|
Sayfa 1 Toplam: 3 M. Ali KAYA
TEBÜK SEFERİ (H. Receb 9 / M. 631)
İslam  iyetin Arabistan’da bütün haşmetiyle yayıldığı hicretin 9. senesi Bizans Kayseri Herakliyus idaresi altında bulunan Cüzam, Lahm, Âmile ve Gassan gibi müşrik Arapların tahriki ve daveti ile büyük bir ordu hazırlayarak peygamberimizin (sav) üzerine yürümeye karar verdi. Bunun için Anadolu’da bulunan valilerine haber göndererek ordularını hazırlamalarını ve kendisini karşılamalarını istedi. Cüzam, Lahm, Gassan ve Âmile kabileleri de savaş için Bizans ordusunun yanına yerlerini alacaklardı. Müşrik Arapların amacı Bizansın gücünü arkalarına alarak büyük bir ordu ile Medine’yi ele geçirerek İslamı ortadan kaldıracaklardı. Peygamberimiz (sav) bu durumu haber alınca hemen açık bir şekilde “Sefer Hazırlığına” başladı. Sahabelerini messide topladı. Onlara durumu anlattı. Bizans üzerine sefer yapılacağını ve bunun için kıtlık ve yokluğa bakmadan herkesin katıkı sağlaması gerektiğini söyledi. Çevre kabilelere haber gönderdi. Herkesin mali ve askerî destek vermesini istedi.
Tebük Seferi Hazırlıkları:
Peygamberimiz (sav) daha sonra Medine dışında Seniyyetü’l-Vedâ’da askerî bir karargâh kurdurdu. Bir de Levazım ve Askerlerin iaşelerinin toplandığı bir bölüm oluşturdu. Buraya yapılan yardımlar, yiyecek ve ihtiyaç malzemeleri toplanmasını istedi. Başlarına görevlileri yerleştirdi. Hali vakti yerinde olanlar askerlerin iaşe ve levazımat tedarik ediyor ve ellerinde bulunan imkânları sunuyorlardı.
Yardım konusunda her zaman en ileri durumda olan Hz. Ebubekir’di. (ra) Hz. Ömer o gün kararlıydı. Hz. Ebubekir’i (ra) bu gün geçeceğim diyordu. Malının yarısını ayırdı ve peygamberimize (sav) getirdi. Peygamberimiz (sav) getirdiği malın çokluğunu görünce “Ya Ömer! Ailene ne bırkatın?” buyurdu. Hz. Ömer (ra) “Malımın yarısını getirdim; diğer yarısını da aileme bıraktım” diye cevap verdi. Biraz sonra Hz. Ebubekir (ra) bir çok mal ve hurma iel beraber 4.000 dirhem de para getirerek geldi. Peygamberimiz (sav) ona da sordu: “Ya Ebâbekir! Ailene ne bıraktın?” Hz. Ebubekir (ra) cevap verdi: “Allah ve Rasulünü bıraktım! Başka bir şeyim kalmadı” diye cevap verdi. Hz. Ömer (ra) bu cevabı dinleyince göz yaşları içinde “Anam-babam sana feda olsun yâ Ebabekkir! Hayır ve iyilik konusunda seni geçmek mümkün değildir” dedi.
Hz. Osman-ı Zinnureyn (ra) Şama göndermek üzere bir kervan hazırlamıştı. Peygamberimizin (sav) yardım talebini işitince kervanı Şam’a göndermekten vazgeçerek 300 deveyi üzerindeki mallarla birlikte peygamberimize (sav) teslim etti. Ayrıca 50 at ve 1000 altın nakit olarak peygamberimize teslim etti. Peygamberimiz (sav) bu cömertçe yardım için kendisine dua etti. “Allahım! Ben Osman’dan razıyım, sen de ondan razı ol!” buyurdular.
Abdurrahman b. Avf (ra) 700 deve yükü mal ile 4 bin dirhem nakit para getirdi. “Ya Resulallah paramı ikiye böldüm. Dört bin dirhemini size, dört bin dirhemini de aileme bıraktım” dedi. Peygamberimiz (sav) “Getirdiğin de, ev halkına bıraktığın da mübarek ve bereketli olsun!” diye dua etti. Peygamberimizin (sav) bu duasından dolayıdır ki Hz. Abdurrahman (ra) vefat ettiği zaman dört hanımından her birine sadece nakit olarak 18 bin miskal altın miras bırakmıştır.
Diğer sahabeler de kendi imkânları ölçüsünde yardım etmekten geri durmuyorlardı. Kimi bir tas hurma getiriyor, kimisi de silah ve at gibi askeri malzeme yardımında bulunuyorlardı. Ebû Âkil (ra) elinde bir sa’ (1040 dirhem, 3 kilo 120 gram ağırlığında bir ölçek) hurma ile geldi. “Yâ Resulallah! İki sa’ hurma karşılığında bütün gece sırtımda su çektim. Birini ehlime bıraktım, diğerini size getirdim” dedi. Peygamberimiz (sav) “Getirdiğine de evde bıraktığına da Allah bereket versin” şeklinde dua etti ve getirdiği hurmanın sadakalar kısmına dökülmesini emretti.
Ulbe b. Zeyd (ra) Allah'ın Resulünün bu davetine icabet etmek için elinde hiçbir şey dulamadı; ancak kendi faydalandığım bazı şeyleri getirerek “Yâ Resulallah! Elimde sadaka olarak verecek bir şeyim olmadığı için kullandığım bazı şeyleri getirdim ve ben bundan dolayı ‘bu da mı sadaka olarak verilir’ diye benimle dalga geçecek olanları da şimdiden affediyor, hakkımı helal ediyorum. Sadakamın kabulünü de Allah’tan istiyorum” dedi. Peygamberimiz (sav) sadakasını aldı ve “Allah kabul etsin!” dedi. Ertesi gün mescitte “Şu gece tasaddukta bulunan kimse nerededir?” dedi. Kimseden ses çıkmadı. Yeniden seslendi Hz. Ulbe ayağa kalktı. Peygamberimiz (sav) “Sennin sadakanı ben kabul etmiştim. Allah’a yemin ederim ki şimdi bana senin sadakaları kabul edilenlerin defterine yazıldığın bildirildi” buyurdular.
Sefer hazırlıkları için kadınların gösterdiği fedakârlık da takdire şayandı. Kadınlar boyunlarındaki gerdanlıkları ve takılarını bu sefer için sadaka olarak vermekte asla terddüt etmediler. Kadınlar ziynet eşyalarını Hz. Aişe’ye (ra) getirerek veriyorlardı. Hz. Ümm-ü Seleme (ra) şöyle der: “Aişe’nin evinde sirilmiş bir örtü vardı. Üzerinde fildişinden bilezikler, pazubendler, yüzükler, halhallar, küpeler, develerin ayaklarına bağlanan kayışlar ve bir takım şeyler bulunuyordu.” Herkes getirerek bu örtünün üzerine koyuyorlardı. Bu şekilde askerin techizatı sağlandı.
Savaşa katılmak isteyenler de o derece çoktu ki sahabelerin bu yardımları ve askeri malzemeler askerleri techiz etmeye yetmiyordu. Bu durumda gençler ve askerliğe elverişli olmayanlar kimine at ve deve, kimine de askeri silah tedarik edilemediği için orduya katılmaları kabul edilmedi.
Red cevabı alanlardan Salim b. Umeyr, Amr b. Humam, Ulbe b. Zeyd, Irbad b. Sariye, Abdurrahman b. Ka’b, Abdullah b. Mugaffel ve Haremî b. Abdullah (ra-ecmain) askere kabul edilmedikleri için bir kenara çekilerek ağladıkları için kendilerine “Bekkâûn / Ağlayanlar” adı verilmiştir. Bunlar sefere çıkmak için Resulullah’ın huzuruna çıkmışlar, peygamberimiz (sav) de “Size verecek devemiz kalmadı. Yol uzun ve havalar çok sıcak. Bu nedenle sizi sefere/askere alamyayız” dediği için huzur-u risaletten ağlayarak çıkmışlar ve bir kenara çekilerek ağlamışlardı. Yüce Allah onlar hakkında “Sana geldiklerinde ‘sizi bindirecek bir şey bulamadım’ diye sefere katılmalarına müsaade etmediğin kimselerin savaşa iştirak etmemelerinden dolayı bir günah yoktur. Onlar binecekleri bir binek ve harcacak bir şey bulamamalarının üzüntüsü ile gözleri yaşlı olarak dönmüşlerdir.” Bu ayette sadaka veremeyecek malları olmayan ve binecek binekleri olmadığı için seferden geri kalanların günahkâr ve isyankâr olmadıklarını açıklamaktadır. Bununla beraber savaşa gitmekte kararlı olan bu sahabeleri Hz. Osman (ra), Hz. Abbas (ra) ve Yamin b. Umeyr (ra) techiz ederek Taif Seferine katılmalarını sağlamışlardır.
Münafıkların Bahaneleri:
Mevsimin yaz olması havanın sıcaklığı ve kuraklığın her tarafı kavudurduğu bir zaman dilimi içinde yapılacak olan bu sefer samimi inanç sahibi olan mü’minlerin gayretini artırırken, münafıkların bahanelerine, serzenişlerine ve bunu da dedikodu ve tenkit şeklinde yansıtmalarına sebep olmuştur. Yazın hoş gölgelerde serin bir şekilde geçirmek, bağ ve bahçelerinde çalışma yerine bütün bunlar terk ederek bu sıcakta sefere çıkmak işlerine gelmiyordu. Sonra Araplar kim, Bizans İmparatorluğu gibi asırlar boyunca büyük bir devlete kafa tutmak nere?
Abdullah b. Ubey “Muhammed Kayseri oyuncak mı sanıyor? Ben şimdiden onun ve ashabının esir edildikilerin görür gibiyim” diyordu. Diğerleri de “Bu sıcakta harbe mi çıkılırmış!?” diyorlar ve mü’minleri vazgeçirmeye çalışıyorlardı.
Yüce Allah onların bu durumlarını peygamberimize ve mü’minlere haber verdi. Nazil olan ayetlerde “Allah'ın Resulüne gelerek mazeret beyanında bulunanlar evlerinde kaldıkları için sevindiler. Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihat etmek onların hoşlarına gitmedi de ‘bu sıcakta cihâda çıkmayın’ dediler. Sen onlara ‘Cehennem daha sıcaktır’ de… Keşke anlayabilseler!” buyurarak konuşmalarını yüzlerine vurdu.
Bazı münafıklar da imansızlıklarından, mallarına ve kadınlarına olan düşkünlüklerinden savaşa iştirak etmek istemiyorlar ve bahane üretiyorlardı. Savaşa gittikleri zaman fitneye düşeceklerini ifade ediyorlardı. Yüce Allah onların bu durumlarını da şöyle ifade etmektedir: “Cihaddan geri kalmak için senden izin isteyenler ancak Allah’a ve ahret gününe inanmayan ve kalpleri şüphe içinde olanlardır. Bu şüpheleri onları oyalar, bocalayıp dururlar. Onlar cihada çıkmak isteselerdei muhakkak onun için hazırlık yaparlardı. Lâkin onların savaşa katılmalarına Allah müsaade etmedi. Onlardan ‘fitneye düşmekten korkuyorum, bana izin ver’ diyenler zaten fitnenin içine düşmüşlerdir. Cehennem de onları çepeçevre kuşatmıştır.”
Yüce Allah onların savaşa kabul etmemesi için de peygamberimize (sav) talimat verdi ve şöyle buyurdu: “Şayet onlar savaşa katılacak olsalar sizin için fesattan başka bir şey yapmayacaklardır. Onlar fitne çıkarmak için koşuştururlardı ve sizden onları can kulağı ile dinleyecek olanlar da vardır.” Bu ayetin nazil olmasından sonra peygamberimiz (sav) onlardan gelerek izin isteyenlerin tümüne izin verdi.
Sefere Çıkış:
Peygamberimizin (sav) Seniyyetü’l-Veda’da konuşlandırdığı askerlerin sayısı 30 bini buldu. Bunun 10 bini süvari birlikleri teşkil ediyordu. Medine’de Muhammed b. Mesleme’yi (ra) vekil bırakarak ordusunun başına geçti ve ordusuna hareket emrini verdi.
Sonra Hz. Ali’yi (ra) yanına çağırdı ve “Medine’de ya benim veya senin kalman gerekecek” buyurdu. Sonra seni ev halkının işlerini yapmak üzere seni Medine’de bırakıyorum” dedi. Hz. Ali (ra) ağlayarak “Ben sizinle beraber olmak isterdim. Beni kadınlara ve çocuklara vekil mi bırakıyorsunuz!?” dedi. Peygamberimiz (sav) “Bana göre sen Musa’ya göre Harun gibisin. Böyle bir durumda olmak istemez misin? Ama ne var ki benden sonra peygamber yoktur” buyurdular. Bunun üzerine Hz. Ali (ra) Medine’ye döndüler.
Peygamberimiz (sav) orduya harekât emri vermeden önce en büyük sancağı Hz. Ebubekir’e (ra) verdi. Bu durum daha sonra peygamberimizin (sav) kendisinden sonra halife olmasına işaret olarak kabul edilmiştir. En büyük bayrağı da Zübeyir b. Avvam’a (ra) teslim etti. Hazreclilerin sancağını Ebu Dücâne’ye (ra) Benî Mâlik b. Neccar’ın bayrağını ise Zeyd b. Sabit’e (ra) verdi. Perşembe günü ikindiden sonra serinlikte ordusunu Tebük’e doğru harekete geçirdi.
Medine’de birçok münafık kalmıştı ve bunlar dedikoduyu çok seviyorlardı. Amaçları Müslümanlar arasında huzursuzluk çıkarmaktı. Hz. Ali’in (ra) Medine’de kaldığını gördüklerinde hemen dedikoduya başladılar. “Peygamber seni sevmediği, önem vermediği ve şu gibi durumlardan dolayı seni Medine’de bıraktı” dediler. Hz. Ali’nin (ra) canı sıkıldı ve silahını kuşanıp atına atladığı gibi yola çıktı ve Cürfe denilen yerde peygamberimize (sav) yetişti. Peygamberimiz (sav) neden geldiğini sorunda durumu anlattı. Peygamberimiz (sav) “Onlar yalan söylemişler. Yâ Ali sen bana Musa’ya (as) nispetle Harun (as) gibi olmak istemez misin? Musa (as) Harunu vekil bırakmıştı. Ben seni kendi aileme ve kendime vekil bıraktım” buyurdular. Hz. Ali (ra) bunun üzerine tekrar Medine’ye döndü. Peygamberimiz (sav) Medine’de münafıkların herhangi bir bozgunculuk yapmalarına engel olmak için Hz. Ali’yi (ra) Medine’de bırakmıştı.
Peygamberimiz (sav) kumandasındaki ordu çöle ve güneşe aldırmadan yoluna devam ediyordu. Bir ara Ebu Zerr’in (ra) devesi ordunun gerisinde kaldı. Mücahitler “Yâ Resulallah! Ebu Zerr’in devesi yürüyemediğinden geride kalmış” dediler. Peygamberimiz (sav) “Eğer onda bir hayır varsa, yüce Allah onu bize kavuşturur” buyurdular. Ordunun mola verdiği bir sırada Hz. Ebu Zerr (ra) devesinin yürüyemeyeceğini anlayarak bırakmış yükünü sırtına almış olduğu halde gelip orduya yetişti. Peygamberimiz (sav) onun uzaktan geldiğini görünce “Ebu Zerr yalnız yaşar, yalnız başına vefat eder ve yalnız başına haşrolur” buyurdular.
Yıllar sonra Hz. Osman’ın (ra) hilafeti ve Hz. Muaviye’nin Şam valiliği sırasında Şam’da vaiz ve muallim olarak bulunan Hz. Ebu Zer (ra) “Altını ve gümüşü biriktirerek Allah yolunda harcamayanlara acı bir azabı müjdele!” ayetini okuyarak Muaviye’nin (ra) debdebeli hayatını tenkit etti. Hz. Muaviye (ra) “Bu ayet Müslümanlar hakkında değil, ehl-i kitap hakkındadır” dedi. Hz. Ebu Zer (ra) “Bu ayet onlar hakkında nazil olmuştur; ama Müslümanlara hitap etmektedir” dedi. Aralarında münakaşa çıkınca Hz. Osman’a (ra) şikâyet etti. O da Ebu Zerr’i (ra) çağırttı ve “Yanımda kal. Her ihtiyacını ben karşılayayım. Sen de istediğin zahidane hayatını yaşa!” dediyse de o “Ben Rebeze’ye gitmek istiyorum” diye cevap verdi. Medine’ye üç konak mesafede olan Rebeze köyünde yalnız başına yaşamaya başladı. Hicretin 32. senesi rahatsızlanınca hanımı ve hizmetçisine “Beni vefat edince yıkayın ve kefenleyerek yolun ortasına koyun. Oradan geçenlere ‘Bu Resulullah’ın sahabesi Ebu Zerr’dir’ deyin ve cenazemi kılmaları ve defnedilmem için yardım etmelerini söyleyin” dedi. Hanımı ağlayarak “Sen ölünce ben ne yapacağım!” dedi. Hz. Ebu Zerr (ra) “ Bir gün birkaç kişiyle Resulullah’ın (sav) huzurundaydık. Bize ‘İçinizden biri kırsal bir yerde vefat edecek, cenazesinde mü’minlerden bir küçük cemaat hazır bulunacak’ buyurmuştu. O mecliste benimle beraber olanların tümü vefat etti. Sağ kalan bir tek ben varım. Onlar hep şehirde vefat ettiler. Bu hadis bana işaret ediyor. Yolu gözetleyin, söylediklerimin doğru olduğunu göreceksiniz” dedi.
Hz. Ebu Zerr (ra) vefat etti. Cenazesini kıldıracak kimse yoktu. Yıkayıp kefenlediler ve dediği gibi yola koydular. Biraz sonra Umre yapmak üzere Mekke’ye gitmekte olan bir kafile geldi. İçlerinde peygamberimizin (sav) sahabesi Abdullah b. Mesut (ra) da vardı. Abdullah b. Mesut (ra) durumdan haberdar olunca hüngür hüngür ağlamaya başladı ve peygamberimiz (sav) yıllar önce “Ebu Zerr yalnız yaşar ve yalnız ölür!” buyurmuşlardı. Aynen vaki oldu der. Cenaze namazını kılarak defnederler.
|