| Şeriatın Tatbikini Sağlamak |
|
|
|
| Çarşamba, 11 Mayıs 2011 | |
|
M. Ali KAYA Halbuki peygamberlerin görevi pek çok ayette ifade edildiği gibi “Apaçık bir tebliğden ibarettir.” (Yasin, 36:17) Tebliğ ise Allah’ın emirlerini ve iradesini duyurmayı, uygulamayı ve beyan edip açıklamayı da içine alan bir görevdir. Peygamberlerin tebliğ ettiği hususlar ise dört kategoride değerlendirilebilir. Birincisi: Tevhit hakikatini, yani Allah’ın birliğini insanlara anlatmaktır. Bu görev Allah’ın isimlerini ve sıfatlarını tanıtmayı ve işlerini, yani şuunâtını anlatmayı da içine alır. İkincisi: İnsanları cehalet bataklığında ilmin aydınlığına çıkarmak ve ilimle tekâmül etmesini sağlamaktır. Bu ise dini ve uhrevi hakikatleri öğretme yanında, helal kazanç yollarını ve bunu sağlayacak olan fen ve sanatı öğretmeyi de gerektirir ki bütün helal kazanç yolları ve sanatlar peygamberlerin mirası olarak insanlığa intikal etmiştir. Bundan dolayıdır ki her sanat ve meslek erbabının peygamberlerden bir piri vardır. Üçüncüsü: Güzel ahlakı tamamlamak ve insanları kötü huylardan arındırmaktır. Güzel ahlak ve adetler peygamberlerin sünneti olarak insanlığa mal olmuştur. İnsanlık ahlak ve fazilet dersini peygamberlerden almışlardır. Dördüncüsü ise adalet ve ibadettir ki insanlık “hukuk-u ibad” dersini peygamberlerden aldığı gibi “hukukullah” adı verilen ibadetleri de peygamberlerden öğrenmişlerdir. Adalet zulme ve haksızlığa engel olmaktır. Hak sahibine hakkını vermek, haksızı cezalandırmak adaletin gereğidir. Bu nedenle dinde “ukubat” denen cezalar vardır. Devletler, milletler ve hukukçular hukuk konusunda kutsal kitapları esas almışlar, suçları ve cezaları böyle belirlemişlerdir. Şeriat denince bütün bunları içine alır. Şeriatın tebliğini peygamberler yapmışlardır ve bu tebliğ görevine “Cihat” adı verilmiştir. Allah yolunda cihat dendiği zaman Allah için yapılan her şey buna dahil olmaktadır. Savaş ise fiilî bir durum olup, tecavüze ve zulme karşı son çare olarak Allah tarafından emredilmiştir. Peygamberimiz (sav) “Huneyn” muharebesinden dönerken “Küçük cihattan büyük cihada dönüyoruz” buyurarak nefisle ve şeytanla yapılan cihadın daha büyük cihat olduğunu beyan etmişlerdir. Peygamberimiz (sav) insanları Allah’a abd olmaya, yani ibadete davet ederken kendisini Allah’ın abdi, yani Allah’a ibadet eden biri olarak tanıtmış ve ibadette herkesten ileri olduğunu göstermiştir. Abd, kul ve köle demek değil, Allah’a gönülden ve isteyerek ibadet eden hür insan demektir. Kul ve köle olmak demek değildir. Kul ve köle hür olmayan ve mecburen itaat etmek durumunda olan kimse anlamına gelir. Allah’a abd olan böyle değildir, hür olmakla beraber Allah’ın ibadete layık olduğunu bilerek inanarak ibadete ve itaate yönelen kişi anlamına gelmektedir. Peygamberimiz (sav) Allah’a ibadet eden bir abd olmayı krallığa tercih etmiş, ibadetin önemini göstermiştir. “Ben kulum, kul gibi yerim” buyurarak tevazuda da bizlere örnek olmuştur. İman temeli üzerine oturmuş bir ibadet ve ahlakı ortaya koyarak bir fazilet toplumu meydana getirmiştir. Böyle seçkin bir toplum da “Asr-ı Saadeti” ve idarede de liyakate ve seçime dayanan “Hilafeti” oluşturmuştur. Bediüzzaman hazretleri “Şeriatta yüzde doksan dokuz ahlak, ibadet, ahiret ve fazilete aittir” (Divan-ı Harb-i Örfî, 28) buyurur. Yüzde doksan dokuzu ihmal ederek sadece “ukubat” denen cezaların tatbikine şeriatın tatbiki demek elbette doğru değildir. İmanın, ibadetin, ahlakın hakim olmadığı vicdanlarda ve toplumda herkes derecesine göre suçlu olduğu için dinin emrettiği cezalar uygulanamaz. Önce imanlı, ibadeti ve ahlakı kabul eden ve yaşayan bir toplum olacaktır, sonra bunu bozmaya çalışanları engellemek ve “Asayişi korumak” için ceza uygulanacaktır. Hukuk mantığı da bunu gerektirmektedir. Asrımızda bir “Asr-ı Saadet Müslümanı” olan ve peygamberimizin vârisi ve temsilcisi olduğunu her hali ile ispat eden Bediüzzaman Said Nursi hazretleri “Tevhit, İlim, Ahlak, İhlas, Adalet, Doğruluk ve Fazilet” esaslarını bireylere ve topluma kazandırmak için ülkenin sisteminin ve idari yapısının diktadan ve despotizmden kurtularak Demokratik bir temele oturmasını istemiş ve bu konuda gayret etmiştir. Her şey ferdin ıslahı ve eğitimi ile kazanılır. Bütün işlerin ve faaliyetlerin odağında insan vardır. İnsan faziletli olmadıktan sonra hiçbir şey yapmak mümkün değildir. İnsanı değiştirecek olan da “İman” hakikatleridir. Bu nedenle Bediüzzaman “Ben bütün mesaimi iman üzerine teksif ettim” demektedir. “Millet irşat edilmelidir” (Bilinmeyen Yönleriyle Bediüzzaman, s. 225) diyen Bediüzzaman bunu yaparken de “Doğruluktan ayrılmamayı ve hileyi terk etmeyi” istemektedir. Yalanlarla ittihat da başarı da müspet hareket de yalandır. İttihat ilimde ve doğrulukta olur. Din demek doğruluk demektir. İnsanın kalbi doğru olmazsa dili doğru olmaz, dili doğru olmazsa bedeni doğru olmaz. Kalbi doğrultan ise imandır. Bu nedenle iman her şeydir, imansız fazilet mümkün değildir. Etiketler: Din Şeriat Şeriatın Tatbiki Demokrasi Birey İman İbadet Ahlak Fazilet Hukuk Cihat |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|