Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa arrow Yazılarım arrow Edebiyat arrow KURÂNDA ŞİİR
Advertisement
KURÂNDA ŞİİR PDF Yazdır E-posta
Perşembe, 03 Nisan 2008
Yazı Index
KURÂNDA ŞİİR
Sayfa 2
M. Ali KAYA

Edebiyat konuşma, okuma ve yazma olmak üzere insanın üç temel ihtiyacına cevap verir. Edebiyatın iki temel unsuru vardır. Birincisi nesir, ikincisi ise şiir. Nesir objektif ve somut fikirleri dile getirerek daha çok akla hitap ederken, şiir ise daha çok soyut ve sübjektif olup daha çok hisse hitap eder. Necip Fazıl’a göre “Şiirde his ve fikir olmak üzere başlıca iki unsur vardır.”

Edebiyatta güzel konuşmaya “belağat” denir. Sözün tesirli, derin anlamları içeren yerine ve zamanına uygun yani “muktezay-ı hâle mutabık” söylenmesi sözün belağatını artırır. Bu bakımdan Kur’an-ı Kerim Allah kelamı olduğu için insanların sözlerinden çok üstün bir belağatı vardır ki buna “Kur’ânın İ’cazı” denir. Kur’ân-ı Kerimin son derece beliğ olmasının bir hikmeti de insanları Kur’âna uymaya ve güzel ifadelerle ilmî bir üslup ile meselelerini anlatmaya bir davettir. Bediüzzaman’a göre ilmin ve fennin en parlağı belağat ve cezalettir.  Yani güzel ve çekici söz söylemektir.

Şiir edebiyatımızda güzel ve veciz ifadelerle maksadın anlatıldığı metinlerdir Edebiyatımızda vezinli ve kâfiyeli söz olarak bilinir. Şiir yazana da şair denir. İbn-i Haldun şiiri şöyle tarif etmiştir: “Şiir, istiare, vezin ve kafiye temeline dayanan her kıtanın başkasına bağlı olmadan maksadı anlattığı beliğ sözdür.”

Peygamberimiz (asv) zamanında şiir ve edebiyat zirvede idi. Yapılan yarışmalarda ilk yediye giren şiirler “Muallekât-ı Seb’a” adı ile Kâbe’nin duvarına asılır ve herkes tarafından öğrenilir ve ezberlenirdi. Bu döneminde hitabet yanında şiirin de büyük önemi vardı. Okuma-Yazmanın olmadığı bir zamanda fikirler, bilgiler ve kahramanlıklar, destanlar şiir ve vezin ile hafızalarda daha kolay kalıcı hale geldiği gibi dilden dile her tarafa yayılırdı. Hatta günümüzde gazete ve yayınların fonksiyonlarını o dönemde şairler şiirleri ile ifa ederlerdi. Övmek istediklerini “Kasidelerle” yermek istediklerini “Hicivlerle” ve anlatmak istediklerini de “Mesnevi” türü şiirlerle ifade ederlerdi. Bir kabilenin ve milletin şairi milli bir kahramanı idi. Bir sözü ile savaş çıktığı gibi, bir sözü ile de barış ortamı meydana gelirdi. Bunun için Yunus Emre “Söz ola kestire başı / Söz ola kese savaşı” demiştir. Bir kabilenin en büyük gurur kaynağı iyi bir şair yetiştirmiş olması idi.  Araplar yılın belli dönemlerinde bilhassa “Hac Aylarında” hem ticaret yaparlar hem de Şiir Yarışmaları tertip ederlerdi. Ukaz, Zül-Mecaz, Mecannatu’s-Sahr, Duvmetu’l-Cendel, Hacar ve Suhar gibi panayırlarda yapılan bu yarışmalarda ilk yedi dereceye giren şiirler “Muallekât” namı ile Kâbe’nin duvarına asılır ve herkes tarafından ezberlenir ve o sene boyunca okunur ve bir dahaki seneye hazırlık yapılırdı.  Gassan, Hire ve Lahmî kabileleri özellikle şairlere koruculuk yaparlardı. Onları özel saraylarında himaye ederlerdi.

Kur’ân-ı Kerim böyle bir ortamda nazil oldu. İlahî kelamın büyüleyiciliği karşısında bütün şairler ve şiire değer verenler şaşkınlık içinde kaldılar. Kur’ân-ı kerim şiire benziyordu ama şiirin hayalatından o derce yüksek hakikatleri anlatıyordu ki “Şiirdir” diyemiyorlardı. Şiirin hakikati hayale karıştırmasından dolayı yüce Allah peygamberimize şair deme cür’eti gösterenleri kastederek “Biz ona şiir öğretmedik. Bu o peygambere yakışmaz ve gerekmez de”  buyurarak vahyin ortaya koyduğu mahza hakikatlerin şiirin hayal ve batıl düşüncelerinden ayırmıştır. Hakka suresinde Kur’ânın mahza hakikat olan beyanatını gölgelemek isteyen müşriklere “Kur’ân Allah’ın Cebrail (as) ile sizlere ulaştırdığı değerli bir sözdür. O bir şair sözü değildir. İnancınız ne kadar da zayıftır. O bir kâhin sözü de değildir. Ne kadar az düşünüyorsunuz? O Kur’ân âlemlerin Rabbi olan Allah tarafından mahza hak ve hakikatleri sizlere bildirmek için inzal edilmiştir”  buyurarak açıklık getirir.

Kur’ân-ı Kerimde “Şiir” kelimesi bir defa, “Şâir” kelimesi ile beş defa geçer. Şair kelimesinin geçtiği ayetler de müşriklerin peygamberimize şairlik isnadının reddine ilişkindir.  Bir de şairlerden bahseden “Şuara Suresi” vardır. Bu surenin son üç ayeti şiirden bahseder. Bu ayetlerden bahsedilen azgınların kendilerine uyduğu saldırgan şairler İbn-i Zeberî, Hubeyre, Musafî, Umeyye es-Sakafî gibi müşrik şairlerdir. Ayet umumî değil, bunun için genel hükümler verilmemelidir.
 
Müşrikler peygamberimize (asv) kâhinlikle ve şairlikle suçluyorlardı. Kur’ân-ı Kerim ayetleri her ne kadar şiire benzese de şiirin hayalatından çok yüksek hakikatleri ihtiva etmektedir. Hayal ile hakikat ne derece yüksek ise Kur’anın ifadeleri de o derece yücedir. Şairler genellikle hayalperest, kâhinler ise genel olarak yalancıdırlar. Dolayısıyla günahkârlar ve yalancılar bunlara değer verirler ve “şairlere sapıklar uyar. Onlar hakikati bilemedikleri ve bulamadıkları için her vadiye dalıp çıkarlar.” Romantik ve duygusaldırlar amaçları doğruyu bulmak değil, eğlemektir. “Yapmadıkları ve yapamayacakları şeyleri söylerler.” Şairlerin sözlerinin çoğu bunun için yalandır. “Ancak iman eden, salih amel işleyen, Allah’ı çokça zikreden, hakkı hak bilip uyan ve batılı batıl bilip sakınanların şiirleri hariçtir.”

 
< Önceki   Sonraki >