| Tasavvufî Kavramlar-1 |
|
|
|
| Çarşamba, 17 Ağustos 2011 | |
|
İnsanda varlığı görülen üç şey vardır. Birincisi fiilleridir. Bunlar insan iradesi ile yapılan hareket ve davranışlardır. Dinin yasaklarında kaçmak ve emirlerini yapmakla insanın fiilleri iyiye yönlendirilmiş olur. İkincisi huyları ve ahlakıdır. İnsan fıtratında buluna huy ve ahlaktır. Huy ve ahlak ise eğitim ve terbiye ile iyiye yönlendirilebilir. Bunun için iyi bir eğitimin verilmesi gerekir. Üçüncüsü de iradesi dışında bulunan sevgi, nefret, muhabbet, şefkat, hırs, öfke, şehvet ve merhamet gibi duygularıdır ki bunlar da iman ve ibadetlerle yüzleri ahirete çevrilerek ruhun terakkisine, uhrevi hayatın kazanılmasına mükemmel birer vasıta olurlar. Din getirmiş olduğu, iman, ibadet, ahlak ve hukuk ile insanın maddi ve manevi, ruhî, aklî ve ahlâki terakki ve tekâmülünü amaçlar, insandaki sonsuz duyguların yönlerini ahirete ve ebedi saadete çevirir ve insanı hayvanlıktan kurtarıp gerçek bir insan olmaya yönlendirir. Züht ve Takvaya Ait Kavramlar: 1. İman ve Tevhid: İmam-ı Nevevi (ra) “Makâmât” isimli eserinde “İman aklın gereğidir ve imanın yeri akıldır” demektedir. Zira yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde imanı akla teklif etmiştir. Aklı şahit tutarak imana davet etmekte “Düşünmez misiniz?” “Akletmez misiniz?” “Ey akıl sahipleri düşünün ve ibret alın!” buyurmaktadır. Kâinattaki varlıkların şahadeti ile aklı ikna ettikten sonra kalbi teslime ve tatmine yönelik delillere geçmiştir. Yüce Allah ilme “Hikmet” demiş ve “Allah dilediğine hikmeti verir. Kime hikmet verilmişse ona her nevi hayır verilmiştir. Bunu da ancak akıl sahipleri anlayıp idrak ederler” (Bakara, 2:269) ferman buyurmuştur. Bu nedenle peygamberimiz (sav) “Aklı olmayanın dini ve sorumluluğu yoktur” buyurmuşlardır. Zahitlerin büyüklerinden Cüneyd-i Bağdâdi (ks) şöyle der: “Tevhit yakîndir, yakîn ise ‘yaratılmış olan varlıkların hareket ve sükûnlarının, bir olan, şeriki ve naziri olmayan Allah’ın fiilidir’ diye bilmendir. Böyle inandın mı tevhide yakînen iman ettin demektir. Hikmet bize bunu ispat etmektedir. Hikmet konusunda insanın bilmesi gereken en birinci husus eserden müessiri, sanattan sanatkârı tanımaktır. Bu tanıma ve marifetin neticesi mahlûktan hâlıkın sıfatlarını çıkartman, hadisten, yani sonradan yaratılanlardan kadîm olan Allah’ın vasıflarını tanımandır. Akıl böylece yaratanın davetine boyun eğer, O’na iman ve itaat etmenin şart olduğunu itiraf ve ikrar eder.” Ebu Tayyib Mağribî (ks) de şöyle der: “Aklın delaleti, hikmetin işareti ve marifetin şahadeti vardır. Allah’ın varlığına ve birliğine ait delilleri bulmak akla aittir. Akıl delil olur, hikmet rehber olur ve hikmet şahitlik eder ki ibadetteki safiyete ve riyadan uzak ihlâsa ancak ve ancak tevhitteki ihlâs ile nâil olunur. Kişi böylece halis tevhid olan yakîne ve ihlâslı ibadete muvaffak olur.” Marifetin akla ve ilme bağlı olmasından dolayı Cüneyd-i Bağdâdi (ks) “Meclislerin en şereflisi ve en yücesi tevhit hakikatlerinin ders edilip tefekkür edildiği sohbetlerdir. Böylece tevhit kalbin özü ve tevekkül kalbin ameli haline gelir” demiştir. “Hakiki kurbiyet kalpte bulunan eşyaya ait hissin yok olması ve vicdanın Allah Teâlâ ile huzur ve sukûn bulmasıdır” diyen Ebu Said Harraz bunu teyit etmektedir. Tevhit hakikatini anlayan Câfer b. Nusayr’a (ks) sordular “Allah’ın Arş’a istiva etmesi ne demektir?” Cevap verdi: “Allah’ın ilmine göre her şey eşit mesafededir. Ona bir şey diğer bir şeyden daha yakın ve uzak değildir. O her yerde hazırdır ve her şey O’nun nazarındadır, her işi bizzat o ilmi, iradesi ve kudretiyle yapar” dedi. 2. Keramet ve İstikamet: Ebu Ali Cüzcânî (ks) “İstikamet sahibi ol, keramet sahibi olma. Çünkü nefsin kerameti ister, hâlbuki Allah senden “Emr olunduğun gibi dosdoğru ol!” (Hud, 11:112) ferman ederek istikamet istemektedir” demiştir. Sehl b. Abdullah el-Tüsterî (ks) de “Kerametin en büyüğü kötü huyları iyi huylara değiştirmektir. Keramet ise oynasınlar diye çocuklara verilen balondur” demiştir. Kerameti büyük veliler değil, genellikle küçükleri, henüz imanda kemale ermemiş olanlar ister. Kalbindeki zafiyeti kerametle takviye ederek oyalanmak ister. Beyazıd-ı Bistami (ks) kendisine gelen birisinin “Falan zat bir gecede Mekke’ye gidiyor” diyince “Bunun ne önemi var, Allah’ın lanetlediği şeytan da bir anda mağrib ile maşrık arasında gidip gelir” der. Adam “Filan zat suda yürüyor ve havada uçuyor” diyince de “Bunun da bir değeri yoktur. Kuşlar havada uçar ve balıklar da suda yüzerler” şeklinde cevap vererek önemli olan itikat ve ibadette istikamet üzere olmak gerektiği dersini verir. Bir insanın faziletini ve Allah’a yakınlığını gösteren en güzel delil haramlardan kaçınması, farzlar yapma konusunda son derece titiz olmasıdır. Zira Allah’ın kullarından istediği ve razı olduğu şey bunlardır. Bu konuda her insanın bir mürşide ve muallime ihtiyacı vardır. Bunun amacı da muallimden ilim, edep, terbiye öğrenmektir. Zira talebeler ancak bir muallimin terbiyesinde olduğu zaman istidat ve kabiliyetine göre kendisini geliştirebilir. Başıboş kalırsa kendisinde bulunan kabiliyetler inkişaf etmez bilakis dumura uğrayabilir. Bu sebepten dolayı Beyazıd-ı Bistami ve Ebu Ali Dekkak gibi zahitler ve müttaki büyükler “Mürşidi ve üstadı olmayanın mürşidi şeytan olur” demişlerdir. Züht ve Takvada ileri giden ve ümmete rehber olan zatlar ittifakla “Haram lokma yiyenler vesvese ile ilhamı birbirinden ayıramaz ve şeytanın vesvesesinden kendilerini koruyamazlar. İnsan ancak haramdan korunduğu ve Allah’ın haram ettiği fiillerden uzak durduğu sürece ilham ve marifet derecesine ulaşırlar. İlham ve marifetin amacı da kişiyi haramlardan korumak ve farzları yapmaya istekli hale getirmektir” demişlerdir. İbramin b. Edhem (ks) “Yiyeceğin, lokman helal olsun da zararı yok gece namaza kalkma, gündüz de nafile oruç tutma!” der. Burada demek istediği haram lokma yiyenin bunu karnında ve sırtında taşıdığı sürece nafile ibadetlerinden istifade edemeyeceği ve sevabının haram lokma günahına mukabil gelmeyeceğidir. Yoksa elbette ibadetin sevabından istifade eder. Ancak “attığı taş ürküttüğü kurbağaya değmez.” 3. Allah’a ibadet ve Kurbiyet: Zahitlerden İbn-i Semmak (ks) bir sohbette şöyle dedi: “Bir kimse tamamıyla Allah’tan yüz çevirirse, Allah da ondan yüz çevirir. Bir kimse kalbi ile Allah’a yönelirse Allah da rahneti ile ona teveccüh eder. Kim ara-sıra Allah’a yönelirse Allah da bazen ona merhametle muamele eder. Kim Allah’a bütün kalbi ile yönelirse Allah da ona tam merhameti ile icabet eder.” Bunun üzerine sohbeti dinleyenlerden Maruf-u Kerhî (ks) “Bu nasihat bana yeter” dedi ve bütün kalbi ile Allah’a yöneldi ve bu hayatı boyunca bu hali korumaya çalıştı. Mutasavvıflar demişlerdir ki “Yüce Allah insanların kalbine nazar etti. Resul-i Ekremin (sav) kalbinden daha iştiyaklı ve kendisine âşık bir kalp görmedi. Bu nedenle Miracı ve Rü’yeti ona nasip etti. Zahitlerin büyüklerinden olan Ma’ruf-u Kerhî (ks) şöyle der: “Bir gün Davud-u Tâî’nini sohbetinde bulunanlardan birisi bana şöyle dedi: ‘Sakın ameli terk etmeyesin. Çünkü amel seni Mevlânın rızasına yaklaştırır.’ Ben ona dedim: ‘Amelden kastın nedir?’ Bana cevaben dedi ki: ‘Devamlı olarak Rabbine itaat halinde bulun, müslümanlara hizmet ve nasihate devam et.’ Bunun üzerine ben bunu yapmaya devam ettim.” Zünnun-ı Mısrî’ye sordular “Âdi adam kimdir?” “Allah’a giden yolu bilmeyendir ve öğrenmek için de çaba harcamayandır” diye cevap verdi. Kişi her ne kadar bilmese de öğrenmeye istekli olmalıdır. İbrahim b. Edhem (ra) “Altı dik ve sarp yokuşu tırmanmadan iyi ve Salih insanların derecesine ulaşamazsın” der ve bunları şöyle sıralar: “Nimet ve refah kapısını kapatıp şiddet ve sıkıntı kapısını açacaksın. İzzet kapısını kapatacak ve zillet kapısını açacaksın. Rahat kapısını kapatacak ve çalışma ve zahmet kapısını açacaksın. Uyku kapısını kapatacak, uyanıklık kapısını açacaksın. Zenginlik kapısını kapatıp fakirlik kapısını açacaksın. Uzun emel kapısını kapatacak ölüme hazırlık kapısını açacaksın.” Fakr ve acz kapısı dilencilik ve fakirlik kapısı demek değildir. Allah’a karşı acizliğini idarak etmek ve Allah’a ve onun nimetlerine ihtiyacını bilmek ve Allah’tan istemektir. İnsanlara karşı izzetli, Allah’a karşı zillet ve fakr içinde, azcizini, za’fını ve fakrını bilerek yalvarmak ve dua etmektir. Bu nedenle Fudayl b. Iyaz (ks) “Ben Allah’a karşı itaatsizlik ettiğimi eşeğimin bana karşı huysuzluğundan ve hizmetçimin bana itaatsizlik etmesinden bilirim” demiştir. Allah’a itaat ve ibadet konusunda ölçü farzları yapıp haramlardan kesinlikle kaçmaktır. Ebu Muhammed Sehl b. Ebdullah Tusterî (ks) “İster günah olsun ister sevap, kulun şeriata uymadan işlediği fiiller nefsin arzularını tatminden başka bir şey değildir. Şeriate uyularak yapılan ibadetler nefis için azaptır” demiştir. İbnü’l-Cellâ “Katında övme ile yerme eşit olan kimseye zâhit, fazları ilk vaktinde kılan kişiye âbid, bütün filleri Allah’ta bilen ve Allah’ın kudreti ile vücuda geldiğine inanan kimseye de muvahhid adı verilir. Muvahhid, Allah’tan başkasını görmeyendir” demiştir.
Muhiddin-i Arabi (ks) “Bir kimse ‘Bu Allah’ın emri ve peygamberimizin (sav) sünnetidir’ derse ona uymak vaciptir; ancak bu benim görüşüm ve düşüncem derse ona uymak gerekmez” demiştir. Bu nedenle Ebu Süleyman Dârânî (ks) “Nice defalar sufiler taifesine amhsus bir nükte ve hikmet kalbime gelir. Bunun doğruluğuna kitap ve sünnetten iki şahit bulmayınca kabul etmem” diyerek şeriata, yani kitap ve sünnete bağlılığın önemini vurgulamıştır. Dinin ve şeriatın amacı “Nefsi terbiye etmek” yani Allah’ın insan bedenine ve ruhuna koyduğu kabiliyet ve duyguları geliştirmek, ahirete yönlendirmek ve cennete layık hale getirmek için terakki ettirmektir. Bu da ancak “Şeriatın” yani Kur’an ve Sünnetin emirlerine uymak ve uygulamak, yasaklarından kaçınmakla mümkündür. Bu nedenle esas olan Allah’ın emri ve peygamberin (sav) sünnetine uymaktır. Zahitlerden Ebu Süleyman Dârâni (ks) “Amellerin en faziletlisi nefsin isteklerine aykırı olandır. Zira nefis Allah’ın düşmanıdır, dünya zevklerine ve tembelliğe meftundur. Şeriatın emirleri ise nefsin bu isteklerine zıttır. Bu nedenle nefsi terbiyenin en müessir yolu farzları yapıp haramlardan kaçmak ve sünnete uygun yaşamaktır” demektedir. İnsan için gafletten daha ağır bir uyku yoktur. İnsana en çok sahip olan ve onu kul olarak kullanan nefsanî arzulardır. İnsan üzerinde gafletin ağırlıkları olmasaydı nefsani arzular insana karşı zafer kazanamazdı. Bu nedenle Ahmed b. Ebi’l-Havâri (ks) “Allah insanı gaflet içinde bulunmaktan ve katı kalpli olmaktan daha beter bir şeyle imtihan etmemiştir. Ağlamanın en faziletlisi şeriate uygun olmayan amellerle tüketilen ömür üzerine kulun ağlamasıdır” demiştir. Ebu Hafs Haddâd (ks) “Hastalık ölümün habercisi olduğu gibi günahlar da küfrün habercisidir. İnsanın dış terbiyesindeki güzelliği ve edebe uyması iç güzelliğinin aynasıdır. Her şey içindeki dışa yansıtır. Bir kimse hallerini ve fiillerini her zaman kitap ve sünnetle ölçmez ve aklına gelen düşünceleri itham etmezse onun adını Allah adamları defterinden silerler” demiştir. Dinin ve şeriatı amacı kulun dünya amacını ve yüzünü ahirete çevirmektir. Bu nedenle Abdullah b. Hubeyk (ks) “Sadece ahirette sana zararı dokunacak olan şeye üzül, sadece sana ahirette fayda verecek şeye sevin. Batıl olan şeylere fazla kulak vermek kalbin ibadet ve tattan zevk alma duygusunu söndürür” demiştir. Bu nedenle Bediüzzaman hazretlerinin dediği gibi “Aklı başında olan insan ne dünya umurundan kazandığına mesrur ve ne de kaybettiği şeye mahzun olmaz. Ahirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı taktirde fani dünyada bıraktığın eserlere de kıymet verme.” Sufilerden Mansur b. Ammâr (ks) da “Bir kimse başına gelen dünyevî musibetlerden dolayı sızlanırsa musibet dinine intikal eder” demiştir. Bu sebeple Hamdun Kassar (ks) “Gücün yettiği kadar dünyevî bir şeye kızmamaya gayret et” der. Ebu Osman Hîrî “Hem söz hem fiil ile sünneti nefsine âmir kılan hikmet incileri söyler. Söz ve fiil cihetinde hevâ ve hevesini kendisine âmir kılan ise bidat olan şeyleri konuşur. Zira Allah Teâla “Şayet o peygambere itaat ederseniz hidayete erersiniz” (Nur, 24:54) buyurmaktadır” demiştir. Zahitlere ve ilk sofilere göre kurtuluşun tek bir yolu vardır; o da Kur’an ve sünnete harfiyen uymak ve peygamberin (sav) şeriatından ve yolundan gitmektir. İlk sofiler ve zahitler insanları kitap ve sünnete uyma konusunda uyarılarda bulunuyorlar ve misyonlarının sünnetin muhafazası olduğunu söylüyorlardı. Etiketler: Dinin Amacı Mariftullah Zühd ve Takva İman ve Tevhid Keramet İstikamet Şeriate Uymak |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|