|
Sayfa 1 Toplam: 4 M. Ali KAYA
Mekke peygamberimizin (sav) doğum yeri, Allah'ın ilk evinin Kâbe’nin bulunduğu kutsal belde ve Kur’ân-ı Kerimde “Kâbe’nin bulunmsından dolayı övülen” bir beldedir. Hidayetin mücessem bir delilidir. Kâbe’yi ilk olarak Hz. Âdem’in (as) bina ettiği rivayet edilir. Zamanla yemyeşil vadi olan Suud-i Arabistan ve Mekke çöl haline gelmişti. Belki de yüce Allah isyan eden kavimlere ceza verdiği için o hale gelmişti. Daha sonra Allah'ın emriyle Ebu’l-Enbiya olan Hz. İbrahim (as) oğlu İsmail (as) ile yeniden Hz. Âdem’in (as) temeli üzerine inşa etti. Böylece Kâbe “Tevhit” inancının mücessem sembolü olmuştur. Ama ne var ki Cahiliye döneminde Kâbe tama men amacının dışında “Tevhit” inancına tamamen aykırı olarak putlarla doldurulmuştu. Bu nedenle putlardan temizlenmesi ve yeniden “tevhit” inancının sembolü haline gelmesi gerekiyordu. Bu nedenle peygamberimizin (sav) Mekke’yi fethederek Kâbe’yi putlardan temizlemesi için Allah'ın emrini ve yardımını bekliyordu. Ancak Allah'ın yeryüzündeki hak dinin sembolü olan Kâbe’nin putlardan temizlenmesinden önce kâinatın bir misal-i musaggarı olan insanın Allah'ın nazargahı olan kalbinin şirk ve küfür putlarından temizlenmesi şarttı. Peygamberimizin (sav) yirmi yıla yakın çalışmasının, mücadelesinin ve iman nurunu kalplere yerleştirmeye çalışmasının sebebi buydu. Peygamberimizin (sav) on yıllık barış antlaşmasının hikmetinden en önemlisi de yine önce kalplerdeki putları ilimle yıkmak, imanın ve kur’anın nuru ile temizlemek içindi.
Yüce Allah hikmeti gereği Hakîm’di ve Sabur ismi gereği çok sabırlıydı. Bu nedenle insanların çoğu fıtratları gereği “Acul” yani aceleci olduğu için her şeyin bir an önce sonuca ulşamak istiyordu. Gerçekte ise “Teenni ve sabır” insanı zafere ulaştırıyor ve Allah'ın hikmeti sabrı gerektiriyor, yardımı da sabırlılar ile beraberdi. Bu nedenle yüce Allah “Ey iman edenler! Sabredin, sabır yarışında düşmanlarınızı geçin, sebat edin ve Allah’tan korkun ki kurtuluşa eresiniz” buyurmuştur.
Müşriklerin Anlaşmayı Bozmaları:
Hudeybiye antlaşması gereği Kureyş dışında kalan kabileler istedikleri tarafın himayesine girebilme konusunda hür bırakılmışlardı. Bu nedenle Huzaa kabilesi Hz. Resulullah’a olan sevgilerinden dolayı Resulullah’ın ahd ve emanına girmişler ve müslülanların yanında yerlerini almışlardı. Benî Bekr kabilesi ise Kureyş müşriklerinin himayesine girmişlerdi. Bu iki kabile arasında ise uzun seneler devam eden bir husumet vardı. Bu nedenle uzun süre Abdulmuttalib’in müttefiki olan Huzaalıların peygamberimizin (sav) tarafında yer almasını netice vermişti.
Bir gün Benî Bekir kabilesinden bir şâir Peygamberimizi (sav) hicveden bir şiir okuyarak tahkir eder ve Huzaalıları da peygamberimizle müttefik olduklarından dolayı aşağılar. Huzaa kabilesinden bir genç bu hakarete tahammül edemeyerek şâirik başını yaralar. Durumu öğrenen Beni Bekr kabilesi ileri gelenleri Huzaalılara saldırmak için bahane aramaya başlarlar. Bir gece Kureyş müşriklerinden de destek alacaklarını umarak kendilerinden emin bir şekilde Vetir Kuyusunun başında bulunan Huzaalılara saldırırlar ve Mekke içlerine kadar kovalarlar. O derece gözleri dönmüştür ki Harem mevkiinde dahi yakaladıkları Huzaalıları öldürmekten çekinmezler. Bu saldırıda Kureyş müşrikleri de at ve silah yardımı ile yetinmeyip bizatihi kendileri de destek olurlar ve sonuçta Huzaalılardan 23 kişiyi öldürürler.
Aradan üç gün geçmeden Huzaalı Amr b. Sâlim beraberinde kırk kişilik bir heyetle geldi ve durumu peygamberimize (sav) haber verdi. Peygamberimizden (sav) yardım talebinde bulundu. Peygamberimiz (sav) bu duruma fazlasıyla üzüldü ve kendilerine mutlaka yardım edeceğini söyleyerek geri yurtlarına gönderdi.
Kureyş müşrikleri çok zor durumda kalmışlar ve Benî Bekre yaptıkları bu yardımın ve Huzaalılardan yirmi üç kişiyi öldürmelerine yardım etmelerinin doğuracağı vahim sonuçları birkaç gün sonra anladılar ama iş işten geçmişti. Peygamberimiz (sav) hemen karar vermedi. Önce duurmun daha da vuzuha kavuşması için müşriklere bir elçisiyle ültimatom mahiyetinde bir yazı gönderdi. Yazıda: “Ya Huzaalıları öldürenlerden kan bedelini alarak ödeyiniz! Yahut Benî Bekr ile olan ittifakınızdan vazgeçiniz. Bu ikisinden birisini yapmadığınız taktirde Hudeybiye Antlaşmasını tek taraflı olarak feshetmiş sayılacaksınız ve sizinle savaşmak mecburiyetinde kalacağımı biliniz!” diyordu.
Mekke müşrikleri önce peygamberimizin teklifini kabul etmeyerek savaşmaya karar verdiler ve peygamberimize harbe hazırlanacaklarını haber verdiler ve elçiyi bu şekilde geri çevirdiler. Böylece anlaşmayı fiilen ihlal ettiklerini ispat etmiş olduklarını teyit ettiler. Peygamberimizin (sav) elçisini gönderdikten sonra akılları başlarına geldi ve yaptıklarına pişman oldular. Savaşın vahim neticelerini ve aradan geçen iki sene zarfında peygamberimizin çok fazla destek kazandığını ve Müslümanların çoğaldıklarını hatırladılar. Kalplerini büyük bir korku ve endişe sardı. Ebu Süfyan’ı Medine’ye gönderdiler. “Çabuk git, muâhedeyi yenile ve mütarekeyi uzat!” dediler.
Ebu Süfyan Medine’de:
Müşriklerin iler gelenleri Ebu Süfyan’ı peygamberimizle görüşerek eski düşüncelerinden vazgeçtiklerini bildirmek, Hudeybiye Antlaşmasını yenilemek ve süreyi de daha çok uzatmak amacı ile göndermişlerdi. Ancak o gelmeden önce elçi peygamberimizin huzuruna gelmiş ve durumu haber vermiş, Kureyş’in cevabını da iletmişti. Peygamberimiz (sav) de derhal sahabeleri ile görüşerek savaş hazırlıklarına çoktan başlamıştı.
Ebu Süfyan henüz Medine’ye gelmeden de “Ebu Süfyan Hudeybiye Muahedesini takviye etmek üzere gelecektir; ancak arzusuna nail olmadan eli boş geri dönecektir” buyurdular. Sonra da “Sakın Ebu Süfyanla benim dışımda kimse konuşmasın!” buyurdular.
Ebu Süfyan Medine’ye gelir gelmez doğru kızı Ümm-ü Habibe’nin evine gitti. Ümm-ü Habibe peygamberimizin (sav) zevcesiydi. Ebu Süfyan evde minderin üzerine oturmak isteyince Ümm-ü Habibe hemen çevik bir hareketle minderi yerden kaldırdı ve “Bu Resulullah’ın minderidir. Onun oturduğu bir yere babam da olsan iman etmedikçe sen oturamazsın!” dedi. Ebu Süfyan bunun üzerine “Kızım sen bizim yanımızdan ayrıldıktan sona ahlakın bozulmuş ve sana kötülük arız olmuş!” diyerek öfkesini dile getirdi. Ümm-ü Habibe “Hayır! Allah beni kötülüklerden korudu ve İslamiyet nimetini nasip etti. Sen ise hala taştan yontulmuş putlara tapmaya devam ederek kendine en büyük kötülüğü yapıyorsun. Senin gibi akıllı ve değerli bir insan nasıl olur da akıl işi olan imanın nurundan faydalanmaz da şirk ve küfre razı olursun?” diye cevap verdi. Bunun üzerine Ebu Süfyan öfke ile “Yazıklar olsun sana!” diyerek oturmadan evden çıktı.
Yolda kime rast gelmişse kendisinden yüzlerini çevirdiklerini gördü. Şaşırdı! Doğru peygamberimizin (sav) yanına gitti. “Ya Muhammed! Hudeybiye Muahadesini yenileyelim ve mütarekeyi uzatalım” dedi. Peygamberimiz (sav) “Ya Ebu Süfyan! Sen bunun için mi geldin?” diye sordu. Ebu Süfyan: “Evet! Bunun için geldim” dedi. Peygamberimiz (sav) “Biz aramızdaki ahde vefalıyız, anlaşmayı ihlal edecek bir şey yapmadık. Bu teklif neden icap etti? Yoksa siz anlaşmayı ihlal mi ettiniz?” diye sordu. Ebu Süfyan şaşırdı ve ne diyeceğini bilemedi. Sonra kendisini toparlayarak “Öyle bir şey yapmadık ancak biz her şeye rağmen sözleşmenin yenilenmesini istiyoruz” dedi. Peygamberimiz (sav) cevap vermedi.
Ebu Süfyan peygamberimizin kendisini muhatap almadığını görünce huzurundan ayrıldı ve Ebu Bekir’e (ra) başvurdu. Aynı şeyleri ona da tekrar etti. Hz. Ebubekir (ra) hiç cevap vermedi. Oradan ayrıldı Hz. Ömer’in (ra) yanına gitti. Rica etti ve aralarını bulması konusunda ısrar etti. Hz. Ömer “Demek siz anlaşmayı bozdunuz ki yenilenmesini istiyorsunuz öyle mi?” dedi. Sonra “Vallahi sizin için asla Resulullah’a giderek aracı olmayacağım. Kimse sizinle savaşmazsa ben tek başıma sırf bu sebepten sizinle savaşırım” diye sert bir şekilde cevap verdi. Hz. Osman (ra) kendisini muhatap almadı. Hz. Ali’ye giderek adeta yalvardı. “Siz benim akrabam sayılırsınız. Gelin bu anlaşmayı yenileyelim!”dedi. Hz. Ali (ra) “Şayet Allah Resulü bir şeye karar vermişse onu mutlaka yapar. Bize düşen ve yakışan da Allah Resulünün verdiği kararı uygulamaktır” dedi. Bunun üzerine Ebu Süfyan anladı ki burada Resulullah’tan başka muhatap yoktur. Herkes onun verdiği kararı onaylamaktan ve uygulamaktan başka bir şeyi yapmıyor. Bunun üzerine Hz. Ali’ye “Öyle ise bana bir akıl ver de onu yapayım” dedi.
Hz. Ali (ra) “Senin yapacağın tek şey vardır. O da Mescide gider halka ben Hudaileri himayeme aldım. İki taraf halkını uzlaştırmak için onları da himayene aldığını ilan eder, yurduna çeker gidersin” dedi. Ebu Süfyanın yapacağı bir şey yoktu. “Bu iyi akıl…” dedi ve doğru Mescide gitti. Sonra ayakta durdu ve “Ben Mekke lideri ve elçisiyim. Haberiniz olsun Ey Nâs! Ben iki tarafı da uzlaştırmak için onları himayeme almış bulunuyorum…” dedi. Sonra ürkek bir tavırla “Muhammedin de bu taahhüdüme diyeceği bir şeyi olmaz sanırım” dedi.
Peygamberimiz (sav) “Ey Ebu Süfyan! Bunu sen söylüyorsun. Ben böyle bir şey söylemiyorum. Kaldı ki onlar zaten bizim himayemizdedir ve biz bunun gereğini yapacağız!” dedi. Ebu Süfyan meseleyi anlamıştı. Görüşmelerden hiçbir sonuç alınamayacağı belliydi. Hiçbir konuda başarılı olamamanın ezikliği içinde atına atladığı gibi Mekke’nin yolunu tuttu.
Müşriklerin Korkusu ve Telaşı:
Mekke’ye ulaşan Ebu Süfyan başarısız bir elçiliğin verdiği eziklik ile olup biten anlattı. Bunun üzerine Mekke’lileri bir korku ve telaş sardı. Ancak bu korkularını halka belli etmemeye ve panik havası meydana getirmemeye karar verdiler. Muhammed askerlerini toplayıp üzerimize gelene kadar en az bir ay zamanımız var. Biz de bu arada etraftan ve müttefiklerimizden gerekli yardımı almaya çalışırız” düşüncesi ile hemen gizlice çalışamaya başladılar. Savaş kolay değildi. Toplayacakları 5-10 bin askerin silahlarını, ihtiyaçlarını karşılamak, çadır, battaniye, yiyecek içecek temin etmek ve onları en az bir iki ay finanse etmek gerçekten çok zordu ve adeta mümkün görünmüyordu. Devamlı sabit bir gelirleri de olmadığı için ve aralarında anlaşma bulunduğundan dolayı hiçbir ön hazırlıkları da yoktu. Bu sebeple bir kervan düzerek askeri harcama yapmak amacı ile birikimleri de bulunmuyordu.
Bütün bu sebeplerden dolayı Mekke’yi müdafaa etmek ve asker toplayarak Mekke dışına çıkmak gerçekten zordu. Bunun için uzun bir zamana ve hazırlığa ihtiyaçları vardı.
Peygamberimizin (sav) Sefer Hazırlığı:
Bu tarafta peygamberimiz (sav) hemen etrafa haber saldı. Müttefiklerine haber gönderdi ve gizli olarak Mekke üzerine sefer yapacağını ve bunu çok gizli tutacağını haber verdi. Bu nedenle kimsenin Medine’ye gelmemesini, Mekke yolunda kendisini beklemelerini ve Mekke’ye kadar bölük bölük katılım sağlamalarını ve son olarak da Mekke’de buluşmaları talimatını verdi. Bunun amacı ortalığı telaşa vermemek, Mekke halkını hazırlıksız yaklamak ve asla kan dükülmesine imkân vermeden bir anda Mekke’yi kuşatıp teslimlamak istiyordu. Kureyş hazırlık yapıp Mekke dışına çıkmasına fırsat vermeden Mekke’yi kuşaması lazımdı ki kan akmasın ve mukavemet imkânı ortadan kalksın. Sonuç olarak peygamberimiz (sav) Harem-i Şerif’te Kâbe’de kan akıtmak ve Kâbe’nin hürmetine zarar gelsin istemiyordu.
Hemen gizlice kumandanlarını topladı. Onlara durumu anlattı ve istişare etti. Hiçbir münafığı ve Mekke ile irtibatı olanı istişare meclisine almadı. Sonra onlara şu talimatı verdi: “Sakın kimseye sefere çıkıyor imajını vermeyin. Eşlerinize dahi söylemeyin. Gizlice küçük birlikler halinde Mekke istikametinin tersine hareket edin. Çevre kabilelere ve katılmak isteyenlere sır saklamasını bilen haberciler uçurun. Bizimle yolda, hatta mümkünse Mekke yakınlarında buluşsunlar. Her biri bir traftan gelsin. Bir arada gözükmesinler. Ben Kâbe’de kan dökülsün ve Harem-i Şerifin hurmetine zarar gelsin istemiyorum. O derece seri ve düratli olun ki bir hafta, on gün içinde mekke’yi kuşatalım ve onların toparlanmalarına fırsat vermeyelim” buyurdu.
Sahabeler aynen denileni yaptılar. Peygamberimiz (sav) de Aişe’ye (ra) ancak “Yol hazırlığı yapın!” buyurdular. Kendisi de dergâh-ı ilâhiye ellerini açarak “Allahım! Yurtlarına ansızın varıp kavuşuncaya kadar Kureyşin casuslarına ve habercilerini gözlerini kör kulaklarını sağır yap! Beni ancak Mekke’de birdenbire karşılarında görsünler. Hiçbir savaş hazırlığı yapamasınlar!” diye dua ediyordu.
Hemen o gece Ebu Katade’yi (ra) mekke’de topladığı askerleriyle Necid havalisine doğru gider gibi yaparak Medine’den ayrılmasını söyledi ve Mekke’nin tersi istikamette bulunan İzam Vadisi’ne yolladı. Diğer kabilelere de gece yarısı yola çıkmak kaydı ile gizli haberciler göndererek, “Ramazan başında Mekke yakınlarında buluşmak üzere gelmeleri talimatını verdi.
|