Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa
Advertisement
Müslümanların Bizansla Savaşı PDF Yazdır E-posta
Cumartesi, 27 Mart 2010
Yazı Index
Müslümanların Bizansla Savaşı
Sayfa 2
M. Ali KAYA
Mute Meydan Muharebesi: (Cemaziyel-evvel 8 / M. 629)
Peygamberimiz (sav) sadece büyük hükümdarlara “İslama davet mektubu” göndermekle yetinemeyerek bu büyük devletlere bağlı valilere de ayrıca elçiler ve davet mektupları göndermişti. Bu elçilerden birisi de Busra Valisine gönderdiği sahabelerden Hâris b. Umeyr el-Ezdî’dir. (ra) Busra’nın halkı Arap olmakla beraber dinen Hırıstiyan olup Bizansa bağlıyıdlar. Bu nedenle Bizans askerleri ve orduları buralardan eksik olmuyordu. Peygamberimizin (sav) elçisi Hâris (ra) Belkâ’ya bağlı Mûte kasabasına ulaşınca yakaladılar ve Kayser’in Şam valisi Şurahbil b. Amru’l-Gassanî’nin huzuruna çıkarttılar. Şurahbil de peygamberimizin (sav) elçisi olduğun öğrenince hunharca öldürdü ve şehit etti. Peygamberimiz (sav) bu haberi duyunca son derece üzüldü. O güne kadar peygamberimizin (sav) hiçbir elçisi öldürülmemişti. Peygamberimiz (sav) ondan sonra daha elçi göndermedi. Hâris b. Umeyr el-Ezdî (ra) peygamberimizin öldürülen ilk ve gönderilen son elçisi olmuştur.  “elçiye zeval olmaz” diye hiçbir elçiye dokunulmadığı halde Şurahbil’in bu yaptığı islam düşmanlığından başka bir şeyle izah edilmesi mümkün olmadığı için peygamberimiz (sav) derhal 3000 kişilik bir ordu teşkil ederek başlarına Zeyd b. Hârise’yi kumandan tayin etti ve Mute’ye gönderdi.

Ordu sefere çıkmadan önce kumandanlarını toplayarak onlara şu talimatı verdi: “Zeyd şehit olursa yerine Câfer b. Ebî Talip geçsin. Câfer şehit olursa yerine Abdullah b. Revâha geçsin. Abdullah da şehit olursa mü’minler kendi aralarından birini kumandan seçsinler”  buyurdu. Sahabeler durumu sezmekte zorlanmadılar. Gözyaşlarıyla peygamberimize (sav) ve eşlerine veda ederek sefere çıktılar.

Peygamberimiz (sav) onları uğurlamak için Medine dışına kadar çıktı ve “Hâris b. Umeyr’in öldürüldüğü yere kadar gidiniz. Orada bulunanlara İslamı tebliğ ediniz. Kabul ederlerse ne âla, şayet kabul etmezler de sizinle savaşmak isterlerse Allah’a tevekkül ederek siz de onlarla savaşınız”  buyurdu.

Sonra Seniyyetü’l-Veda tepesine kadar orduyu uğurladı. Orada şu talimatı verdi: “Ben sizlere Allah'ın emirlerini yerine getirmenizi, yasaklarından uzak durmanızı ve mü’minlere karşı hayırlı davranmanızı tavsiye ederim. Allah yolunda Allah için savaşınız. Ahde vefasızlık göstermeyiniz. Yaşlıları, kadınları, çocukları öldürmeyiniz. Evleri yıkmayınız ve ağaçları kesmeyiniz. Kiliselerde kendilerini ibadete vermiş olanlara dokunmayınız”  buyurdular. Sonra kumandan Zeyd b. Hârise’ye dönerek “Onlarla karşılaştığın zaman üç şeye davet et. Hangisini kabul ederlerse onlarla anlaşma yap ve asla dokunma. Ya iman ederler, ya cizyeye razı olurlarsa onlarla anlaşma yap. Şayet her ikisine de razı olmazlarsa onlarla savaş. Müslüman olurlarsa onları Muhacir yurdu olan Medine’ye davet et. Gelirlerse muhacirlerin sahip oldukları haklara sahip olduklarını ve mükellef oldukları şeylerle mükelef olduklarını söyle. Şayet Müslüman olup yurtlarında kalmak isterlerse göçebe Araplar gibi haklara sahip olduklarını ve ganimetten de kendilerine pay ayrılmayacağını söyle.

Bir kaleyi muhasara ettiğin zaman kale veya şehir halkı senden Allah'ın hükmüne göre teslim olmak isterlerse sen Allah'ın onlar hakkındaki hükmünü bilemezsin onun için kendi hükmüne göre onları teslim al. Şayet onlar Allah ve Resulü adına eman isterlerse sen yine kendi adına onlara eman ver” buyurdular.

Sonra peygamberimiz (sav) mücahitlerle vedalaştı ve “Allah sizleri her nevi tehliklerden korusun ve sağ salim geri getirsin” diye dua etti. Sonra Abdullah b. Revaha’yı şöyle selamladı: “Geride kalan hurmalıkta kendisine veda ettiğim değerli zâta ve en hayırlı dosta selâm olsun!”

Şurahbil’in Ordusunu Hazırlaması:
Şurahbil b. Amru’l-Gassanî’ye İslam ordusunun üzerine geldiği haberi ulaşır ulaşmaz Kayser Herakliyus’a haber uçurdu ve yardım istedi. Vadiu’l-Kura’da konuşlanan islam ordusuna karşı da kardeşinin komutasına verdiği öncü kuvveti ile önden gönderdi. İslam ordusu bu öncü kuvvetin komutanı olan Sedus’u öldürerek birliği dağıttı. Bu durum Şurahbil’in gözünü fena halde korkuttu.

Öncü birliği bozguna uğrtan mücahitler Bizans topraklarına girerek Şam yakınlarında Maan bölgesine gelip konakladılar. Ancak burada İslam ordusu Bizans imparatoru Herakliyus’un 100.000 kişilik bir ordu ile üzerlerine geldikleri haberini alarak irkildiler. Hemen “Harp İstişare Kurulu”nu toplantıya çağıran Zeyd b. Hârise (ra) ileri gelenlerin ve askerlerin görüşlerine başvurdu. Çoğunluğun görüşü “Resulullah’a mektup yazıp haber gönderelim. Bize yardım etmesi veya ne yapmamız gerektiği konusunda emrini bekleyelim” şeklindeydi.  Ancak Abdullah b. Revaha (ra) “Vallahi, sizin istemediğiniz şey şehadettir. Biz insanların ne sayıca, ne de silah bakımından üstün olup olmamalarına bakmaksızın Allah için Allah'ın dinini aziz kılmak uğruna savaşıyoruz. Gidiniz savaşınız! Bizim için iki seçenek vardır. Ya şehadet, ya zafer!” dedi. Başka kahramanca sözler söyleyerek mücahitlerin aşklarını ve şevklerini kamçıladı. “Abdullah b. Revâha çok doğru söylüyor” diyerek cesaretle savaş kararı aldılar.

Savaşın Başlaması ve Gelişimi:
Birkaç gün sonra Mute ovasına 100.000 kişilik Hırıstiyen Bizans ordusu gelmişti. Yer gök asker kaynıyordu ve mızraklarını diktikleri zaman dikenli bir meşeliği andırıyorlardı. Hersi zırhlı ve atlıydılar. Ağır zırhlarından dolayı rahat hareket edemiyorlardı. Mücahitler ise 3000 kişi olmalarına karşın çok kıvrak ve rahat hareket etmektediler. Zırhları hafif olduğu için hareket kabiliyetleri güçlüydü. Ayrıca mü’minlerin en büyük gücü imanlarnda ve kalplerinde taşıdıkları imandan kaynaklanan cesaretlerindeydi. İmanla Allah’a sığınmışlar ve şehit olmayı göze almışlardı.

Bizans İmparatoru Herkliyus karşısında bir avuç mü’mini görünce Şurahbil’in korkusuna ve kendisinden yardımına hayret ederek huzuruna çağırdı ve bir güzel azarladı. “Beni ve askerlerimi bunun için mi buraya kadar çağırdınız? Yazıklar olsun size!” dedi.

İki taraf harp nizamı alarak karşılıklı konuşlandılar. Bizans askerleri karşılarında bir avuç mü’mini görerek büyük bir rehavete kapıldılar. Demirden zırhlara bürünmüş haşmetli “Bizans Ordusu” karşısında bir avuç çöl Arabının yapacağı hiçbir şey yoktu ve onlar kendilerini bile bile ölümün kucağına atıyorlardı. İslam ordusu kumandanı Zeyd b. Hârise (ra) peygamberimizin (sav) beyaz sancağını alarak meydana atıldı ve er diledi. Birkaç kişiyi yere serdi. Bunun üzerine Bizanslılar bir an önce Müslümanların işlerini bitirmek için hep beraber saldırıya geçtiler. Tekbir sesleri, at kişnemeleri, kılıç şakırtıları, savaş naraları ve yaralıların feryatları birbirine karıştı.

Savaşın en şiddetli yerinde elinde İslam sancağı bulunan Zeyd b Hârise (ra) Bizanslıların mızrak ve kılıç darbeleriyle vücudu delik deşik oldu ve yere yığıldı. Bunu örgen Hz. Cafer (ra) Resululalh’ın sancağını düşmesine fırsat vermeden kaptı ve bir elinde sancak diğer elinde kılıç düşmanla savalşamaya devam etti. “Hayat ancak ahret hayatıdır. Allah’ım Sen İslam ordusunu ayardım et. Senden başka bize kim yardım edebilir?” diyordu. Bir taraftan da islam ordusunun bir arada kalması ve dağılmaması için bütün gayreti ile sağa sola koşuşturarak cesaret ve birlik mesajlarını cephe komutanlarına ulaştırıyordu. Ama ne var ki düşman sancağın bulunduğu yere daha fazla hücum ederek gücünü seferber ettiği için Hz. Cafer (ra) da ağır şekilde yaralanmıştı. Kılıcı tutan koluna yediği bir darbe ile kolunun koptuğunu gördü. Bütün kuvveti ile sancağı ayakta tutmaya çalıştı. Düşman Cafer’i (ra) yalnız yakalamıştı. Bir darbe de sol koluna yiyince bu kolu da koptu. Bu defa Hz. Cafer (ra) göğsü ile sancağın düşmesini engellemeye çalıştı. Henüz daha 41 yaşındaydı ve doksandan fazla kızrak, kılıç ve ok darbesi almıştı.  Yediği mızrak ve kılıç darbelerine dayanamadı yere yığılacaktı ki Abdullah b. Revaha (ra) yetişti ve peygamberimizin (sav) ve İslam ordusunun sancağını kaptığı gibi havalara kaldırdı. İslam askerleri sancak nerede görünürse o tarafa toplanıyor ve dağılmaktan kurtuluyordu. Bu nedenle sancağı herkesin görebileceği şekilde yüksekte tutmak çok önemliydi.

Abdullah b. Revaha (ra) atının üzerinde sancak elinde düşman üzerine hucum ediyor ve mücahitleri bir arada tutmaya devam ediyordu. Bir ara nefsi ile mücadeleye başladı. Aklına hanımı ve çocukları geldi. Onları boşadı. Bağ ve bahçeleri geldi. Hemen onları vakfetti. Peygamberimizin (sav) kendisi ile vedalaşırken “Geride kalan hurmalıkta kendisine veda ettiğim değerli insan” sözü aklına gelmişti. Kendi kendine söz verdi ve hiç tereddüt etmeden düşman üzetrine hucum etti. Böylece nefsinden kaynaklanan desiseleri bertraf etmiş ve nefsine şehadetten başka seçenek bırakmamıştı. “Ey nefsim! Nasıl olsa öleceksin! İşte sana en hayırlı ölüm… Bu fırsatı elinden kaçırırsan daha ele geçiremezsin! Bedbahtlardan olursun…” dedi.  Yediği bir kılıç darbesi ile parmağı kopacak şekilde kesilmiş ve sallanmaya başlamış kendisine ıstırap veriyordu. Hemen parmağını kopradı attı.
 
O gün öyle bir savaş yaptılar ve öyle bir kahramanlık gösterdiler ki koskoca Bizans ordusu çakılıp kaldı ve neye uğradıklarını bilemediler. Şaşırıp kaldılar. Mücahitler biner kişilik üç kola ayrılmış üç ayrı cepheden hücuma geçiyor, hucum ettikleri safları yararak önlerine geleni bozguna uğratarak kıvrak manevralarla diğer taraftan çıkıp yeniden toparlanıyor ve düşmanın toparlanmasına fırsat vermeden yeniden hücuma geçiyorlardı. Şimsek gibi dalıp yıldırım gibi akıyorlardı. O gün akşama kadar bu şekilde çarpışarak düşmanı şaşırttılar.


 
< Önceki   Sonraki >