Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa arrow Yazılarım arrow Din arrow Kadere İman
Advertisement
Kadere İman PDF Yazdır E-posta
Cuma, 29 Ekim 2010
Yazı Index
Kadere İman
Sayfa 2

M. Ali KAYA 
Kader kâinatın planı ve mukadderatın ilmidir.
Yani Allah’ın ezelî olan irade ve ilim sıfatlarının gereğidir. Allah ezeli ilmi ile bilir ve her şey Allah’ın bildiği şekilde olur. İnsan cüz’î ilim ve iradesi ile nasıl geleceğini planlıyor ve çalışmalarını buna göre yapıyor, yapacağı binanın ve işlerinin planını, zamanını ve sarf edeceği malzemesini hesap ediyor ise yüce Allah da ezelî irade ve ilmi ile kainatta olacak her şeyi önceden planlamış ve hesaplayarak varlıkları yaratmıştır. Böyle olmasaydı o zaman kâinatta her şey birbirine karışır ve hiçbir şey olmazdı.

Allah’ın ezeldeki irade ve ilmine “Kader” denir. Kaderde olanın zamanı gelince ortaya çıkmasına ise “kaza” adı verilir. Kaza, “Cenab-ı Hakkın ezelde irade ve takdir ettiği şeylerin zamanı gelince ezelî ilim ve iradesi ile kaderine ve takdirine uygun bir şekilde yaratmasıdır. Kaza Allah’ın “Kudret” sıfatının gereğidir.

İnsan gaybı ve geleceği bilemez. Bu nedenle insanlar kaderini kaza olduktan sonra bilir ve ‘bu başıma gelen benim kaderimmiş’ diyebilir. Gelecek gayb ilmidir. Bu nedenle geleceği bilemediği için geleceğe dönük olarak ‘kaderim budur’ diyemez. Ancak geleceğe dönük olarak aklını ve iradesini kullanarak geleceği planlamak, hakkında hayır olanı yapmak ve şer ve kötülüklerden kaçmakla mükelleftir. Yani Allah kulunun iyi, güzel ve hayırlı olanını yapmasını istemektedir. Bu bakımdan kazanın insana bakan yönünde “Abdin kesb suretindeki iradesi taalluk etmedikçe Allah’ın iradesi icat suretinde tecelli etmez.” Burada insan iradesi Allah’ın ezeli iradesinin taallukuna bir şart-ı âdîdir. Binlerce sebepler arasında bir tek sebeptir. Bunun ötesinde icada kabiliyeti ve etkisi yoktur.

Kadere iman, iyi ve kötü, hayır ve şer ne varsa hepsinin Allah tarafından ezelde takdir edilip zamanı gelince yine Allah’ın takdirine uygun yaratıldığına inanmaktır. Yüce Allah’ın mükevvin-i kâinat olduğuna, ilim, irade ve kudretinin bütün cüz’iyata ve külliyata şamil olduğuna inananlar kadere inanmış olurlar.

Kadere ve kazaya iman, iman esaslarını bildiren ayetlerde açıkça ifade edilmemesi kaderin Allah’a iman esası içinde olmasındandır.  Çünkü kader ilim ve iradenin, kaza ise kudret sıfatının tecellisidir. Ancak önemine binaen peygamberimiz (sav) iman esaslarını saydığı hadislerinde açıkça belirtilmiş ve farziyeti ifade edilmiştir. Peygamberimiz (sav) imanı anlatırken, “İman, Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe ve kadere yani, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna inanmaktır”  buyurmuşlardır.

Kadere ve kazaya iman etmek farzdır. Allah’a imanın gereğidir. Çünkü kader Allah’ın irade ve ilminin gereğidir. İman kadere iman ile tamamlanır. Pek çok fırak-ı dalle kader konusunda dalalete düşmüşlerdir. Bunun için ehl-i necat olan “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat” imamları bu hususta nezih itikada ve sırat-ı müstakime önem vermişler ve bunda da muvaffak olmuşlardır. Bütün hadisât ve insanlardan sudur eden bilcümle fiiller ve hareketler kâinatın yaratıcısının kaza ve kaderi ile, yaratması ve takdiri ile vücuda gelirler. İslam bilginleri “Allah bütün sanatkârların ve sanatlarının yaratıcısıdır” diye ittifak etmişlerdir.

İrade: İnsandan sudur eden fiiller ikiye ayrılır. İhtiyari fiiller ve ıztırarî fiiller. Birincisi oturmak, kalkmak, konuşmak, yemek, içmek, namaza gitmek, oruç tutmak ve zekât vermek gibi isteğe bağlı fiillerdir. İkincisi ise, uyumak, yediğini hazmetmek gibi irade ve şuura mukarin olmayan fiilleridir. Bunların tümü Allah’ın halk ve takdiri iledir. Ancak insan ihtiyari fiillerinde kesb denilen iradi ve isteğe bağlı bir fiille insan iyiye veya kötüye yönelmek sureti ile hayrı ve şerri tercih edebilir. Allah insanı ihtiyari fillerinden sorumlu tutar; ıztırarî olan ve yapmaya mecbur kaldığı fiillerinden sorumlu tutmaz. Hayra ve iyiliğe rızası vardır; şerre ve kötülüğe rızası yoktur.   

Yüce Allah insanı irade ve ihtiyar sahibi, yani hür olarak yaratmıştır. İnsan bu sayede mükâfat ve cezayı hak eder. İnsanın iradî fiillerini de yüce Allah insanların isteklerine uygun olarak kendi irade-i ezeliyesi ile yaratır. Adalet-i ilâhiyesi böyle tecelli eder. İnsan iradi ve ihtiyari fiillerinde kendi iradesi asıl ve esas, irade-i ilâhiye de ona bir nevi tabi olduğundan cebr ve ikrah, yani zorlama mevcut değildir; insan da mesul olur.

İnsan kendisine verilen sıfat ve fiillerin kullanılması insanın cüzî iradesine aittir ve insanın elindedir. Kul niyeti, kastı, temayülü ile hayrı veya şerri kazanır. İradesi ile Allah’ın emrini ifa eder veya nehyini ihlâl eder. Yüce Allah emretmiş ve nehyetmiştir. Hayrı ve şerri peygamberleri aracılığı ile öğretmiştir. Kulunu bilgilendirmiş, mükâfat ve ceza konusunda uyarmıştır. Hayırdan razı olduğunu, şerden razı olmadığını ve ceza vereceğini bildirmiştir. “İnsana kaldıramayacağı ve gücünün yetmeyeceği hususları emretmemiştir. Kazancının lehine, iktisabî olan ve iradesi ile işlediği günahlarının da aleyhine olduğunu bildirmiştir.”  Allah kullarının küfrüne razı olmadığını belirtmiş “Allah sizin iman etmenize muhtaç değildir; ama kullarının inkârına razı olmaz. Şayet şükrederseniz Allah bundan razı olur”  buyurmuştur.  

İrade Allah’ın yarattığı ve kula verdiği bir sıfattır.  İnsanın sorumluluk duygusudur. Yüce Allah insanı bununla mesul tutar. Dünya daru’l-hikmet, âhiret ise daru’l-kudrettir. Bunun için dünyada her şey hikmeti gereği sebeplere bağlıdır, beklemeye, zamana mütealliktir. Ahirette ise bunlara ihtiyaç olmadığı için sebepsiz bir anda en mütekâmil şekilde yaratır. Orada her şey mahza kudret-i İlahinin eseri olarak vuku bulacaktır.

Bütün bunlarla beraber kaderin hükmünü şundan anlıyoruz ki insan her istediğini yapamıyor. Kader müsaade etmiyor. Nasibi yoksa iş olmuyor. Bazen en müessir sebepler ve en mükemmel tedbirler dahi olacağı engelleyemiyor ve işe yaramıyor. Buradan anlaşılmaktadır ki Allah’ın  iradesi, yani meşiet-i ilâhiye asıl ve esastır. “Allah’ın dilemesi olmadıkça sizler dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah her şeyi bilir ve her işi hikmetle yapar.”

Kader - Amel İlişkisi:
İnsanın geleceği bilmesi imkânsızdır. Bundan dolayı kader dediği zaman geçmişi kast etmektedir. Geçmişe kader nazarı ile bakılır. Geleceğe ise teklif noktasından bakmak gerekir. İnsanın vazifesi nefsin arzularına uyarak, Allah’ın emirlerini ifa etmeyerek, yasaklarını çiğneyerek işlediği kötülüklerini kadere yıkmak ve mesuliyetten kurtulmaya çalışmak değil, Allah’ın kendisinden istediği şekilde kabiliyetlerinden istifade ederek çalışmaktır. Hayırlı ve iyi olana rağbet etmek, ahlakını güzelleştirmek, ibadete çalışmak, haramlardan ve kötülüklerden kaçmak ve amelini, davranışlarını düzeltmektir. İlim adamları demişlerdir ki “İnsanın kaderi ameli ile beraberdir. İrade ihtiyarı ile ne yaparsa kaderi odur.”

Bu gerçeği bize hatırlatan yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde şöyle buyurur: “Bir topluluk kendi durumlarını düzeltmeye çalışmazsa Allah onların durumunu düzeltmez. Allah bir kavme kötülük diledi mi artık bu geri çevrilmez. Onlar için Allah’tan başka bir yardımcı yoktur.” 

İnsan da iradesi ile hayra yönelmez ve iradesi ile hayrı ve iyiliği tercih etmezse Allah onu zorlamaz. Allah insanı hür yaratmıştır ve iradesi ile yaptıklarından mesul tutmuştur. Devlet de bir insana belli bir ücret karşılığı görev verir, yapmazsa o zaman mesul tutar. Vazifenin ihmali ve su-i istimali mesuliyeti muciptir. Allah da insandan iman ve salih amel istemektedir. Yoksa insan cezayı ve mükâfatı nasıl hak edecektir? İnsanın kader konusunda bilmesi gerekenler bunlardır. “Akıl mahlûktur, Hâlıkını ve Halıkın hikmetlerini tamamen ihata edemez.”

Bir gün peygamberimiz (sav) yıkılmak üzere olan bir duvarın yanından geçiyordu. Sür’atle yürüyerek geçti. Yanındakiler sordular “Ya Resulallah! Allah’ın kazasından mı kaçıyorsunuz?” Peygamberimiz (sav) “Allah’ın kazasından kaderine iltica ediyorum” buyurdular. Burada peygamberimiz (sav) tedbire riayet etmenin ve akla uygun davranmanın kader olduğunu belirtmiştir. Aynı şekilde Hz. Ömer (ra) Şam’da Veba hastalığının olduğunu duyunca yoldan geri döner. Ebu Ubeyde b. Cerrah (ra) sordu: “Ya Ömer! Allah’ın kazasından mı kaçıyorsun?” diyince “Evet! Allah’ın kazasından yine Allah’ın kaderine kaçıyor ve iltica ediyorum” şeklinde cevap vermiştir.

İnsanın vazifesi gelecek konusunda kaderim budur diye bilmediği halde hükmetmek değil, emredileni yapmak, çalışmak ve aklın gereği olan tedbirleri almaktır. Çünkü geleceği ancak Allah bilir. 

Kader Değişir mi?
“Cenab-ı Hakkın “Ata, Kaza ve Kader” namında üç kanunu vardır. Ata kaza kanununu, kaza da kaderi bozar.”  İslam bilginleri hasenat denilen iyilikleri Allah’ın atası, kuluna hediyesi, ihsanı ve ikramı, seyyiat denilen kötülükleri de Allah’ın kazası olarak görürler. “Şayet Allah’ın atası olmazsa helak oluruz” derler. İyiliğin karşılığı mükâfat, kötülük ve günahın karşılığı ise ceza ve azaptır. Adaletin gereği budur. Ancak Allah kullarına olan merhametinden dolayı çoğu zaman ikramı ve ihsanı, merhameti ve affı gereği ceza vermeden affetmektedir. Allah işlediğimiz her kötülüğe adaleti ile muamele ederek mutlaka ceza verseydi insanlar helak olurlardı. İşte Allah’ın bu affı, atâsıdır. Nitekim peygamberimiz (sav) “Sadaka belayı defeder, ömrü uzatır”  buyurdular. Yine akraba ziyaretinin ve anne-babaya yapılan iyiliklerin ömrü artırdığı konusunda rivayetler vardır. Yine peygamberimiz (sav) “Allah bir kavmi aziz, diğer kavmi ise zelil kılar. Birinin menfaatini kaldırır, öbürününkini de artırır”  buyurdular. Tabii ki bunlar liyakate, çalışmaya ve tembelliğe göre değişmektedir. Hz. Ömer’in (ra) “Allahım! Eğer şakilerin defterinde isem beni oradan sil ve saidlerin divanına yaz. İsmimi orada sabit tut. Zira sen “Dilediğini siler, dilediğini tesbit edersin”  şeklinde dua ettiği meşhurdur.

Gerçekte Allah insanın ömrünü uzatır ve kısaltır, rızkını daraltır ve genişlendirir. Ana kitap olan “Levh-i Ezelî” Allah’ın katındadır. Şayet Allah dilediğini yapamayacaksa o zaman “İrade” sıfatının gereği kalmazdı. “Allah mülkü dilediğine verir, dilediğiniz aziz ve dilediğini zelil kılar. Her hayır onun elindedir ve o her şeye kadirdir.”  “Allah dilediğini isbat eder ve dilediğini de siler. Ümm-ü Kitap olan Levh-i Mahfuz onun yanındadır.”

Bu ayetler de göstermektedir ki Allah iradesi ile kader üzerinde de tasarruf eder. Aksi takdirde Allah’a yalvarmanın ve O’ndan bir şey istemenin gereği olmazdı. Elbette Allah’ın tasarrufu hikmetine uygun olacaktır. Hikmeti ise bizim isteklerimizin ve dar aklımızın çok çok fevkindedir.

Gerçekten de sadaka belayı def eder, sıla-i rahim ömrü uzatır. Ancak biz kaderimizi bilemediğimiz ve gelecek konusunda bilgimiz olmadığı için bunu bilemeyiz. Biz şuna inanırız ki Allah sadaka ile belayı def eder. O zaman sadaka vermeye ve hayır yapmaya çalışırız. Elbette bundan da istenen budur. Allah verdiğimiz az bir sadaka ile nice bela ve musibetleri def etmektedir. Bunu bizim görmemiz şart ve lâzım değildir. İnanmamız yeterlidir.

Bu konuda bazılarının “Kader değişmez, sadaka rızıkta bereket ve ömürde saadete sebeptir. Kastedilen budur” demeleri işin tevil yönüdür. Tevile kimsenin bir diyeceği olmaz. Ancak bütün gerçek bu değildir. Nass dediğimiz ayet ve hadislerin zahiri manalarına iman farzdır. Bu konuda söylenecek en güzel söz: “Ömrün bereketi, amelin güzelliğindedir” demektir. 

Allah’ın ilminin değişmediği halde kaderinin değişmesi hususu İslam bilginlerince şöyle ifade edilmiştir. Yüce Allah’ın iki levhası vardır. Biri hiç kimsenin muttali olamayacağı ve Allah’ın ilmini ve sırlarını muhafaza eden ve asla değişmeyen “Levh-i Mahfuz-u Ezelî”dir. Diğeri ise meleklerin ve salih kulların muttali olabilecekleri, Allah’ın hikmeti gereği salih kullarına bildirdiği ve “Levh-i Mahv ve İsbat” denilen şartlara müteallik kaderin bulunduğu defterdir.

Yüce Allah insanın iradesini kullanması ve imtihandan geçirilmesi için onu hür bırakmıştır. Bunun için meleklerin ve salih kulların muttali olduğu ayette geçen “mahv ve ispata konu olan”  levhada, esbap dairesinde şartlara bağlı olan kaderi yazmıştır. Burada yazılan ve mutlak olmayan, esbap dairesinde istenen şartlara bağlı olan kader, muallak bulunduğu, bağlı olduğu şartı yerine gelmezse vukua gelmez.  Mukadder imiş ama şartları tahakkuk etmeyince, insanlar şartlarını yerine getirmeyince yüce Allah da vücuda getirmemektedir. Aynı şekilde sadaka şartına bağlı bir musibet sadaka verilince kalkmaktadır. Nasıl ki cennet iman şartına, cehennem de küfür ve günah vebaline bağlıdır. Şartlarını bulunca layık olduğu yeri bulmaktadır. Günahların affı tövbe ve istiğfar şartına, amellerin ahirette fayda vermesi iman şartına, Allah’ın özel yardımı da dua şartına bağlıdır. Şartları tahakkuk etmeyince o da vukua gelmemektedir.

Bu husus insanları iradeleri ile hakka ve hayra yöneltmek için yüce Allah tarafından hikmeti ve rahmeti gereği “Levh-i Mahv ve İsbat”ta tespit edilmiş hususlardır. Mahlûkatın nazarı buraya kadar gider. Evliya bazen fütuhat ve ferec olacak diye ehl-i imana müjde verir. Ancak küfür ve isyanın artması, bu fütuhatı ve fereci geri çevirebilir. Allah ise ezeli ilmi ile her şeyi bilmekte ve tespit etmiş bulunmaktadır. Bu da “Levh-i Mahfuz-u Ezelî”de kayıtlıdır. Şartların tahakkuk edip etmeyeceği de Allah’ın malumudur. Bu ise bizim aklımızı ve haddimizi aşan bir durumdur. Allah’a mahsus sırlardır.

Allah’ın ilmi birdir; malumat ise ayrı ayrıdır. Şerler mazharların kabiliyetsizliğinden vukua gelir. Kabiliyetler farklı olduğu için tecelli ayrı ayrı olur. Malumdur ki, güneşin ışığından bazı maddeler kokuşur. Bu güneşten ve ışığından değildir. Maddenin kokuşmaya müsait olmasındandır. Denilmiştir ki “Arı su içer, bal akıtır; yılan su içer, zehir akıtır.” Suda ne bal vardır, ne de zehir. Buna sebep olan arının ve yılanın bünyesidir.

Kanunu yapan değiştirme yetkisine de sahiptir. Kader kanunlarını yapan Allah elbette bunları istediği gibi de değiştirebilir. İnsan ise kanuna uyan ve uygulayandır. Uygulayıcı konumunda olanların kanunları değiştirme yetkisi de imkânı da yoktur. Allah peygamberinin duası ve ricası ile tabiat kanunlarını değiştirerek mucize dediğimiz hadiseleri yaratmaktadır. Bu da kaderin Allah tarafından değiştirilebileceğinin gözle görülen delilidir. Kayadan devenin çıkması, Hz. İsa’nın babasız dünyaya gelmesi, ayın ikiye bölünmesi, ateşin İbrahim’i (as) yakmaması hep tabiat kanunlarının değişmesi iledir. Ki bu Allah’ın fiili ve kaderin değişmesinin de delilidir.


 
< Önceki   Sonraki >
KADER
KAZA
HAYıR VE ŞER
KUDRET
İRADE
CüZI İRADE
KADERE İMAN

Asırların Rehberleri: Mücedditler

Hz. İsa ve Günümüz İsevileri

CİHAD

Din, Akıl ve İslam

CUMHURİYETİN MANEVİ TEMELLERİ