|
Sayfa 1 Toplam: 2 M. Ali KAYA
Hicretten bir buçuk sene önce Recep ayının 27. gecesi peygamberimizin (sav) en büyük mucizesi olan İsra ve Miraç mucizesi vuku buldu. Bu mucize Hz. Hatice ve Ebu Talibin vefatı ile zor durumda kalan peygamberimize (sav) bir teselli, ümmetine çok büyük müjde ve müşriklere de çok müthiş tehditler içermektedir. Peygamberimiz (sav) adeti olduğu üzere gecenin üçte ikisi geçince Kabe’ye gelir ve sabaha kadar ibadet ve zikir ile iştigal ederdi. Sabaha karşı “Hatim” denilen yerde sırtını Kabe’ye vermiş dinlenme amacı ile gözlerini kapayarak uyku ile uyanıklık arasında idi ki Yüce Allah’ın fermanı ile Cebrail (as) geldi. Peygamberimizin (sav) omzuna dokundu. Peygamberimiz (sav) gözlerini açtı. Peygamberimizi (sav) yatırdı. Göğsünü açtı, kalbini çıkardı, zemzem suyu ile yıkadıktan sonra “İman ve Hikmet” ile doldurdu, göğsünü kapattı.
Sonra “Burak” adı verilen bir binek getirildi. Bu beyaz bir binekti. Burak denmesinin sebebi “Berk” (Şimşek) gibi hızlı olduğu içindi. Cebrail (as) Burak’a: “Ey Burak! Vallahi sana Allah’ın kulları içinde Muhammed’en (sav) daha hayırlı ve şerefli birisi binmemiştir” dedi. Burak bunun üzerine utandı ve terledi. Peygamberimiz (sav) üzerine bindi. Burak adımını gözün gördüğü yere atıyordu. Bir an sonra Cebrail (as) peygamberimize (sav) “Burada in ve iki rekat namaz kıl” buyurdu. Peygamberimiz (sav) indi ve iki rekât namaz kıldı. Cebrail (as) “Nerede namaz kıldığını biliyor musun? Sen Taybe’de (Yesrib=Medine) namaz kıldın. Burası senin hicret yurdun olacak” buyurdu.
Bir an daha gittiler. Cebrail (as) “Yâ Muhammed, in ve burada da namaz kıl. Zira burası Tur-i Sinâdır. Yüce Allah Musa (as) ile burada konuşmuştur” dedi. Nihayet Beytu’l Makdis’e geldiler. Peygamberimiz (sav) Mescid-i Aksa’ya girdi. Tüm peygamberler buraya toplanmışlardı. Peygamberimiz (sav) gelince hep birden ayağa kalkarak karşıladılar, “Hoş geldiniz! Miracınızı tebrik ederiz!” dediler. Sonra peygamberimizin (sav) imam olmasını istediler. Peygamberimiz (sav) utandı ve çekindi. İçlerinde babası İbrahim (as) ve mürsel peygamberler vardı. Onların önüne geçmek istemedi; ancak Cebrail (as) “Bu şeref sana Allah’ın bir ihsanı ve ikramıdır” diye peygamberimizi (sav) öne çıkardı. Peygamberimiz (sav) tüm peygamberlere imam olarak iki rekât namaz kıldırdı.
Sonra Cebrail (as) dedi: “Ya Muhammed! Kureyş’liler Allah’a şirk koşuyorlar. Hıristiyanlar da Allah’ın bir oğlunun olduğunu iddia ediyorlar. Sor şu peygamberlere onlar ne diyorlar?”
Peygamberimiz (sav) onlara sordu. Onlar dediler ki: “Yüce Allah bizi “Tevhid” ile Allah’ın bir olduğu inancını tebliğ ile görevlendirdi” dediler. Orada peygamberimize (sav) bir tepsi içerisinde biri süt, diğeri şarap olan iki bardak içecek getirildi. “Bunlardan dilediğini içmekte serbestsin” denildi. Peygamberimiz (sav) sütü aldı ve içti. Cebrail (as) peygamberimize buyurdu: “Sen fıtratı tercih ettin ve isabet ettin. Seni fıtrata yönelten Allah’a hamd olsun. Eğer şarabı almış alsaydın ümmetin senden sonra azar ve yoldan çıkardı. Bundan böyle şarap sana ve ümmetine haram kılındı”
Peygamberimiz (sav) oradan ayrıldı. Bir “Sahre” üzerine çıkarıldı. Oradan miraca götürüldü. “Miraç” “göğe yükselen merdiven” anlamımda bir vasıta idi. Peygamberimiz (sav) bu vasıta ile yedi kat gökleri gezerek oralardaki Allah’ın rahmet ve kudret eserlerini gördü, hikmetlerini temaşa eyledi.
Birinci Kat Semada Cereyan Eden Olaylar:
Önce “Dünya” semasına varıldı. Oranın bekçisi olan melek ile Cebrail (as) arasında şöyle bir muhavere cereyan etti:
“Sema kapısını aç!”
“Kimsin?”
“Ben Cebrail’im.”
“Yanında kimse var mı?”
“Yanımda Muhammed (as) var.”
“Kendisine gelsin diye izin verildi mi?”
“Evet! İzin verildi.”
Bunun üzerine sema kapısı açıldı ve melek:
“Hoş geldin, yâ Cebrail! Hoş geldin yâ salih peygamber Muhammed!” diye karşıladı.
Peygamberimiz (sav) birinci kat semada pek çok hikmetli işleri gördü ve pek çok acaib şeyleri temaşa etti. Bunlardan bizi ilgilendiren bazı hususları açıkladı, bir çoğunu da bizi alakadar etmediği için beyan etmedi. Orada bir adamı gördü. Sağında ve solunda bir takım gölge gibi karartılar vardı. Sağına bakarak gülüyor, soluna bakarak ağlıyordu. Peygamberimiz (sav) Cebrail (as) ın ilamı ile ona selam verdi.
O da selamı “Hoş geldin ya salih peygamber, salih oğlum!” dedi.
Peygamberimiz (sav) Cebrail’e (as) sordu: “Bu kimdir?”
Cebrail (as): “Bu atan Adem (as) dır. Sağında ve solundaki karartılara gelince sağındakiler cennetlik olan çocuklarıdır; solundakiler ise cehennemi hak edenlerdir. Bunun için sağa bakınca güler, soluna bakınca da ağlar” dedi.
Peygamberimiz (sav) orada bulunan meleklerin hep kıyam üzere ayakta Allah’a ibadet ve zikir üzere olduğunu görerek Cebrail’e (as) sorar: “Bunlar ne yapıyorlar?” Cebrail (as) “Bunların ibadetleri kıyam üzere Allah’ı anmaktır. Kıyamete kadar böyle ibadet etmekle mükelleftirler. Dua et Allah sana da böyle bir ibadet nasip etsin” dedi.
İkinci Kat Sema: Burada peygamberimiz (sav) Hz. Yahya (as) ve Hz. İsa (as) ile görüştü ve konuştu. Meleklerin hepsinin rükû vaziyetinde ibadet ve yüce Allah’ı tesbih ediyorlardı. Tesbihleri “Sübhanallahi ve bihamdihi sübhanellahi’l-azîm” şeklindeydi.
Peygamberimiz (sav) orada bir melek gördü ki 40 bin başı var, her başında 40 bin dili var ve her dilinde ayrı ayrı lisanlarla 40 bin şekilde Allah’ı tesbih etmekteydi. Peygamberimiz (sav) sordu: “Ya Cebrail bu melek ne meleğidir?” Cebrail (as) cevap verdi: “Bu Allah’ın rızka müekkel kıldığı meleğidir. Dünyadaki tüm rızka muhtaç varlıkların ibadet ve fıtrî dualarını temsil ettiği için böyle kırk bin başlı ve her başında kırk bin dili vardır.” buyurdu.
Peygamberimiz (sav) bunun üzerine dünyanın içinde bulunan kırk bin tür bitki, kırk bin nevi havanatı düşündü ve onların ibadet ve zikirlerini temsil eden ve onlar namına Allah’tan rızık isteyen bu meleğin ne derece gerçekçi ve dünya ile alakadar olduğunu anlayarak Allah’ın hikmetli işlerine hayran oldu.
Üçüncü Kat Sema: Peygamberimiz (sav) oradan Cebrail (as) ile üçüncü kat semaya yükseldi. Orada Hz. Yakup ve Hz. Yusuf (as) ile karşılaştı. Onlarla selamlaştı ve konuştu. Sonra Davud ve Süleyman (as) ile de görüştü. Çünkü onlar da bu semada idiler. Bu semada yüce Allah’ın saltanat ve Ulûhiyeti, şefkat ve Rububiyeti daha ziyade tecelli ettiği için Şefkat kahramanı olan Yakub (as) ile saltanata mazhar peygamberler burada idiler.
Burada bulunan melekler hepsi secde halinde Allah’a ibadet ediyorlardı. Ta’zim için bir secdeden kalktıkları zaman derhal ikinci secdeye varıyorlardı. Bunun için peygamberimiz (sav) e emredilen namaz ibadetinde bir ruku iki secde farz kılınmıştır.
Dördüncü Kat Sema: Peygamberimiz (sav) oradan dördüncü kat semaya yükseldi. Burada İdris (as) ile karşılaştı ve onunla konuştu. Yine orada Azrail’i (as) gördü. Heybetinden peygamberimiz (sav) titredi. Önünde bir defter vardı. Oradan gözünü ayırmıyordu. Cebrail (as) peygamberimizi ona tanıttı. Peygamberimiz (sav) de ondan ümmetinin canını kolay almasını raca etti. Bu sema “Yuhyi” ve “Mümit” ola Allah’ın mevt ve hayata mazhariyetin en fazla tecelli ettiği sema olduğu için hayata mazhar İdris (as) ile meleku’l-mevt olan Azrail (as) ın makamı burada bulunuyordu.
Beşinci Kat Sema: Peygamberimiz (sav) burada da Hz. Harun (as) ile karşılaştı ve konuştu. Burada melekler zikir ve tesbih ile meşgul idiler. Zikirleri “Sübhane’l Vâhidü’l Ahad. Sübhane’l Ferdü’s-Samed. Sübhanellezi lem yelid ve lem yuled, ve lem yekun lehu küfüven ehad” şeklinde idi.
Altıncı Kat Sema: Bu sema, mütekellim olan Allah’ın Kelam sıfatının azami derecede tecelligahı olduğu için dünyada kelama mazhar olan Musa (as) burada bulunuyordu. Peygamberimiz (sav) onun ile görüştü, selamlaştı ve konuştu.
Yedinci Kat Sema: “Beyt-i Mamur” denilen meleklerin kıblesi burada bulunuyordu. Cebrail (as) peygamberimize (sav) burası hakkında bilgi verdi. “Bu beyti ziyaret için her gün 70.000 melek gelir. Bir daha kıyamete kadar kendisine ikinci kez sıra gelmez” buyurdu.
Peygamberimiz (sav) burada sırtını Beyt-i Mamura vermiş bir kürsü üzerinde oturan yaşlı ve heybetli bir zatı gördü. Cebrail (as) onu “Bu atan İbrahim’dir” (as) diye tanıttı. Peygamberimiz (sav) ona selam verdi ve onun ile konuştu.
İbrahim (as) peygamberimize (sav) tavsiyelerde bulundu. Son olarak da şöyle dedi:
“Ümmetine benden selam söyle. Onlara ‘Cennetin toprağı güzel, suyu tatlı, arzı da düz ve geniştir’ de. Oraya bol bol fidan dikmelerini söyle.”
Peygamberimiz (sav) sordu: “Cennete nasıl fidan dikilir?”
İbrahim (as) buyurdu: “Sübhanallahi ve’l-hamdü lillahi ve La ilahe İllaallahu vallahü ekber. Ve la havle ve la kuvvete illa billahi’l aliyyül azîm” zikrini ve tesbihini çok söylesinler. Cennetin fidanları bu kelimelerdir. Dünyada bunu söylerlerse, cennette de bunun meyvelerini yerler” dedi.
Evet, “Sidretu’l-Münteha”da bulunan “Cennetu’l-Me’vâ” nın mahsulâtı yeryüzündeki tesbihat ve tahmidattır ki orada şecer ve semer suretinde temessül eder. Burada “Elhamdülillah” dersin, orada “Elhamdülillah” yersin.
Peygamberimizin (sav) “Sidretü’l-Münteha” Makamına Yükselmesi ve “Rü’yetullah”a Mazhar Olması:
Cebrail (as) yedinci kat semadan sonra peygamberimizi (sav) cennetten getirilen “Burak” adında bir binek ile Allah’tan başkasının bilmediği yüce makamlara yükseltti. Sonunda “Sidretü’l-Müntehâ” ya çıkarttı. Bu öyle bir ağaç şeklinde bir âlem idi ki kökleri arştan kaynaklanıyor, dalları ise tüm mükevvenâtı kuşatmıştı. Mahlûkat içinde güzelliğini tasvir etmek imkânsız idi. Tüm varlıkların sonu oraya dayanıyor ve o kaynaktan besleniyordu. Tüm varlıkların sonu oraya dayanıyordu. Nihayet peygamberimiz (sav) öyle bir yere ulaştı ki orada “kaderi ve kazayı” yazan kalemin cızırtısını ve sesini işitti.
Burada peygamberimize (sav) dört nehir gösterildi. İkisi zahirî, ikisi ise batınî idi. Cebrail’a (as) sordu. “Bu nehirler nedir?” Cebrail (as): “İki batınî nehir cennettendir. Zahirî olan ikisi ise Fırat ve Nil nehirleridir” şeklinde cevap verdi.
Sonra Cebrail (as) peygamberimize (sav) Cennetten “Refref” adında yeşil bir binek getirdi. Peygamberimizi (sav) ona bindirdikten sonra Cebrail (as) aslî şekli ile peygamberimize (sav) görünerek: “Ya Resulallah! Burası “Sidretu’l-Müntehâ” dır. Her şey burada nihayet bulur, sona erer. Buradan öteye bir adım daha gidecek olsam yanarım. Bundan sonra ancak sana müsaade vardır. Sen gidebilirsin. Bu Allah’ın sana olan lütfudur. Yolunu da o gösterir” dedi ve peygamberimizden (sav) ayrıldı.
Peygamberimiz (sav) buradan Refref ile keyfiyetini bilemeyeceğimiz şekilde Aziz ve Cebbar olan Rabbe yükseltilerek yaklaştırıldı. Peygamberimiz (sav) yüce makamlara yükselerek “İmkân ve Vücub Ortası” olarak tabir edilen “Kâb-ı Kavseyn” makamına yükseldi. Yüce Allah’ın: “Yâ Muhammed! Korkma! Yaklaş!” hitabına mazhar oldu. Nihayet hiçbir mahlûkun erişemediği “Kurbiyet-i İlahiye’ye” ve ilahi ikram ve ihsanlara nail oldu.
Peygamberimiz (sav) burada yüce Allah ile 90 bin kelam mükâlemede bulundu. Ve o gece Allah “Vahyetmek istediğini vahyetti.” Sonunda yüce Allah peygamberimize (sav) “Rü’yetini” nasib etti. Peygamberimiz miraçdaki bu mükâlemeden sonra baş gözü ile Rabbini gördü. Böylece “Rü’yetullah” vaki oldu. Peygamberimiz (sav) in miraçda Rabbini görmesi ile de ümmetinin ahirette, yani cennette Rü’yetullah’a mazhar olmasının yolu açılmış oldu.
Bu konuda Abdullah bin Abbas (ra) şöyle der: “Peygamberimiz (sav) yüce Allah’ı baş gözü ile gördü. İbrahim’in (as) ‘Halilullah’, Musa (as) ın ‘Kelimullah’ olduğu biliyorsunuz. Peygamberimizin (sav) ‘Rü’yetullah’a mazhar olmasına mı şaşıyorsunuz?”
Gelibolulu Yazıcızâde Muhammed Efendi bu durumu şöyle ifade etmektedir: “Ona evvel sıfatıyla tecellî eyledi Allah. / Pes ondan sonra zatıyla tecelli eyledi Allah!”
Bediüzzaman Said Nursi (ra) miracın en büyük semeresinin “erkân-ı imaniyenin hakaıkını göz ile görmek, cenneti, ahireti, hatta Zât-ı Zülcelâli göz ile müşahede etmek” olduğunu açıkça belirtmektedir. Peygamberimizin Rü’yet-i İlahiyeye mazhariyetinin meyvesini de cennette müminlerin Cemalullah’ı temaşa lezzeti ve nimeti olduğunu ifade eder.
Kur’an-ı Kerim İsra ve Miracı Anlatıyor:
Kur’an-ı Kerim peygamberimizin (sav) İsra Suresinde İsra olayını yani Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya gece gidişini ve Necm Suresinde de Miracını yani “Sidretü’l-Müntehâ”ya kadar olan urucunu anlatmaktadır.
Peygamberimiz (sav) in İsra olayını konu alan İsra Suresinde şöyle buyrulur: “Bismillahirrahmanirrahim. Ayetlerimizden bir kısmını göstermek üzere kulunu bir gecede ‘Mescid-i Haram’dan alarak çevresini mübarek kıldığımız ‘Mescid-i Aksa’ya gece seyahat ile götüren Allah her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir. Şüphesiz O her şeyi hakkı ile işitir ve görür.” Böylece İsra mucizesinden açıkça bahsederek peygamberimizin (sav) “Mescid-i Haram” dan “Mescid-i Aksa” ya gittiğini net ifade eder.
Bediüzzaman Said Nursi hazretleri bu ayetin tefsirini yaptığı 31. Sözde ayetin anlamını verirken ayette geçen “İnnehû Hüve’s-Semîu’l-Basîr” cümlesinin iki şekilde yorumlanabileceğini, şayet “İnnehû” zamiri peygamberimize (sav) göre yorumlanırsa anlamı şöyle olur: “Bu seyahat-i cüz’iyede bir seyr-i umumî ve bir uruc-u küllî var ki: Tâ Sidretü’l Müntehâya, tâ Kab-ı Kavseyn’e kadar merâtib-i külliye-i esmâiyede; gözüne, kulağına tesadüf eden Âyât-ı Rabbâniye’yi ve acâib-i sanat-ı İlâhiyeyi işitmiş, görmüştür der. O küçük seyahati hem küllî hem mahşer-i acâib bir seyahatın anahtarı hükmünde gösteriyor. Eğer zamir Cenâb-ı Allah’a racî olsa, şöyle oluyor ki: Bir abdini bir seyahatta huzuruna davet edip, bir vazife ile tavzif etmek için, Mescid-i Haram’dan mecma-ı enbiya olan Mescid-i Aksa’ya gönderip, enbiyalarla görüştürüp, bütün enbiyaların dinlerine vâris-i mutlak olduğunu gösterdikten sonra, ta Sidertü’l-Münteha’ya, tâ Kâb-ı Kavseyn’e kadar mülk ve melekûtunda gezdirdi.”
Bediüzzaman burada peygamberimizin (sav) gözü ve kulağı gibi aletlerini alarak bu seyahati gerçekleştirdiğini, yani sadece ruhanî olarak değil, bizatihi bedenen bu seyahati gerçekleştirdiğini vurgulamaktadır. “Cism-i Arzı semâvatta gezdirmekle semâvâtın sekenesine ve âlem-i ulvî ehline rüçhâniyeti ve mahbubiyeti gösterildi” diyerek bu gerçeğin sebebini de izah etmekte ve peygamberimizin “Habibullah” olduğunu da belirtmektedir.
Mescid-i Aksa’dan göklere urucunu ve “Huzur-u Kibriya”sına kabulünü ise yüce Allah Necm suresinde açıkça anlatmaktadır. Şöyle ki: “Bismillahirrahmanirrahim. Sabit duran ve hareket eden yıldızlara yemin olsun ki peygamberiniz ne şaştı ne yanıldı, ne de hak yoldan saptı. O kendi hevasından konuşmaz, onun sözleri ancak kendisine Allah tarafından vahyolunan gerçeklerdir. Size onları haber verir. Ona vahyimizi tarafımızdan üstün güçler verdiğimiz akıl ve dirayet sahibi kıldığımız Cebrail öğretir. O Cebail ona ufkun yukarısında gerçek sureti ile görünmüştür. Sonra biz azimüşşan o peygamberi eşya, esma ve sıfat perdelerinden geçirerek zatımıza yaklaştırdık tâ “Kab-ı Kavseyn”e ve daha da yakınımıza terakki ettirdik de ona vahyedeceğimiz her şeyi vahyettik. O peygamber bu seyr-i sulûkunda gözünün gördüğünü kalbi yalanlamadı. İnandığı ve size anlattığı her şeyi gördü. Şimdi onun gördüğü ve size haber verdiği şeyi siz mi yalan ve yok sayacaksınız? Onunla mücadele mi edeceksiniz? Yemin olsun ki o peygamber Cebrail’i bir defa daha aslî suretinde “Sidretu’l-Müntehâ” da gördü. Ki onun yanında “Cennetü’l-Me’vâ” bulunmaktadır. O zaman Sidre’yi Allah’ın nuru kuşatmıştı. Orada da onun gözü ne şaştı ne de bir başka şeye kaydı. Hiçbir şey onu Zatımızdan ve rızamızdan başka bir şey ile meşgul edemedi. Muhakkak ki o Rabbinin ayetlerinden en büyüklerini gördü.”
İsra ve Necm surelerinde isra ve miraç mucizesini bize haber veren ayetlerin kısa meal tercümeleri akla hiçbir şüphe bırakmayacak açıklıkta ve netlikte bu mucizeyi anlatmaktadır. Müfessirlere düşen husus ise ayetlerde geçen “İsra” “Ufuk-u A’lâ” “Kab-ı Kavsyn” “Sidretü’l-Müntehâ” “Cennetü’l-Me’vâ” gibi Kur’ânî tabir ve ifadeleri hadislerin ışığında anlayacağımız şekilde bizlere açıklamak olmalıdır.
Peygamberimizin (sav) Huzuru İlâhî’de Yaptığı Selamlama Konuşması:
Peygamberimiz (sav) miracda Huzur-u İlahide “Tecell-i Zat” ile “Cemalullah”a mazhar olunca buradaki “Huzur ve Hitap Makamında” umum kâinatın mevcudatına halife, “Fahr-i Kâinat” ve “Netice-i Hilkat-i Âlem” olarak bütün varlılara vekâleten, mevcudat namına, ilhâm-ı İlâhî olarak “Et-Tahiyyâtü, el-Mübârekâtü, Es-Salavâtü, et-Tayyibâtü Lillahi” şeklinde selam verdi. Dört kelimede her bir kelime ile mahlûkatın dört temel unsuru olan toprak, hava, su ve nur unsurlarını ve onlardan yaratılan tüm varlıkları kast ederek onların ibadetlerini temsilen yüce Allah’a takdim ederek onlar namına selam verdi.
Şöyle ki: “Tahiyyat” ile toprak unsurundan yaratılan tüm insanların, hayvanların, bitkilerin tümünün ibadet ve tahıyyelerini, hamd ve tesbihlerini onlar namına sana takdim etti. Sonra “Mübârekât” ile sudan yaratılan bilhassa nutfelerden, yumurtalardan ve su damlalarından yaratılan tüm varlıkların lisan-ı hal ve kalleri ile olan hamd, tesbih ve tekbirlerini onlar namına takdim ederek selamladı. “Salavât” ile hava unsurunun sonsuz ibadetlerinin tezahürü olan bütün seslerin, hamd-ü senaların neşredilmesi, görüntüleri nakletmek ve binlerce, milyonlarca vazifeleri aynı anda yapmaktan hâsıl olan ibadetlerini onlar namına ve kendi hesabıma Zât-ı Zülcelâle takdim etti. “Tayyibât” ile, “Nar ve Nur” unsurundan hasıl yaratılan tüm varlıkların ve onlardan zuhur eden bütün ibadet, şükür ve tesbihatları, onların ifade ettiği tüm güzel manaları, harika güzel amelleri, ve tüm kainatta müşahede edilen “Esmâ-i Hüsnâ”nın güzel cilvelerini ve tecellilerini tüm nuranî varlıklar namına ve kendi hesabıma sana takdim ediyor ve seni selamlıyorum” buyurdu.
Yüce Allah bu güzel selama Kelam sıfatının azami tecellisi ile “Bütün nebiler, mürsel peygamberler” namına ve hesabına “Esselâmü Aleyke Eyyühe’n-Nebiyyü” buyurarak selamı aldı. Böylece ümmetinin de bu şekilde birbirlerine selam vermesini manevî emir ile ferman buyurdu.
Peygamberimiz (sav) birden bütün ümmetini düşünerek ümmeti namına “Esselâmü aleynâ ve alâ ibâdillahi’s-Sâlihîn” buyurmuş ve o kutsî selamı hem kendine, hem ümmetine, hem de kendisinden önceki peygamberlere ve salih insanlara tamim edip, küllî ve umûmî bir selam suretinde o selamı onlara da teşmil etmiştir.
Bu konuşmaya şahit olan, dinleyen ve işiten Cebrail (as) ve bütün melekler tüm bu manaları daha şümullü olarak anladıkları için peygamberimizin (sav) ilmine, aklına ve Allah’a olan yakınlığına ve kendilerinden daha üstün olduğuna iman ile bu büyük mucize karşısında hep birden “Eşhedü en-Lâ İlâhe İllallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Rasuluhü” buyurarak şahadet getirmişlerdir.
Evet, yine Bediüzzaman’ın ifade ve izahı ile Yüce Allah ‘Şakk-ı Kamer’ mucizesi ile yeryüzündeki tüm insanlara peygamberimizin diğer peygamberlere üstünlüğünü gösterdiği gibi, sema ehline de peygamberimizin (sav) velayetini, Allah’a olan yakınlığını ve meleklerden üstünlüğünü mirac mucizesi ile göstermiş ve kabul ettirmiştir.
Daha sonra bu kutsî mükâleme “ümmetin miracı olan” namazların teşehhüdünde okumak vacip olmuştur. Müslümanların birbirleri ile karşılaştıkları zaman “Es-Selâmü Aleyküm” şeklinde selam vermek sünnet ve o selamı almak farz olmuştur. Böylece selamlaşma “Şeâir-i İslam” dan olmuştur.
Bundan sonra peygamberimiz (sav) ile yüce Allah arasında hususî uzun bir mükâleme cereyan etmiştir. “Vahyedeceği her şeyi vahyetti.” Yüce Allah burada ümmeti ilgilendiren hususta da “Ferman-ı İlahî” olarak “Bakara Suresi son ayetleri olan “Âmenerrasülü” şeklinde meşhur ayetlerini de doğrudan peygamberimize (sav) vahyetti ve inzal buyurdu. Ümmetinden şirk koşmadan iman üzere vefat edenleri de cennette “Saadet-i Ebediyeye” mazhar edeceğini vaad etti. Sonra kullarına kılmaları için 50 vakit namazı emretti.
Peygamberimiz (sav) dönüşte Musa (as) ile karşılaştı.
Musa (as) sordu: “Yüce Allah size ne emretti?”
Peygamberimiz (sav) buyurdu: “Elli vakit namazı emir buyurdu.”
Musa (as) : “Rabbine dön ve bunu hafifletmesini iste. Zira ümmetin buna güç yetiremez. Ben bu hususta çok sıkıntı çektim.”
Peygamberimiz (sav) hafifletmesi için yüce Allah’a niyazda bulundu. Ta ki beş vakte kadar yüce Allah indirdi. Musa (as) “Ümmetin buna da güç yetiremez. Dön yine hafifletmesi için niyazda bulun!” diyince peygamberimiz (sav) cevap verdi: “Ben artık Rabbimden utanıyorum. Bir daha geri dönemem” buyurdu.
Bunun üzerine yüce Allah şöyle buyurdu: “Ya Muhammed! Bir gün ve gecede beş vakit namazı sizlere farz kıldım. Kim bu beş vakit namazı eda ederse ona bire on olmak üzere 50 vakit namaz sevabı veririm. Bunun gibi her hayrına da bire on sevap yazarım; günahlarını ise bir olarak deftere kaydederim, tövbe ederse tövbesini kabul eder o günahını da silerim. Şayet bir günaha niyet etse onu işlemedikçe de ona günah yazmam” buyurdu.
|