Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa arrow Yazılarım arrow Din arrow Ölüm ve Kabirde Hayat
Advertisement
Ölüm ve Kabirde Hayat PDF Yazdır E-posta
Cumartesi, 24 Aralık 2011

M. Ali KAYA
1. Ölümün Hakikati:
Ölüm, Bediüzzaman’ın ifadesi ile “tebdil-i mekândır, ıtlak-ı ruhtur, vazifeden terhistir. İdam ve adem ve fena değildir.” (Mektubat, 7) Ancak Allah’ın varlığını inkâr edenler, öldükten sonra dirilmeyi de inkâr ederler. Allahın varlığını, ilim, irade ve kudretini kabul etmeyen insanın tesadüfen öldüğünü ve ölümün de bir son olduğunu düşünecek ve iddia edecektir.

Bir kısım felsefeciler de insanın ruhunun ölümsüzlüğünü kabul etmekle beraber cesetlerin dirilmeyeceğini, cennetin ve cehennemin ruhani bir lezzet ve elem olduğunu iddia ederler. Bunlara göre kabir hayatı denen bir hayat da yoktur. İnsan kabirde kaldıkça ne elem duyar, ne de lezzet alır, öylece diriltilene kadar bekleyeceğini iddia etmişlerdir. Bütün bunlar gerçek dışı zanlardır. Zannın ise Allah katında hiçbir değeri yoktur. Doğru olan ilim ve hikmetin, yani Kur’an ve Sünnetin haber verdiği hususlardır. Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim ve onun birinci muhatabı ve müfessir-i azamı olan peygamberimizin (sav) sözleri gerçeklerin kaynağıdır.

Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “Mülkün ve tüm varlığın hâkim ve hükümranı elinde olan Allah ne yücedir. O Allah her şeye kadirdir. O hanginiz daha güzel amel işleyecek diye ölümü ve hayatı yaratandır” (Mülk, 67:1-2) buyurarak ölümün hayat gibi mahluk olduğunu, Allah’ın kudret eseri olduğunu, tesadüfi bir hadise olmadığını bize haber vermiştir.

Bediüzzaman’ın anlatımı ile “Mevt, vazife-i hayattan bir terhistir, bir paydostur, bir tebdil-i mekândır, bir tahvil-i vücuddur, hayat-ı bâkiyeye bir davettir, bir mebde'dir, bir hayat-ı bâkiyenin mukaddimesidir. Nasılki hayatın dünyaya gelmesi bir halk ve takdir iledir; öyle de, dünyadan gitmesi de bir halk ve takdir ile, bir hikmet ve tedbir iledir. Çünki en basit tabaka-i hayat olan hayat-ı nebatiyenin mevti, hayattan daha muntazam bir eser-i san'at olduğunu gösteriyor. Zira meyvelerin, çekirdeklerin, tohumların mevti; tefessüh ile çürümek ve dağılmakla göründüğü halde, gayet muntazam bir muamele-i kimyeviye ve mizanlı bir imtizacat-ı unsuriye ve hikmetli bir teşekkülât-ı zerreviyeden ibaret olan bir yoğurmaktır ki, bu görünmeyen intizamlı ve hikmetli ölümü, sünbülün hayatıyla tezahür ediyor. Demek çekirdeğin mevti, sünbülün mebde-i hayatıdır; belki ayn-ı hayatı hükmünde olduğu için, şu ölüm dahi, hayat kadar mahlûk ve muntazamdır.” (Mektubat, 7)

Mevti veren odur. Yani: Hayatı veren o olduğu gibi; hayatı alan, mevti veren dahi yine odur. Evet mevt, yalnız tahrib ve sönmek değildir ki esbaba verilsin, tabiata havale edilsin. Belki nasıl bir tohum zahiren ölüp çürüyor, fakat bâtınen bir sünbülün hayatına ve yoğurmasına.. yani cüz'î tohumluk hayatından, küllî sünbül hayatına geçiyor. Öyle de mevt dahi zahiren bir inhilal ve bir intıfa göründüğü halde, hakikatta insan için, hayat-ı bâkiyeye ünvan ve mukaddeme ve mebde' oluyor. Öyle ise hayatı veren ve idare eden Kadîr-i Mutlak, yine elbette mevti dahi o icad eder. Şu kelimedeki mertebe-i uzma-yı tevhidin bir bürhan-ı a'zamına şöyle işaret ederiz ki: Otuzüçüncü Mektub'un Yirmidördüncü Penceresi'nde beyan edildiği gibi: Şu mevcudat, irade-i İlahiye ile seyyaledir. Şu kâinat, emr-i Rabbanî ile seyyaredir. Şu mahlukat, izn-i İlahî ile, zaman nehrinde mütemadiyen akıyor.. âlem-i gaybdan gönderiliyor, âlem-i şehadette vücud-u zahirî giydiriliyor, sonra âlem-i gayba muntazaman yağıyor, iniyor. Ve emr-i Rabbanî ile, mütemadiyen istikbalden gelip, hâle uğrayarak teneffüs eder, maziye dökülür.

İşte şu mahlukatın şu seyelanı, gayet hakîmane rahmet ve ihsan dairesinde; ve şu seyeranı, gayet alîmane hikmet ve intizam dairesinde; ve şu cereyanı, gayet Rahîmane şefkat ve mizan dairesinde baştan aşağıya kadar hikmetlerle maslahatlarla neticelerle ve gayelerle yapılıyor. Demek bir Kadîr-i Zülcelâl, bir Hakîm-i Zülkemal mütemadiyen tavaif-i mevcudatı ve her taife içindeki cüz'iyatı ve o taifelerden teşekkül eden âlemleri, kudretiyle hayat verip tavzif eder. Sonra hikmetiyle terhis edip, mevte mazhar eder; âlem-i gayba gönderir. Daire-i kudretten, daire-i ilme çevirir.

İşte hiç mümkün müdür ki: Şu kâinatı, heyet-i mecmuasıyla çevirmeğe muktedir olmayan ve bütün zamanlara hükmü geçmeyen ve âlemleri hayata ve mevte bir ferd gibi mazhar etmeğe kudreti yetmeyen ve baharları, bir çiçek gibi hayat verip, yer yüzüne takıp, sonra mevt ile ondan koparıp alamayan bir zât; mevt ve imateye sahib çıkabilsin? Evet en cüz'î bir zîhayatın mevti dahi, hayatı gibi bütün hakaik-i hayat ve enva'-ı mevt elinde bulunan bir Zât-ı Zülcelal'in kanunuyla, izniyle, emriyle, kuvvetiyle, ilmiyle olmak zarurîdir.” (Mektubat, 239-240)

2. Kabir Hayatı:
Kur’an-ı Kerimde yaş ve kuru her şey vardır; ancak tafsilatlı olarak bulunmaz. Bazen nüveleri, bazen kuralları, bazen de işaretleri vardır. ilim sahipleri bunlardan yola çıkarak Kur’an-ı Kerimin işaret ettiği hakikatleri ortaya çıkarırlar. Her şey mufassal olarak Kur’ân-ı Kerimde bulunmuş olsaydı Kur’an okunmaz ve taşınmaz bir kitap olurdu.

Bir gün ders esnasında öğrencilerime “124 bin peygamberin geldiğini; ancak yirmi beş peygamberin Kur’ân-ı Kerimde isimlerinin geçtiğini, bunların da bizim örnek almamız ve bilmemiz için yeterli olduğunu” söyledim. Öğrencilerimden biri “Neden Kur’anda isimleri geçmeyen peygamberlere inanalım?” dedi. “Sen 124 bin ismin kaç cilt tutacağını biliyor musun?” dedim. Sonra ilave ettim “İrşad ve ibret için 25 peygamberi yüce Allah yeterli görmüş, diğer peygamberlere inanmamızı da emretmiştir. Ne kadar peygamber geldiğini de peygamberi aracılığı ile bize haber vermiştir” dedim.

Kur’an-ı Kerim bir imtihan kitabıdır; inananın imanlarını inanmayanların küfürlerini artırır. Allah onunla nicelerini hidayete erdirir, nicelerini de dalalete atar. Bu hususa “Yudillu bihi kesîran ve yehdî bihî kesîra” (Bakara, 2:26) ayeti buna delalet eder.

Her şey Kur’ân-ı Kerimde sarih bir şekilde bulunmadığı için “Huruf-u Mukattaa” dahil Kur’an-ı kerimin bütün inceliklerini bilen ve kendisine Cebrail (as) tarafından ve doğrudan “İlham-ı peygamber” vasıtası ile öğretilen peygamberimiz (sav) insanların soruları ve ihtiyaçları nispetinde öğretiyordu. Kabir halleri ve kabir azabı da bunlardan birisidir.

2.1 Berzah ve Âlem-i Berzah:
Berzah, "iki şey arasında bulunan bölge, sınır, köprü ve geçiş yeri” anlamına gelir. Bu manada her tabaka ve bölüm arasında bulunan geçiş bölgesini kapsayan bir anlam genişliğine sahiptir. Istılahta ve din dilinde ise, ölüm ile başlayan ve yeniden dirilme denilen haşre kadar geçen süre ve bu zamanda ruhların bulunduğu yer ve ruhani hayat demektir. Bu sebeple insan ruhu açısından bakıldığı zaman bu hayata “kabir hayatı” denilmektedir. Buna göre her insan ölümünden sonra, yani ruhun bedeni terk etmesinden sonra mutlaka “berzah âlemine” yani “kabir hayatına” geçecektir. Bedenin çürümesi ve dağılması, toprağa karışması veya yanarak ve parçalanarak yok olması bu hayatı etkilemez. Çünkü bu hayat bedeni ve maddi değil ruhanî bir hayattır. Bu sebeple de âlem-i berzaha “âlem-i ervâh” ve “dâru’l-ervâh” da denilmektedir. Hayat ile ölüm arasında da “rüya âlemi” vardır. Bu âlem maddi âlem ile manevi ve ruhâni âlemler arasındaki berzahı ifade eder.

İnsanın ruhunun bedeninden ayrılması demek olan ölümünden sonra başlayan ve kıyametin kopması ile devam eden yeniden dirilişe, yani haşir sabahına kadar geçen süreye ve bu süre içerisinde ruhun yaşadığı ruhâni hayata “Âlem-i Berzah”, yani “Kabir Hayatı” denir.

Kabir hayatı bedensel bir hayat olmayıp ruhânî bir hayattır. Bu hayatın varlığının en büyük delili insanın görmüş olduğu rüyalardır. Rüyada insan yatağından ayrılmadığı halde sanki hayatta gibi dostları ile görüşür veya büyük sıkıntılar çeker. Uyandığı zaman gördüklerinin bir rüya olduğunu anlar. Güzel rüya görmüşse uyandığına hayıflanır; kötü rüya görüyorsa uyanmasına sevinir. İşte kabir hayatı ve orada görülen mükâfat ve azap böyle ruhânidir. Haşir ise cismanîdir. Yani bedenseldir. Kabir hayatı ruhâni olduğu için yanarak ölen, kabre cesedi konmayan ve canavarlar tarafından parçalanarak yenen kimse de kabir hayatı dediğimiz bu hayatı yeniden dirilene kadar yaşayacaktır.

İnsanın ruhlar âleminde yaratılması ile dünyaya gönderilmesi arasında anne karnında geçen zaman bir berzah olduğu gibi, dünyadan ahrete geçmek için ruhun bedenden ayrılması ile tekrar dirilmesine kadar geçen süreye de berzah denilmektedir. Böylece “berzah madde âlemi ile mana ve ruh âlemi arasındaki geçiş ve hazırlık süresi ve bu âlemdeki değişim sürecidir." (Seyid Şerif Cürcânî, Ta’rifât, Kahire-1938, s. 38; Râgıb El-Isfahânî, Müfredât, 56)

Berzah ifadesi Kur’ân-ı Kerimde üç yerde geçer. Birincisi “iki deniz arasında perde olduğunu ve suların birbirine karışmadığını” ifade eden ayette; (Rahman, 55:10-20) yine “tatlı ve tuzlu suların aralarında bulunan görünmeyen berzah, yani perdenin olduğunu” ifade eden ayette geçmektedir. (Furkan, 25:53) Mü’minun suresinde ise “Berzah” ifadesi açıkça geçer. “Ölümden sonra ba’s olunduğu güne kadar ruhların kalacağı bir berzah vardır” (Mü’minun, 23:99-100) ayeti ile geçmektedir. Her üç yerde de berzah geçiş bölgesi ve sınır anlamını ifade etmektedir. Bu âlemin kişinin ameline göre kısa ve uzun süreceğini de yüce Allah “Kabirden çağrıldığınız zaman derhal kemâl-i tazimle icabet edeceksiniz ve orada pek az bir zaman kaldığınızı zannedeceksiniz” (İsra, 17:52) ayeti ile sabittir. Böylece berzah âleminin ölümle başlayarak cesetlerin haşrine kadar geçen ruhâni âleme verilen bir isim olduğu anlaşılmaktadır.

İmanla kabre giren mü’minlerin ruhları bu âlemde rahat ve saadet içinde bulunurlarken, müşriklerin ve günahkâr mü’minler ise azap içinde bulunacaklardır. Âlem-i berzahda ruhların pek çok mertebeleri vardır. (Şah Veliyyulah Dehlevî, Huccetullah’l-Bâliğa, 1:34-36) Nitekim Bediüzzaman Said Nursi hazretleri “Kabir var hiç kimse inkâr edemez. Herkes ister istemez oraya girecek. Ve oraya girmek için de üç tarzda üç yoldan başka bir yol yoktur. Birinci yol: O kabir ehl-i iman için bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısıdır. (Buhari, Cenâiz, 68, 87; Müslim, Cennet, 70; Tirmizi, Cenâiz, 70) İkinci yol: Ahireti tasdik eden fakat sefahat ve dalalette gidenlere bir haps-i ebedi ve bütün dostlarından bir tecrit içinde bir haps-i münferit, yalnız başına bir hapis kapısıdır. Üçüncü yol: ahrete inanmayan ehl-i inkâr ve dalalet için bir idam-ı ebedî kapısıdır” (Sözler, 2004, s. 232) buyurarak bu mertebelere işaret etmiştir.

Kabir hayatı hayat mertebelerinden biri olup ruhanî bir hayattır. (Bediüzzaman, Mektubat, 2005, s. 18) Peygamberimiz (sav) “Kabir cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukurdur” (İbn-i Mâce, Züht, 31) buyurmuşlardır. İman ve Salih amel sahipleri kabirde güzel bir hayat geçirirlerken, kâfirler ve günahkârlar cehennemden açılan pencerelerle büyük azap çekeceklerdir. (Taftazanî, Şerhu’l-Akaid, 251; Müslim, İman, 34; Tirmizi, Kıyame, 26) Allah yolunda yapılan her şey bakiye ınkılab ederek bekaya mazhar olacağı gibi âlem-i berzahta da ziyadar, munis birer manzara olarak sahibine fayda sağlarlar. (Sözler, 49)

Müminlerin ruhları bir derece serbest oldukları için evliyaların ruhları temessül ederek dünyadaki dostlarına görünebilir ve rüyada ehl-i iman ile münasebet kurabilirler. (Mektubat, 18) Bunun pek çok örnekleri vardır. Vefat eden ruhlar ile görüşerek dünyadaki haberleri alabilirler. Kendilerini ziyarete gelenlerin selamlarını alırlar ve dualarını işitirler. (Porf. Kâmil Miras, Tecrid-i Sarih Tercümesi, Diyanet, Ankara-1985, 4:504-505)

2.2. Kabirde Hayat:
Mü’minlerin ruhunu rahmet melekleri alırlar ve “Âlây-ı İlliyyîne” yüce ve yüksek makamlara çıkarırlar ve cenneti gören bir yere koyarlar. Buradan cenneti seyrederek ve cennetteki makamlarını görerek dururlar. Mü’minlerin ruhları bir derece serbest olduğu için ‘Âlem-i Berzah” dediğimiz bu âlemde dostları ve daha önce vefat eden mü’minlerle görüşebilirler. Kâfirlerin ve günahkârların ruhları ise azap melekleri tarafından alınarak “Esfel-i Sâfilîn” denen cehenneme yakın alçak bir zindana hapsedilir. Buradan cehenneme pencereler açılır ve oradaki azabı görerek sıkıntı çekerler. Ruhları da zindanda bulunduğu için serbest değildir. Günahının büyüklüğüne göre özel hücrelere konanlar da bulunabilir. Böylece kabir ya cennet bahçesi veya cehennem çukuru olmuş olur.

Peygamberimiz (sav) “Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukurdur” (Tirmizi, Kıyame, 26) buyurur. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde Firavun hanedanının sabah akşam ateşe arz olunarak azap göreceklerini, kıyamette de azabın en dehşetlisine atılacaklarını” (Mü’min, 40:45-46) haber vererek kıyametten önce sabah akşam ateşe arz olunacaklarını belirterek açıkça berzahta kabir azabına uğrayacaklarını anlatır. (İbn-i Kesir, Tefsir, 3:244)

Ayrıca Nuh’un (as) kavminin “Onlar hatalarından dolayı boğuldular sonra da ateşe sokuldular. Kendilerine bu azabı veren Allah’a karşı, Allah’tan başka hiçbir yardımcı da bulamadılar” (Nuh, 71:25) buyurarak boğulduktan hemen sonra ateşe atılarak azap edildiklerinden bahsetmektedir ki bu da kabir azabını ifade etmektedir.

Yine yüce Allah Secde Suresinde kafir ve facirlere “Ahiretteki büyük azaptan önce yakın bir azabı tattıracağını” (Secde, 32:21) anlatmaktadır ki bunu da İslam bilginleri ve müfessirleri “Âlem-i Berzahta” bulunan “Kabir Azabı” olduğunu söylemişlerdir.

Tekasür Suresi kabir azabı ve cehennem azabını bize şöyle haber verir: “Yakında bileceksiniz. Daha sonra yine bileceksiniz. Cehennemi göreceksiniz, sonra onu gözünüzle de göreceksiniz. Sonra nimetlerden sorguya çekileceksiniz.” (Tekâsür, 102:3-8) Bu surede geçen “İlme’l-yakîn” bilmek peygamberin (sav) haber vermesi ile bilmektir. Daha sonra bilmek kabirde ve cehennemde “ayne’l-yakîn” bilmektir. Görmek, kabirde görmektir. Ayne’l-yakîn görmek ise kıyamet ve haşirden sonra beden gözü ile görmektir. Bu ayetler ayrıca kabir azabının ruhani bir azap olduğunu, ahirette ise bedenlerin de diriltilmesi ile bedenen, göz ile görmek ve cehennem azabını bedenen tatmak şeklinde olacağını açıkça haber vermektedir.

Kabir azabı bedene değil, ruha yapılan ruhani bir azap olduğu, sorgu ve sualin de bedene değil ruha olduğu peygamberimizin (sav) hadisleri ile de sabittir.  Nitekim peygamberimiz (sav) ölen kimsenin defin işlemi bittikten sonra kabrin başında durur ve “Kardeşiniz için dua edin ve istiğfarda bulunun. Dilinin meleklerin suallerine cevap vermesi için dua edin. Zira o şu anda sorguya çekilmektedir” (Ebu Davud, Cenâiz, 73) buyururlardı.

Bir Yahudi kadını Hz. Aişe’yi (ra) ziyarete geldi. Kabir azabından bahsederek “Allah seni kabir azabından korusun!” dedi. Peygamberimiz (sav) gelince Hz. Aişe (ra) kadının söylediklerini anlattı ve kabir azabını sordu. Peygamberimiz (sav) “Evet, kabir azabı haktır. Onlar kabirde azap çekerler ve onların azabını hayvanlar işitir” buyurdular. Hz. Aişe (ra) bundan sonra peygamberimizin (sav) namaz kılıp da kabir azabından sığınmadığını hiç görmedim” (Buhârî, Cenaiz 89; Müslim, Mesacid 123; Nesâî, Cenaiz, 115, Sehv, 64) buyurdular. Çünkü peygamberimiz (sav) “Biriniz namazda tahiyyâtı bitirdiği zaman, dört şeyden Allah’a sığınarak şöyle desin: 'Allâhümme innî eûzü bike min azâbi cehennem ve min azâbi’l-kabr ve min fitneti’l-mahyâ ve’l-memât ve min şerri fitneti’l-mesîhi’d-deccâl' (meali) Allah'ım, cehennem azâbından ve kabir azâbından, hayat ve ölüm fitnesinden, deccâlin fitnesine uğramaktan sana sığınırım” (Müslim, Mesâcid 128-134; Ebû Dâvûd, Salât 149, 179; Nesâî, Sehv 64) şeklinde dua ediyor ve sahabelerine sure öğretir gibi öğretiyordu.

2.3. Kabir Suali:
Cenaze kabre konulana kadar, ruh meleklerin ellerinde cenaze evinden kabre kadar takip ettirilir. Böylece ölen kimse ölümün mahiyetini, geride kalanların durumunu ve cenazesine gelenleri görmüş ve orada cereyan eden olayları izlemiş olur. Böylece ona dünya hayatının mahiyeti ve gerçek yüzü gösterilir.

Kabir suali haktır. “Münker ve Nekir” adında meleklerden bir grup insanın dünyaya gönderiliş amacını gerçekleştirip gerçekleştirmediği konusunda ölünün ruhuna “Rabbin kimdir?” “Dinin nedir?” “Peygamberin kimdir?” şeklinde sorular sorarlar. (Tecrid-i Sarih, 4:496) Dünyada insan bir makama ve mevkiye gelebilmek veya bir üst eğitime geçebilmek için imtihanlardan geçtiği bir gerçektir. Ahretin yüksek makamlarına geçmek isteyen birinin de dünyada yaratılış amacı olan Rabbini tanımak ve peygamberine itaat ederek dinine uymak konusunda imtihandan geçmesinden daha tabii ve akla uygun bir şey olamaz. Burada insanın meleklerin sorularına cevap vermesi elbette zordur. Dili tutulur ve şaşkınlığından konuşamaz. İşte o zaman dünyada iman ile yaptığı ibadetleri ve iyilikleri gelerek ona yardımcı olurlar.

Cesedi kabre konunca ruh da cesetle beraber kabrine girer. Oradaki yalnızlık kendisine tattırılır. Sonra “Münker-Nekir” melekleri ölünün ameline göre kendisine görünürler. Şayet dünyadaki ameli iyi ise sevimli iki arkadaş ve dost gibi gelerek kendisine gelmiş olduğu yeni dünyaya, ahiret âlemine “Hoş Geldin” derler. Dünyada yaptıklarını ve kabir için, ahiret için neler hazırladıklarını sorarlar. Sonra dünya hayatının amacı olan, yaratılış gayesi olan hususlarda onları imtihan ederler. “Rabbin kimdir?” “Dinin nedir?” “Peygamberin kimdir?” gibi hayatının gayesi olan soruları sorarlar.

Ölen kişinin ruhu bu sorulara cevap vermekte sıkıntıya düşerse, heyecan ve şaşkınlıktan cevap veremez ise dünyada yaptıkları hayırlı işleri ve ibadetleri ona güzel arkadaşlar ve iyi ameller olarak görünür. Okuduğu Kur’ân-ı Kerim, kıldığı namazları, tuttuğu oruçları ve verdiği zekâtları gelerek Münker-Nekir meleklerine cevap verirler. O insan da dünyada yaptığı ibadetlerinin kendisine kabirde ne kadar fayda verdiğini görerek Allah’a şükreder.

Bunun üzerine kalbi ve kabri genişlenir. Ruhu “Âlay-ı İlliyyine” çıkarılır ve cennetten pencereler açılarak cennetteki makamları kendisine gösterilir. O da sevinç ve sürurla bunları seyre başlar. Böylece milyonlar sene bir saat ve bir gün gibi geçer. Haşrin sabahında meleklerin kendisini bedenine tekrar iade etmesine kadar böyle geçer.

Şayet ölen inkârcı ve günahkâr ise kendisine Münker-Nekir Melekleri ameline göre çirkin görünür. Onların dehşetinden dili tutulur, şaşkınlığı ve korkusu artar. Dünyada Rabbini imanla tanımadığı için “Rabbin kimdir?” sorusuna cevap veremez. Dinin emirlerine uymadığı, farzları yapıp haramlardan kaçmadığı için “Dinin nedir?” sualine cevap veremez. “Peygamberin sünnetine uymadığı ve yolundan gitmediği için de “Peygamberin kimdir?” sorusu cevapsız kalır. Azap melekleri de kabrini daraltırlar, kalbini sıkarlar ve ruhunu “Esfel-i Safiline” götürerek cehennemden pencereler açarlar ve kendisine cehennemdeki dehşetli halleri seyrettirirler. Oraya gitme korkusu ve azabın dehşeti kendisine kabir azabı olarak görünür. Ruhu azap içinde kalır. Bu durum da haşir sabahına kadar devam eder. (Tirmizi, Cenâiz, 70)

Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “Cehennemi göreceksiniz. Sonra ayne’l-yakîn yine göreceksiniz” (Tekasür, 102:6-7) buyurmaktadır. İslam bilginleri bu iki ayetten birincisini kabirde, âlem-i berzahta ruh gözü ile göreceksiniz. İkinci ayetin de haşir sabahından sonra beden gözü ile görüleceğinin ifade edildiğini belirterek kabir azabına delil olarak göstermişlerdir.

Yine yüce Allah Kur’an-ı Kerimde inkârcıların “Ey Rabbimiz! Bizi iki defa öldürdün ve iki defa dirilttin. Günahlarımızı kabulleniyoruz. Bize bu ateşten bir çıkış yolu yok mu?” (Mümin, 40:11) şeklinde serzenişte bulunduklarını ifade eder. Müfessirler bu ayette ifade edilen birinci dirilişin kabirde, ikincisinin de haşirde olduğunu izah etmişlerdir.

Kur’an-ı Kerim kabir azabı ile ilgili olarak Firavun’un ve yandaşlarının “Sabah-akşam ateşe arz olunduklarını, sonra kıyametin kopacağını ve ahirette de şiddetli azaba uğrayacaklarını” (Mü’min, 40:46) haber vermektedir. Bu ayeti açıklayan müfessirler sabah-akşam kabirde ateşe arz olunduklarını, kıyametten sonra da cehenneme bedenleri ile gireceklerini ifade ettiğini açıklamışlardır. Bu ayetler kabir hayatını ve azabını haber vermektedir.

Peygamberimiz (sav) bir gün kabristandan geçerken iki mezardaki ölünün azap çektiklerini gördü. Bunların azap görmelerinin sebebini şöyle açıkladı. Bunlardan birisi koğuculuk yaparak laf taşıdığından, diğeri ise idrar sıçrantısından kaçınmadığı ve temizliğe tam dikkat etmediği için azap görmektedirler” buyurdu. Sonra yaş bir hurma dalını alarak ikiye ayırdı ve mezarların üzerine dikti ve “Bu iki dal kuruyana kadar o ikisinin çektiği azaplarını hafifletmelerini umarım” buyurdular. (Buhari, Cenâiz, 28; Müslim, İman, 34; Ebu Davut, Taharet, 36) İslam bilginleri bu hadisten gıybet ve koğuculuğun günahının büyüklüğünü, temizliğin önemli olduğunu ve mezarlıkların ağaçlandırılmasının gerektiği sonucunu çıkarmışlardır.  

Peygamberimiz (sav) cenaze kabre konulunup yakınları oradan ayrılırken ölen kişi geriye dönenlerin ayak seslerini işitir. Kendisine bir melek gelir ve “Muhammed denen kişi hakkında ne diyorsun?” diye sorar. O kişi mü’min ise “O Allah’ın kulu ve resulüdür” diye cevap verir. Bunun üzerine ona “Cehennemdeki yerine bak” denir, O da bakar cehennemi görür. Sonra melek ona “İşte bu imanından dolayı Allah cehennemdeki bu yerini cennete tebdil etti” denir. Kabri genişletilir ve cennetten pencereler açılır. Şayet ölen kişi münafık veya kafir ise “Muhammed hakkında ne diyorsun?” denilince “Ben o zatı tanımıyorum ve herkesin söylediğini söylüyorum” der. Kendisine “O Allah’ın peygamberini dinlemedin ve getirdiği kitabı okumadın” denilir ve melek elindeki demirden sopası ile vurulur. O kişi öyle bir çığlık atar ki insanlar ve cinler dışında bütün canlılar onun sesini işitirler. Kabri daraltılır ve cehennem ateşi ile doldurulur.” (Buhârî, Cenaiz 68, 87; Müslim, Cennet, 70; Ebu Davud, Cenaiz, 78; Nesâî, Cenaiz, 110; Tirmizî, Cenaiz, 70)

Rasulullah (sav) kabir suali ile ilgili olarak da şöyle buyurdu: “Mümin kabrinde oturtulur, melekler sorgu için ona gelirler, sonra o Allah’tan başka ilah olmadığına Muhammed Aleyhisselam’ın O’nun Resulü olduğuna şahadet eder. Bu, Cenab-ı Hakk’ın şu kavl-i şerifi ile ifade edilmektedir: “Allah, iman edenleri, dünya hayatında da, ahirette de sağlam bir söz üzerinde tutar; zalimleri de saptırır ve Allah, dilediğini yapar.” (İbrahim,14:27) (Buhari, Cenaiz, 85, Tefsir; Müslim, Cennet,17; Ebu Davud, Sünnet, 27; Tirmizi, Tefsir; İbrahim; 1; Nesai, Cenaiz, 114)

“Sizden birisi öldüğü ve kabre konulduğu zaman sabah akşam kendisine gideceği yer gösterilir. Cennet ehlinden ise cennet ehli olarak yok eğer cehennem ehlinden ise cehennem ehli olarak. Yani cennet ehlinden olacaksa cenneti görür ve kabri cennet bahçelerinden bir bahçe haline gelir. Şayet cehennem ehlinden olacaksa ona da kabrinde iken cehennem gösterilir de bu şekilde kabri cehennem çukurlarından bir çukur haline gelir. Sonra kendisine denilir ki: Kıyamet gününde Allah seni diriltip haşr edinceye kadar kalacağın yer işte burasıdır.” (Muvatta, Cenaiz,16; Buhari, Cenaiz, 88, Bed’ül-halk, 8, Rikak,42; Müslim, Cennet,17; Tirmizi, Cenaiz,71; Nesai, Cenaiz, 116)

Peygamberimiz (sav) “Sizler birbirinizi defnediyor olmasaydınız kabir azabını işittirmesi için Allah’a dua ederdim” (Müslim, Cennet, 17; Nesai, Cenaiz, 114) buyurdular.

3. Kabir Azabı:
Kabir hayatı hayat mertebelerinden biri olup ruhanî bir hayattır
. (Bediüzzaman, Mektubat, 2005, s. 18) Peygamberimiz (sav) “Kabir cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukurdur” (İbn-i Mâce, Züht, 31) buyurmuşlardır. İman ve Salih amel sahipleri kabirde güzel bir hayat geçirirlerken, kâfirler ve günahkârlar cehennemden açılan pencerelerle büyük azap çekeceklerdir. (Taftazanî, Şerhu’l-Akaid, 251; Müslim, İman, 34; Tirmizi, Kıyame, 26) Allah yolunda yapılan her şey bakiye ınkılab ederek bekaya mazhar olacağı gibi âlem-i berzahta da ziyadar, munis birer manzara olarak sahibine fayda sağlarlar. (Sözler, 49)

Müminlerin ruhları bir derece serbest oldukları için evliyaların ruhları temessül ederek dünyadaki dostlarına görünebilir ve rüyada ehl-i iman ile münasebet kurabilirler. (Mektubat, 18) Bunun pek çok örnekleri vardır. Vefat eden ruhlar ile görüşerek dünyadaki haberleri alabilirler. Kendilerini ziyarete gelenlerin selamlarını alırlar ve dualarını işitirler. (Porf. Kâmil Miras, Tecrid-i Sarih Tercümesi, Diyanet, Ankara-1985, 4:504-505)

Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde kabir azabının olacağını “Firavun ve adamları sabah akşam ateşe atılırlar; kıyamette de Firavun ve hanedanını ateşin en şiddetlisine sokun” (Mü’min, 40:46) ayeti ile sabittir. Sabah akşam azaba atılmaları ruhanî olarak âlem-i berzahta, kıyamette ise bedenleri ile azabın en dehşetlisine atılmaları, cehenneme atılmalarını açıkça ifade etmektedir.

Dünyada yakınlarının Kur’an okuyarak ve hayır yaparak sevabını kabirdekilere bağışlamalarının onlara fayda vereceği de peygamberimizin (sav) uygulamaları ile sabittir. Nitekim peygamberimiz (sav) kabristandan geçerken durur ve bir hurma dalını alarak ikiye bölüp iki mezara diker. Sonra da “Bu iki kabirde bulunan ölülerden birisi koğuculuk yaparak laf taşıdığı, diğeri de idrardan sakınmayarak temizliğe dikkat etmediği içindir azap çekiyorlardı. Bu iki dal kurumadığı sürece o ikisinin çektiği azabın hafiflemesini umarım” (Buhari, Cenâiz, 82; Müslim, İman, 34; Ebu Davud, Taharet, 26) buyurmuşlardır.

Âlem-i berzahın bir diğer hayat mertebesi de “şühedâ hayatıdır.” Şehitlerin bedenleri ile ölmedikleri halde berzah âleminde oldukları ve kendilerini ölmüş bilmedikleri için de en son yaptıkları işi yapmaya devam ettikleri hadislerde ve Bediüzzaman Said Nursi’nin izahlarında sabittir. Yüce Allah Kur’ân-ı kerimde şehitler hakkında “Allah yolunda ölen ve öldürülenleri ölülerden saymayınız. Onlar diridirler, rableri katında rızıklandırılırlar; ama siz onların farkında olmazsınız” (Bakara, 2:154; Âl-i İmran, 3:169) buyurarak onların ölümlerinin bizim bildiğimiz bir ölüm olmadığını ve kabir hayatına da benzemediğini ifade etmiştir.

Bediüzzaman hazretleri bu ayetlerin tefsiri olarak şöyle buyurur: “Nass-ı Kur’anla şühedanın, ehl-i kuburun fevkinde bir tabaka-i hayatları vardır. Evet, şühedâ, hayat-ı dünyeviyelerini tarik-i hakta feda ettikleri için, Cenab-ı Hak kemâl-i kereminden hayat-ı dünyeviyeye benzer, fakat kedersiz ve zahmetsiz bir hayatı âlem-i berzahta onlara ihsan eder. Onlar kendilerini ölmüş biliyorlar. Yalnız kendilerini daha iyi bir âleme gittiklerini biliyorlar. Kemâl-i saadetle mütelezziz oluyorlar. Ölümdeki acılığı hissetmiyorlar. (Tirmizi, Cihad, 6; Nesai, Cihad, 35) Ehl-i kuburun çendan ruhları bakidir, fakat kendilerini ölmüş biliyorlar. Berzahta aldıkları lezzet ve saadet şühedânın lezzetine yetişmez.” (Mektubat, 16-17)

Manevî şehitlerin de durumu aynıdır. Onlar da şehit mertebesinde vefat ettikleri için kendilerini ölmüş bilmezler. Talebe-i ulumun ölümü de bu neviden olduğu için şehit olarak vefat eden bir talebe kendisini medresede zannederek suâl-i melekin “Men Rabbüke” sorusuna “Men müpteda, rabbüke onun haberidir” şeklinde cevap vererek melekleri güldürdüğü ehl-i keşfin müşahedesi ile sabittir. (Şualar, 329; Kastamonu Lâhikası, 255)

Şehitler ölmediklerine göre peygamberlerin kabirlerindeki halinin de onlardan daha üstün bir mertebede olduğu ve ümmetlerinin salâvatlarını işittiği ve onlara manevi imdat ettiği elbette inkâr edilemez. Aynı şekilde Hz. İsa’nın ve Hz. İdris’in (as) hayatları elbette nass-ı kur’ânın ve peygamberimizin (sav) haber verdiği şekildedir.

Kabir hayatı cismani değil ruhani bir hayattır. Cenab-ı Hakk insanların ecelleri gelip de ömürleri sona erdiği zaman onların ruhlarını almak suretiyle vefat ettirdiğini haber vermektedir. İşte bu, hakiki, kâmil manadaki ölümdür. Bir de gerçekte ölmemiş olan insanlara da uykularında vefat halini yaşatır ki, buna da küçük ölüm denir. Çünkü insan uykuda iken adeta ölü gibidir. Uyuyan kişi uyanıncaya kadar görememektedir, işitememektedir, etrafında olup bitenleri hissedememektedir; bu yönüyle uyku ölüme benzemektedir.

İşte Cenab-ı Hakk bu küçük ölümü, tekrar diriltilmeye bir delil kılmıştır. İnsan uyuduktan sonra nasıl tekrar uyanıyor ve bilinci yerine geliyorsa aynı şekilde ölür, Allah ölümünden sonra hesaba çekilmek ve yaptıklarının karşılığını görmek üzere onu tekrar diriltir. Bu sebeple Hazreti Peygamber (asv)  uykudan uyandıkları vakit şöyle derlerdi: “Ölümden sonra bize tekrar hayat bahşeden Allah’a hamd-ü senalar olsun, dönüş ancak onadır.” (Buhari, Deavat, 7, 8, 15; Tevhid,13; Müslim, Zikir ve Dua, 17; Ebu Davud, Edeb, 107; İbn Mace, Dua, 16)

Hal böyle olunca kabir hayatı insanın uyku ve rüya haline benzetilebilir. İki kişi aynı odada yattıklarını düşünelim. Bunlardan birisi çok güzel bir rüya görmektedir, diğeri ise kötü bir rüya görmektedir. Ama ne var ki rüya ruha ait bir durum olunca aynı odada beraber yatanların birbirlerinden haberleri olmaz. Güzel rüya gören uyandığı zaman “ne güzel rüya görüyordum; neden beni uyandırdınız?” derken, kötü rüya gören ise “Allah’a şükür, demek rüya imiş!” diyecektir. Güzel rüya gören için bütün gece bir dakika kadar iken, kötü rüya gören için ise bir dakikalık rüya bir sene gibi geçmeyecek ve bir sene azap görmüş gibi etkilenecektir.

İşte kabirdeki ceza ve mükâfat bunun gibidir. Kabir azabı kula cehennemi seyrettirmek gibidir. Onun dehşetli azabını gören ruh ızdırap içinde kalır. Şayet mü’min ise çektiği sıkıntılar ve azaplar günahlarına kefaret olduğu için belki de kendisini cehenneme düşmekten kurtarır. Zira mü’minin başına gelen her nevi sıkıntı ve üzüntü, hastalık ve musibet onun günahlarına kefaret olduğu gibi, azabının hafiflemesine ve günahlarının azalmasına sebeptir. Böylece mizanda sevap kefesi ağır basar, o mü’min de cehenneme girmekten kurtulur. Bu nedenle kabir azabı mü’minler için rahmettir.


Etiketler:  Ölüm Ölümün Hakikati Kabir Alem-i Berzah Kabir Azabı Kabir Suali Kabirde Hayat
 
< Önceki   Sonraki >
ÖLüM
ALEM-I BERZAH
KABIR
KABIR AZABı
KABIR SUALI