Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa arrow Yazılarım arrow Din arrow KÜRESELLEŞME VE DİN
Advertisement
KÜRESELLEŞME VE DİN PDF Yazdır E-posta
Çarşamba, 06 Şubat 2008
Yazı Index
KÜRESELLEŞME VE DİN
Sayfa 2
Sayfa 3
Sayfa 4
M. Ali KAYA
Dünya tarih boyunca hep iki kutuplu olmuştur. Roma Pers İmparatorluğu’ndan sonra Osmanlı-Avusturya, Hıristiyanlık ve Müslümanlık olarak kendilerini dinin temsilcileri ve yayıcısı şeklinde görmekteydiler. Roma-Bizans arkasına Katolik kilisesini alırken, İslam Devletleri de Yavuz Sulan Selim gibi küreselleşme peşinde koştular. SSCB’nin dağılması ile iki kutuplu dünya küreselleşmeye başladı. Yani birbirleri ile ilişkiler kurarak birbirlerini anlamaya başladılar.

Küreselleşme yeni bir durum değildir; ama çağımızda hızlı bir ivme kazanmıştır. Küreselleşme Osmanlı kültüründe vardır. Yavuz Sultan Selim’in “Dünya bir sultana çok, iki sultana az” sözü Osmanlının vizyonunu oluşturuyordu. Küreselleşme dünyanın yuvarlak oluşuna atfen söylenen bir vizyon cümlesidir. Bu bağlamda küreselleşme bir süreçtir. Hedef, ekonomik, siyasal, sosyal ve dini açıdan ortak bir kültür oluşturmaktır. Bu yeni bir dünya düzeni oluşturacaktır.
Dünyaya Ekonomi gözlüğünden bakan Kapitalizm sömürgeciliği kullanarak küreselleşmeyi ekonomik yönden sağlamaya çalışırken, komünizm ideolojik olarak küreselleşmeyi sağlama peşinde koştu. Demokrasi ve İnsan Hakları savunucuları ise küreselleşmeyi barışın, demokrasinin, insan hak ve hürriyetlerinin tüm dünyada geçerli olmasını savunmaktadırlar. Küreselleşmenin insan hakları ve demokratik özgürlüklere tüm bireylerin ekonomiden çalışması oranında hak alması ve hukukun üstünlüğünün sağlanması yönünde olması dileğimizdir. Müslüman-Hıristiyan diyalogunun bunu sağlayacağına inanıyoruz.

Osmanlının siyasal hedefini oluşturan küreselleşme süreci, liberal ekonominin yayılmacı politikasını oluşturdu. Siyasal olarak dünyaya hükmetmenin imkânsızlığı, bu yolun denenmesine neden olmuştur. Küreselleşme ekonomi yönünden zenginler için ucuz iş gücü ve pazar bulma açısından büyük bir imkândır. Bu gün sömürüye alet edilebilir; ancak 1700 ve 1800’lü yılların kapitalist Avrupa’sında olduğu gibi neticede sermaye sahipleri ile beraber emekçilerin de zenginliğine ve refahına hizmet edecektir.

Küreselleşme despotik, baskıcı ve ideolojik idareler için korkulu rüya olurken, ezilen ve haksızlığa uğrayan kitleler için de Hürriyet ve Demokrasinin imkânlarından istifadelerine imkân sağlayan bir ortamın oluşmasını mümkün kılmaktadır. Bu gün bu imkân %30 ise yarın bu %50–60 ve daha da yukarılara çıkacaktır. Demirperdeyi yıkan hürriyet rüzgârı, mazlum diğer milletler için de bir ümit olmaya devam edecektir.

Küreselleşme sürecinin en belirgin özelliği de hızla artan “değişim” ve “dönüşüm” ihtiyacıdır. Doğu toplumlarının bu hızlı değişim karşısında kimlik bunalımına girmeleri normaldir. Bunu aşmanın yolu da kültürün oluşumunda temel unsur olan ve düşünceyi de yaşamayı da etkileyen “DİN” olgusuna önem vermektir. Küreselleşmenin neticesi olan değişim sürecine, yabancı sermayeye ve teknolojiye karşı çıkmak çare değildir. Bunu yerine dinin temeli olan İMAN ve imandan kaynaklanan İBADET ve AHLAK’ a değer vermekle, yeniliği ve gelişimi lehimize çevirmekle kimlik bunalımı da aşmış oluruz.

Din yeniliğe karşı çıkmaz; ancak insanın dünyaya ve yeniliklere bakışını değiştirir. Bu çok önemli bir husustur. Din sermayeye de karşı değildir; ancak sermayenin helal yoldan kazanılması ve helal yolda harcanması hususuna önem verir. “Dünyayı ahiretin tarlası” olarak görür, hesap verme ve sorumluluk yükleme hususuna dikkat çeker. Yardımlaşmayı esas alır. “Komşusu açken tok uyumamayı” öğütler, ahlak ve erdemi topluma dikte eder. Bu yönüyle dini yönden küreselleşmeden korkmamamız gerekir.

Küreselleşmenin diğer yönü “Etkileşim”dir. Bu etkileşim inançtan ve insani değerlerden yoksun kitlelerin menfaat bölüşümüne sebep olursa o zaman anarşi ve terör doğar. Bunun için dini etkileşimin odağına yerleştirmemiz şarttır. Aksi takdirde sosyal çöküntüyü ve kimlik bunalımını beraberinde getirir. Korkulan da budur. Çünkü mutluluk fiziksel değil manevi/ruhsal ve düşünceye dayanan bir olgudur. Fiziki şartların mutluluğa etkisi genellikle negatiftir. İnsanlar fakirken daha da mutlu olurlar. Zenginlik rekabet, gayret, kıskançlık, sermayeyi muhafaza ve artırma mücadelesini gerekli kılar. Bu da endişe ve kaygıları artırmaktan başka bir şeyi doğurmaz.

 
< Önceki   Sonraki >
DIN
DüNYA
OSMANLı
KAPITALIZM
EKONOMI
YAVUZ SULTAN SELIM
KüRESELLEşME