Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa arrow Yazılarım arrow Din arrow YENİLİKÇİLİK
Advertisement
YENİLİKÇİLİK PDF Yazdır E-posta
Çarşamba, 19 Mart 2008
M. Ali KAYA

Yenilikçilik gelişen ve değişen dünyaya ayak uydurmak demektir. Değişim devam eden bir süreçtir. Değişim gelişimim habercisidir. Mükemmellik, kemale ermek değişimle mümkündür. Değişim ve gelişimin olmadığı yerde duraklama yoktur; gerileme vardır. Zira hayat yolculuğunda durmak gerilemek demektir.

Dinde de değişen hükümler vardır, değişmez hükümler vardır. Değişmeyen hükümler farzlar, haramlar ve sünnetlerdir. Peygamberimizin (sav) mütevatir sünnetlerinde bir değişim söz konusu olmaz. Zaten sünnetten uzaklaşma bidat dediğimiz dine zarar veren adet ve geleneklerin oluşmasını netice verir. Kur’an ayetleri ve mütevatir hadislerle belirlenmiş hususlar asla değişmezler. Ancak müçtehitlerin içtihatlarına ve zamanın ilcaatına ait olan kısımlar yine müçtehitlerin içtihadı ve zamanın ilcaatı ile değişebilir. Bu da şeriatın tatbikatına, dinin uygulanmasına yönelik bir husustur. İçtihatlar, farzların yapılması ve haramlardan kaçılması hususlarda olabilir. Yoksa farzları terk ettirmek ve haramları meşru hale getirmek ve sünnetleri ortadan kaldırmak için içtihat yapılamaz. Yapılırsa bu meşru ve geçerli olmaz.

Mücedditler yenilikçiler anlamına gelir. Müçtehitlerden daha üstün bir makam ve mevkidedirler. Zira tecditte içtihat zaten vardır. İçtihat olmazsa tecdid olmaz. Ancak müceddidin tecdidi belli hükümlerde olmayıp anlayış ve bakış açılarında olduğu için doğrudan içtihat ettikleri anlaşılamaz; ancak tecdidini anlayan ve kavrayan keskin zekalılarca anlaşılabilir ve onun gösterdiği şekilde içtihatlara kapı açılır ve değişen ahkama göre içtihatlar yapılır. İsabetli karar vermek ve dinde tecdid yapmak bunu gerektirir.

Mücedditlerin en büyük özellikleri zamanla dine girmiş olan din dışı adet ve geleneklerin, farzların yapılmasında ve haramlardan kaçınma konusunda ihmallerin ve itikattaki bozuk düşüncelerin Kur’an ve sünnet ışığında düzeltilmesine hizmet etmeleridir. Yoksa kendilerinden bir hüküm çıkarmazlar ve dinde olmayan bir şeyi dine sokmazlar. Peygamberimizin sünnetinin yaşanmasına hizmet ederler. Sünnetin hayata girmesi, bid’anın terk edilmesi ile sonuçlanır.

Teferruatta içtihada peygamberimiz (sav) hoş bakmıştır. Zira Muaz bin Cebel’i Yemen’e gönderirken nasıl hüküm vereceksin sualine “Kitap ve sünnete göre” cevabını almış, “Ya orada bulamazsan?” sualine “Aklımla içtihat ederim” diyince “Allah’a hamd olsun ki Resulünü, rızasına uygun olan şeye muvaffak kıldı” buyurmuştur. Burada Kur’anın ve sünnetin hayata hâkim olması söz konusudur. Sünnette bulunmayan bir husus için içtihat yapılabilir. Sünnette bulunan bir hususun yerine başka bir hüküm bina edilemez.

Peygamberimiz (sav) “Muhakkak ki Allah bu ümmete her yüz senede bir dini yenileyen müceddid gönderir” buyurmuşlardır. Bununla yeniliği ve tecdidi teşvik etmiştir. Yoksa bu hadis ile tecdide ve yeniliğe karşı çıkın ve müceddidleri dinde yenilik yaptıkları için taklit etmeyin ve onlardan kaçın anlamında söylememiştir.

Bu yenilik dinin yenilenmesi demek değildir. Zira din hiç bir zaman değişmez. Yüce Allah “Bu gün dininizi tamamladım” buyurduğu andan itibaren dine bir şey ilave etmek, dinden bir şeyi çıkarmak dine ihanet olur. Tecdidden kast edilen, dine, yani dinin aslı olan Kur’a ve Sünnete sokulan bid’aları temizlemektir. Bediüzzaman’ın ifadesi ile “ O elmas kılıca saykal vurmaktır.” Yani cilalamak ve parlatmaktır.

Peki, yenilik bunun neresinde denecek olursa, Mücedditlerin yaptığı yenilik ilcaat-ı zamanın gereği olarak yeni metotlar ve gelişen imkanları ve şartları kullanarak Kur’an ve sünnet konusunda şüpheleri gidermek, inançları kuvvetlendirmek ve peygamberin sünnetini ihya etmek, yani hayata hâkim kılmak için yeni metotlar kullanmaktır.

***

Bu temel gerçeklerden yola çıktığımız zaman Ankara İlahiyat Fakültesi yayınlarından çıkan ve tüm okullara gönderilen “İslam Gerçeği” isimli kitaptan bahsetmeden geçemiyeceğim. Prof. Hüseyin ATAY başkanlığında bir heyet tarafından çıkarılan bu kitaba bir zamanlar Diyanet İşleri Başkanlığı yapmış olan Prof. Dr. M. Sait YAZICIOĞLU da İlahiyat Fakültesi Dekanı olarak bir giriş yazısı yazmıştır. Amacını da kamuoyu tartışmalarına açıklık getirmek olduğunu ifade etmiştir.

Heyet bir de önsöz yazarak kitabın başına koymuştur. Önsözde “İlahi iradenin nefsin isteklerine uydurulmasının dini yozlaştırdığı, mutluluk kaynağı olacak olan dinin böylece kavga sebebi olduğu, her peygamberin mesajının kendisinden hemen sonra yozlaştırıldığı, son dinin ise Allah tarafından Kur’anın korumaya alınması ile yozlaşmaktan kurtarıldığı, bunun için yaratıcının korumasında ola Kur’ana başvurmak gerektiği” ifade edilmiştir.

Kur’anın mesajı iyi anlaşıldığı zaman İslamın yalan ve sahteliklerden temizleneceği, bunun da hürriyet ve bilimsel düşünme potansiyelinin en fazla olduğu ülkemizde mümkün olabileceği belirtilir.

Yaklaşımları Kur’an açısından ve Kur’an-ı Kerime uyma açısından doğru ve güzel olmakla beraber Sünnete yaklaşımları bakımından eksik ve yanlış. Sünnetten hiç bahsedilmemektedir. Dinin yarısı sünnet olduğuna göre dinin yarısı görmezlikten gelindi demektir. Bu çok büyük bir eksikliktir.

Kur’an ölçü olarak üç kaynağı gösterir: Kur’an, peygambere itaat ve akıl. Din bu üç kaynağın mütecanis bir bütünüdür. Üçü de ilahî kaynaklıdır. Sapmalar bu tesanütü bozan hususlardır. İslam bir bütündür. Peygambere itaatin gereği olan “Sünnet” bu bakımdan çok önemlidir. Bunun için Tevhid ve Nübüvvet biribirinden ayrılmaz bir bütündür. Bunun içindir ki imanın tercümanı ve ifadesi olan “Kelime-i Tevhid” ve “Kelime-i Şahadet” Allah’ın ve peygamberin isimleri ile beraber ifadesini bulur ve tek taraflı olursa imanın Allah katında makbuliyetini zedeler.

Sünneti önemsemeyenler peygambere itaati emreden ayetleri nasıl anlayacağımızı ve Allah’ın bu emrini nasıl uygulayacağımızı izah ederek bizi aydınlatırlarsa memnun oluruz.

Kur’anı iyi anlamaktan bahsedenlere de bir sorumuz var: Kur’an-ı Kerimi nasıl anlayacağız? Amr bin Hişam gibi mi anlayacağız, yoksa Amr bin Hattab (ra) gibi mi? As bin Vâil gibi mi anlayacağız, yoksa Ebu Bekir bin Kuhafe (ra) gibi mi?

Yeni Asya/13 Ocak 2006/Cuma
 

Etiketler:  Yenilikçilik Değişen Dünya Değişim İçtihatlar Müceddit Hüseyin Atay İslam Gerçeği Sait Yazıcıoğlu
 
< Önceki   Sonraki >