Abbas (ra) da Ebu Musa’ya (ra) tavsiyelerde bulundu. “Sen yeryüzündeki Arapların dâhilerinden birisi ile karşı karşıyasın. Şunu unutma Ali, Ebubekir, Ömer ve Osman gibi Ensar ve Muhacirin’in biat ettiği meşru bir halifedir. Onu hilafetten uzaklaştırılacak herhangi bir kusuru da yoktur. Muaviye’nin de hilafete ehliyeti yoktur. Sen bunları düşünerek kararını ona göre vermelisin” dedi. Hz. Ali (ra) de Kadı Şüreyh’e “Sen Amr b. Âs ile karşılaşacaksın. Ona de ki ‘Ali sana şunları söylüyor: Allah katında en faziletli insan hak ile hüküm verendir. Ey Amr! Sen hakkın nerede olduğunu bildiğin halde neden bilmemezlikten geliyorsun? Dünya menfaati için neden gerçekleri gizliyor ve hakkı inkâr ediyorsun? Sen çok iyi biliyorsun ki bu dünya nimeti sana önceden verilmişken sonra elinden çıktı. Hainlere dost ve haksızlara yardımcı olmayasın. Vallahi ben senin pişman olacağın günü çok iyi biliyorum. Vefat edeceğin günü son derece pişman olacaksın ve ‘Keşke hiçbir müslümana düşman olmayaydım’ diyeceksin” dedi. Kadı Şüreyh Hz. Ali’nin bu sözlerini Amr’a aynen aktardı. Bunun üzerine Amr’ın benzi attı ve rengi değişti. Daha sonra taraflar bir araya geldiler. Amr b. Âs (ra) Ebu Musâ’ya (ra) daima iltifatkâr davranıyor, saygı ve hürmette asla kusur etmiyordu. Amr’ın amacı Hz. Ali’yi bu görevden uzaklaştırmaktı. Bunun için de hilafete layık olmadığını Ebu Musa’ya kabul ettirmekti. Bunu sağladığı zaman gerisi kolaydı. Bunun için Ebu Musa ile Amr b. Âs arasındaki görüşmeler oldukça uyumlu geçiyordu. Amr Ebu Musa’ya çok hürmetkâr davranıyordu. Her gün ziyaretine geliyor ve karşısında edeble ve hürmetle oturuyordu. “Senin islamiyete geçmiş olan hizmetin zamanımız halkından hiç kimseye nasip olmamıştır” derdi. Ebu Musa kendisine gelince dışarıda karşılar, atının gemini tutar, inmesine ve binmesine yardım ederdi. “Sen Allah’ın Resulünün sohbetine çok müşerref oldun. İyi ve kötü günlere şahit oldun ve elini hiç kimsenin kanına bulaştırmadın. Sen neyi makul görüyorsan ben bunun dışında bir başka düşünce ileri sürmem” diyordu. Karar aşamasındaki son görüşme şu şekilde cereyan etti: Amr: - Ey Ebu Musa! Sen Osman’ın mazlum olarak öldürüldüğünü biliyor musun? Ebu Musa: - Evet, ben onun mazlum olarak öldürüldüğüne şahadet ederim. Amr: - Peki Muaviye’nin Osman’a yakınlığını biliyor musun? Abu Musa: - Evet, biliyorum. Amr: - Peki Muaviye’nin hilafetini nasıl karşılıyorsun? O Kureyş’in ileri gelenlerinden biridir. Osman’ın kanını dava etmekte haklıdır. Çünkü hem onun velisidir, hem de müslümanların meselelerine sahip çıkmakla hilafete ehil olduğunu göstermiştir. Hem o Resulullah’ın hanımı Ümm-ü Habibe’nin kardeşi ve Resulullah’ın vahiy kâtibidir. Resulullah (sav) de onun bir gün idareye geçeceğini haber vermiştir. Halife olduğu takdirde sizin gibi değerli insanları valiliklere getirecektir. Ebu Musa: - Allah’tan kork Yâ Amr! Burada senin Muaviye’nin şerefinden bahsetmen tamamen yersizdir. Çünkü hilafet etek başına bir şeref değildir. Bu şerefli birine verilen bir görevdir. Şayet makam ve mevki kişiye şeref verecek olsaydı Sabbah’ın oğlu Ebrehe’ye de şeref verirdi. Hilafet dindarlık ve üstün fazilet gerektirir. Yine hilafet şerefli bir kimseye verilecekse buna en layık Ali b. Ebi Talip’tir. Muaviye’ye gelince ilk muhacirler varken bu vazife ona asla düşmez. Allah’ın hükmünü icra konusunda hiçbir rüşveti de kabul etmem. Amr: - Oğlum Abdullah için ne dersin? Sen onun faziletini ve Allah’a karşı amelini de biliyorsun. Ebu Musa: - Oğlun samimi bir dindardır; ancak sen onu fitneye karıştırdın. Harbe iştirak ettirdin iffetini lekeledin. Temiz göreve temiz insanların seçilmesi gerekir. Amr: - Sizin aklınızda birisi var mı? Ebu Musa: - Abdullah b. Ömer Salih bir insandır. Hiçbir tarafa karışmamış ve köşesine çekilmiştir. Elini kimsenin kanına bulaştırmamıştır. Ümmetin emanetine idaresine layıktır. Amr: - Abdullah b. Ömer bu işe layık değildir. Halife olacak kimse bir eliyle almasını öbür eliyle de vermesini bilmelidir. Ebu Musa: Ey Amr! Müslümanlar büyük bir savaştan yeni çıktılar. Sana da bana da itimat ettiler. Onları yeni bir savaşın içine atmak doğru değildir. Bu durumda buna sebep olan her ikisini de azledelim. İşi Şura’ya havale edelim. Müslümanlar sevdikleri ve istedikleri birisini halife seçsinler. Bu teklif Amr’ın çok hoşuna gitti. Zira onun amacı Ali’yi hilafetten uzaklaştırmaktı. Ebu Musa da kendisine bunu teklif ediyordu. Amr: - Hak ve gerçek senin dediğin gibidir. Ben de senin bu görüşüne katılıyorum ve bu konuda sizinle uzlaşabiliriz” dedi. Ebu Musa’nın bu düşüncesinde birleştiler. Ancak Amr b. Âs (ra) yine de Muaviye’yi (ra) halife seçmek istiyor ve bu amacını da çok iyi gizliyordu. Amr b. Âs’ın aklına çok iyi bir fikir geldi. Ebu Musa’ya (ra) üzerinde ittifak ettikleri düşünceyi açıklamasını sağlayacaktı. Hemen aldıkları kararı açıklama konusunda Ebu Musa’ya (ra) şöyle dedi: “- Ya Ebu Musa! Sen yaşça benden daha büyük, ilim ve faziletçe daha ileridesin. Bu nedenle ilk söz hakkı sana aittir. İttifak ettiğimiz ve anlaştığımız bu hususu da ümmete duyurmak sana yakışır.” Ebu Musa (ra) kalbi ve dili bir olan, hile ve hud’a bilmeyen ve herkesi kendisinden daha iyi olarak düşünen birisiydi. İçindekini gizleyerek diliyle farklı şeyler söylemeye asla tenezzül etmezdi. Tereddüt etmeden bu teklifi kabul etti. Abdullah b.Abbas (ra) bu işin içinde Amr b.Âs’ın bir hilesinin bulunabileceğini düşünerek Ebu Musa’yı (ra) uyarma ihtiyacı hissetti ve yanına gelerek “Vallahi, Allah’a yemin ederim ki bu adam seni fevkalade yanıltmış. Şayet ikiniz bu konuda anlaşmış iseniz bırak kararı o açıklasın ve önce o konuşsun. Sen sonra konuşursun. Son söz son cümlede söylenir. Karşındaki siyasi düşünen hilekâr biridir. Ehl-i fazileti tanır ama onların yolunda değildir. Bu nedenle senin samimiyetini ve faziletini istismar edebilir. Olabilir ki senden sonra konuşunca seni tekzip eder ve farklı bir şey söyler” dedi. Ebu Musa (ra) bu ikaza aldırmadı. Zira o buna ihtimal dahi vermiyordu. “Hayır! Biz bu konuda ittifak ettik. Aksini söylemesi mümkün değildir” dedi. Ebu Musa Hz. Ali’nin bir temsilcisi olarak değil, üçüncü bir taraf gibi hareket ediyordu. Bu olayın cereyan ettiği “Dûmetü’l-Cendel”de taraflar adına gözlemci sıfatı ile Abdullah b. Amr, Saad b. Ebi Vakkas (ra) ve Muğîre b. Şûbe de bulunuyordu. Hatta Muğîre “Hakemler anlaşamayacaklar gibi görünüyor” diye fikrini beyan etmişti. Kararı tebliğ aşamasında Ebu Musa el-Eş’ârî (ra) tarafların ortasında kurulmuş olan bir kürsüye çıktı ve şöyle konuştu: “-Ey Müslümanlar! Biz sizin bize verdiğiniz yetkiye dayanarak hilafet işini görüştük, konuştuk ve yeniden gözden geçirdik. Müslümanların işlerinin düzelmesi ve başına gelen bu acı felaketin ortadan kaldırılabilmesi için bu konuda anlaştık ve fikir birliğine vardık. Kararımız şudur: “Biz bu olaylara sebebiyet veren Ali’yi ve Muaviye’yi bu görevden azlederek işi müslümanların şurasına havale edelim. Onlar arzu ettikleri birisini seçsinler. Ben bu karar gereği bana verilen yetkiye dayanarak Ali’yi ve Muaviye’yi görevlerinden azlediyorum. Siz ehil gördüğünüz birisinin üzerinde ittifak ederek onu halife seçsin” dedi. Ebu Musa (ra) konuşmasını tamamlayıp kararı orada hazır bulunan 800 kişiye duyurdu. Sonra Amr b. Âs (ra) ayağa kaktı ve kürsüye çıktı. Şöyle konuştu: “-Ey Müslümanlar! Ebu Musa’nın söylediklerini duydunuz. O temsilcisi olduğu zâtı görevinden azletmiştir. Ben de ortak aldığımız karar gereği Ali’yi görevinden azlediyorum. Ancak temsilcisi olduğum Muaviye’yi azletmeyerek yerinde bırakıyorum. Çünkü Muaviye Osman b. Affan’ın velisidir ve hakkını dava etmektedir. Bu sebepler onu hilafete daha ehil ve layık görüyorum” dedi. Ebu Musa (ra) bu konuşmaya hem şaşırdı hem de çok öfkelendi. Amr b. Âs’a dönerek “Yâ Amr! Bizi aldattın. Allah seni kahretsin beni aldattın. Biz böyle konuşmamıştık. Sen büyük bir günaha girdin Sen tıpkı üzerine yürüsen de bıraksan da dilini çıkarıp soluyan köpek gibisin” (A’raf, 7:176) dedi ve kamçısı ile Amr’a vurdu ve “Keşke elimde bir kılıç olsaydı da sana vursaydım!” dedi. Amr b. Âs (ra) da ona “Sen de sırtına kitap yüklenen ve içinden ne olduğunu bilmeyen merkep gibisin” (Cuma, 62:5) diye cevap verdi.” Bu konuşmaları duyan Abdullah b. Ömer (ra) da “Bu ümmetin idaresi kimlere bırakılmış? Biri yaptığının helal mi haram mı olduğuna aldırmayan, diğeri de ne yaptığını bilmeyen biri…” demek zorunda kaldı. Hz. Ali’nin temsilcileri bu durumda şoke oldular. Karara hile karıştığını ve bu nedenle geçerliliğinin olmayacağını ifade ettiler. Abdullah b. Abbas (ra) Ebu Musa’ya “Ben sana demedim mi, bu adam hilekârdır. Dikkatli ol dedim. Ama senin bir günahın yoktur. Asıl günah seni bu işe getirenlerindir” dedi. Ebu Musa (ra) son derece mahcubiyet içindeydi. “Bu adam bana hile yaptı, beni aldattı ve sözünden döndü, ben ne yapabilirim” diye mazeret beyanında bulundu ve kendisini savunmak istedi; ama durum ortadaydı. Bu sonuca kendi akılsızlığı ve söz dinlememesi sebebiyet vermişti. Abdullah b. Ömer (ra) ve Abdullah b. Ebubekir (ra) “Keşke Ebu Musa bir gün önce ölmüş olsaydı!” diye hayıflandılar. Bundan sonra ortalık karıştı. İhtilaf çözülmek şöyle dursun daha da karmaşık bir hal almıştı. Hz. Ali (ra) taraftarlarının üzerine büyük bir karamsarlık hâkim olurken Muaviye (ra) taraftarları zafer kazanmış gibi seviniyorlardı. Bundan sonra taraftarlar kendi yerlerine döndüler. Amr b. Âs (ra) ve beraberindekiler Şam’a Muaviye’nin yanına giderek halifeliğini tebrik ettiler. Abdullah b. Abbas (ra) Kadı Şüreyh ve beraberindekiler de Kûfe’ye döndüler. Ebu Musa el-Eş’ârî mahcubiyetinden Hz. Ali (ra) ile görüşmekten kaçındı. Kendisine hiç gözükmeden doğru Mekke’ye gitti ve mahcubiyetinden vefatına kadar bir daha da Mekke dışına çıkmadı. Hz. Ali (ra) haklı olarak bu sonuca itiraz etti. Bunun Allah’ın kitabına, hükmüne ve peygamberin sünnetine aykırı olduğunu söyledi. “Kabul edilemez bir karardır” dedi ama sonuç değişmedi. “Tahkim” hadisesi müslümanlar arasındaki siyasi probleme çözüm getirmek yerine mevcut çıkmazın daha da derinleşmesine ve yaranın kangren olmasına sebebiyet vermiştir. Hz. Muaviye (ra) savaş meydanındaki mağlubiyeti politik zemine kaydırarak kendisine göre zafer kazanmıştır. Tahkim hadisesinden sonra isyankâr ve halifeyi tanımayan Muaviye’nin (ra) tavrı farklı bir boyut kazanarak siyasi mücadele ile hilafeti ve idareyi ele geçirme şekline dönüşmüştür. Bundan sonra Muaviye’nin (ra) hükümeti güçlenmeye, Hz. Ali’nin hükümeti ise zayıflamaya başlamıştır. Hz. Muaviye (ra) açısından ele aldığımız zaman, Sıffın’deki hezimetten kurtulmuş oldu. Halife ile aynı seviyeye yükselmiş ve makamını eşitlemiş oldu. Hile yoluyla da olsa “Halife” unvanını aldı ve tebası arasında itibarı arttı. Ancak siyasetin insafsız düsturlarının devlete hâkim olmasına yol açtı, adalet ve hakkaniyet büyük bir zarar görmüş oldu. Müslümanlar açısından fitne ve fesat çoğaldı, yara kangren haline geldi. Hakem ile hüküm vermeye itimat kalmadı. Hile ve desise ile iş görme ve sonuç alma devri başladı. Hz. Ali’nin (ra) sonucu geçersiz sayması neticeyi değiştirmedi ve sonuç eskisinden de kötü oldu. Hz. Ali’nin (ra) başarısız olmasının sebebini Hz. Muaviye (ra) şöyle izah eder: “Ali b. Ebi Talib’e (ra) karşı mücadelemde dört üstünlüğe sahiptim. O açık sözlü ve sırrı olmayan birisiydi. Ben ise sırrımı ifşa etmezdim. O kötü ve isyankâr bir orduya sahipti. Ben ise itaatkâr bir orduya sahiptim. Onu Cemel olayında muhaliflerle yalnız bıraktım. Mağlup olsaydı bana problem olmazdı. Galip gelince de o hadiseyi aleyhine koz olarak kullanırım dedim. Ayrıca ben Kureyş’ten yana daha avantajlı bir durumdaydım” demiş ve Emevi Sülalesinin Haşimilerden sayıca daha çok ve güçlü oluşuna, babasının Mekke reisliğine, Mekke riyaseti ve idaresinin Emevilerde oluşuna ve aralarındaki rekabete dikkat çekmiştir. Hz. Muaviye (ra) ile devletin hilafetten saltanata dönüşme süreci başlamıştır. Kendisinden sonra gelen oğlu Yezid ise devletin gücünü Irkçılığa alet etmeye kadar götürmüştür. Etiketler: Hakem Olayı Hz. Muaviye Hz. Ali Muğire b. Şube Ebu Musa el-Eşari Amr b. As Hakem Olayının Sonuçları |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|