M. Ali KAYA
Kâinatta yaratılan varlıklar, canlılar ve cansızlar olmak üzere iki çeşittir. Canlılar da, zihayat ve zişuur olarak yine ikiye ayrılırlar. Ayrıca varlıkların bir başka açıdan ruhaniler ve cismaniler olarak iki kategoride mütalaa etmek de mümkündür. Melekler, cinler ve şeytanlar ruhanilere; insanlar, hayvanlar, bitkiler ve cansızlar ise cismanilere örnektir. Tekâmül kanunu, yaratılan her şeyi kapsayan en etkili bir kanundur. İnsanın yaratılışı bu kanunun sonucudur. Daha doğrusu insan, bu kanunun işleyişindeki en ince prensiplere mazhar olma kabiliyeti ile donatılarak yaratılmıştır. Dolayısıyla, insan kâinat ağacının en son ve mükemmel meyvesi olabilecektir. Kur’an-ı Kerim’de yerlerin ve göklerin altı günde, dünyanın ise iki günde yaratıldığı beyan edilir. Henüz dünyanın kendi çevresinde dönmesinin söz konusu olmadığı bir zaman için gün tabirinin kullanılması, Kur’an gününün, süre bakımından bizim günümüzden farklı olduğunu ortaya koymaktadır .
İnsanlığın tekâmülünü ise Bediüzzaman, “Beşerin edvar-ı hamsesi var” diyerek şöyle sıralar: “Vahşet ve bedeviye devri, Kölelik devri, Esirlik devri, Ecirlik (ücretli çalışma) devri, Malikiyet ve serbestiyet devri.” Bütün bu devirleri, bedelini ödeyerek yaşaya gelen insanlık, malikiyet ve serbestiyet devrine ulaşmıştır. Bu dönemin en belirgin özelliği, insanın tam hür ve serbest olmasıyla birlikte, aynı zamanda idari mekanizmada yer alması gereğidir. Bunun nasıl olacağı ve ne şekilde uygulanacağı ise bu çalışmamızın ana fikrini teşkil edecektir.
Kâinatın yaratılış amaçlarından biri olan insan, fıtraten medenidir. Şahsi hayatının devamı ve şekillenmesi, sosyal hayattaki aktivitesinin nitelik ve niceliği ile yakından ilgilidir.
Yüce Allah (c.c.), sonsuz hazinelerini sergilemek, rahmetini, kudretini, haşmetini izhar edip her nevi nimetlerle insanlara kendini tanıttırmak için, insanı kâinatın hülasası olarak yaratmış, sonsuz istidat ve kabiliyetlerle donatmıştır. Bir hadis-i kutsiye de şöyle buyurmaktadır: “Ben gizli bir hazine idim; tanınmak, bilinmek istedim; mahlûkatı yarattım.”
Kur’an-ı Kerim’de yüce Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur: “Ben insanları ve cinleri beni tanıyıp bana ibadet etsinler diye yarattım” Buradaki ibadet kelimesinin geniş bir çerçevede ele aldığımız takdirde “İlahi kanunlara ve kâinattaki düzene uymak” anlamını çıkarabiliriz.
Kanunlar ise fıtri ve şer’i olmak üzere iki çeşittir. Fıtri kanunlar, yaratılış kanunlarıdır; tabiat kanunları olarak da adlandırılmaktadır. Dolayısıyla her mahlûk bu kanunlara ister istemez uymak zorundadır. Çünkü bu kanunlar kâinatın idare ve tedvirinde, işleyişinde devamlılık arz eden, muttarit esaslardır. Cenabı Hakkın irade, hikmet ve isteğiyle, hep aynı minval üzere tespit edilmiş esaslar çerçevesinde sürer gider.
Şer’i kanunlar ise uyulup uyulmaması insanın iradesine bırakılan ve Kur’an-ı Kerim’de açıklanan emir ve yasaklardır. Bu kanunlara uymak farzdır. İnanca yönelik esasların imansızlığı netice verirken, amele yönelik olanların inkârı inançsızlığı, terki ise günahkâr olmayı netice verir.
Özetle insan hem vazifesi olduğu için, hem de dünya ve ahret saadetinin sebebi olduğu için her ikisine de uygun yaşama durumuyla karşı karşıyadır. Bu durumda, insanlar için peygamberler pusula gibidir. Çünkü “Kur’an-ı Hakîm, enbiyaları, insanın cemaatlerine terakkiyat-ı maneviye cihetinde birer pişdar ve imam gönderdiği gibi, yine insanların terakkiyat-ı maddiye suretinde dahi, o enbiyanın her birisinin eline bazı harikalar verip yine o insanlara birer ustabaşı ve üstad etmiştir.” Hükmü, peygamberlerin insanlık için, maddi-manevi hayatın gelişmesinde önder olduklarını tespit etmektedir.
“İnsan bir yolcudur. Sabavetten gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder.” “İnsan şu dünyaya bir memur ve misafir olarak gönderilmiş ve çok ehemmiyetli istidat ona verilmiş.” İşte bu ehemmiyetli istidadın neticesidir ki, toplumda pek çok mezhep ve meşrepler, kavim ve kabileler, aşiret ve devletler vücuda gelmiştir.
Bütün bunlar insanın maddi yapısından değil, manevi yapısından kaynaklanmıştır. “Vücut sadece, alem-i cismaniyata münhasır değildir” maddi yapısı yanında ruhi ve manevi yapısı da vardır. Dolayısıyla mide gıdasını istediği gibi, kalp ve ruh da gıdalarını ister. Onların gıdaları da kendileri gibi manevidir.
Kaynaklar:
Bediüzzaman Said Nursi, Şualar (İstanbul: Yeni Asya Neşriyat, 1994), s.198.
Kur’an-ı Kerim, Hud Suresi, 7.
Fussilet Suresi, 9.
Bediüzzaman Said Nursi, İşaratü’l-İcaz (İstanbul, Yeni Asya Neşriyat, 1994), ss. 237-238
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler (İstanbul, Yeni Asya Neşriyat, 1993), s. 650
Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat (İstanbul, Yeni Asya Neşriyat, 1994), s.353
Acluni, Keşfü’l-Hafa, II/132 (2016 No’lu hadis). Ayrıca bkz. İşaratü’l-İcaz ss.22-23.
Zariyat Sûresi, 56.
Sözler, İstanbul: Yeni Asya Neşriyat, 1999, s.230
Bediüzzaman Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye (İstanbul: Yeni Asya Neşriyat, 1994), s.189
Sözler, s. 297
Sözler, s. 469-470 Etiketler: Maneviyat Maneviyatın Önemi Tekâmül Kanunu Tabiat Kanunları Fıtrı Kanunlar Yaratılış Canlılar |