Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa
Advertisement
İKTİSADA GİRİŞ PDF Yazdır E-posta
Çarşamba, 05 Ağustos 2009
M. Ali KAYA
İktisat mal ve buna bağlı hizmetlerde orta yolu ve adaleti gözetmek, haksızlık ve israftan kaçınmak anlamında bir kelimedir. Bu konuda yapılan çalışmalar zamanla prensiplere bağlanarak sonuçta “iktisadî doktrinler” şeklinde ortaya çıkmıştır. Kur’an-ı Kerim bu konudaki ilâhî prensipleri vazetmiş, peygamberimiz (sav) de bunlara bağlı olarak pratik kurallar koymuş ve Allah'ın rızasına uygun iktisadî prensipleri insanlığa öğretmiştir. İktisat imandan sonra sosyal hayatta mal ve hizmetlerin paylaşımında etkin bir konuma sahip olduğu için Peygamberimiz (sav) bu konudaki prensipleri daha çok Medine döneminde ortaya koymuş ve uygulama imkânı bulmuştur. İktisadî hayatın temelini “üretim, dolaşım ve tüketim” oluşturur. Üretim istihdamı; ticaret, malların dolaşımı ve müdavelesini, ihtiyaç da tüketimi oluşturur. İktisat da bu üç temel sacayağı üzerinde cereyan eden faaliyetler bütünüdür.
 
Ticaret, Kur’ân-ı Kerimde namaz farzından sonra emredilen bir husustur. (Cuma, 67:10) İbadet nevinden olmadığı için farz olarak nitelendirilemez. İktisadî faaliyetler insanın fıtrî ihtiyacı olduğu için emirle tanzim edilmesine gerek yoktur. Ancak ihtiyaçların karşılanmasında haksızlık ve adaletsizliğe engel olmak için bir takım yasaklara ihtiyaç vardır. Kur’ân-ı Kerim ve onun müfessir-i azamı olan peygamberimiz (sav) bir takım yasaklar getirerek “Hak ve Adaleti” korumayı, zararları engellemeyi amaçlamıştır. Bu sebeple İslam kazancı değil, kazancın helal olmasının farz olduğunu söyler. (Beyhaki, Sünen, 6:127; Taberani, Mu’cemü’l-Kebîr, 10:74)
 

Dinin insana yüklediği mükellefiyetlerin pek çoğu mal ve kazanca bağlı olduğu için çalışmak ve helal yollardan mal kazanmak inzivaya çekilerek ibadet ile meşguliyetten daha hayırlı bir manevi kazanç kapısıdır. (İmam-ı Muhammed b. Hasan Şeybânî, Kitabu’l-Kesb, 2005, s. 102)

İktisadî hayat üretim, mübadele ve dolaşım, tüketim sacayağı üzerinde cereyan ettiği için birinin eksik ve noksan olması iktisadî hayatı olumsuz etkiler, herhangi birisinde meydana gelen hastalık bütünü etkiler. Bu sebeple iktisada bütüncül bir yaklaşımla bakmak gerekir. Sadece üretimi veya tüketimi veyahut ticareti esas almak doğru bir yaklaşım olmadığı gibi problemleri çözmek için yeterli de değildir. Kur’ân-ı Kerime ve peygamberimizin hadislerine bakıldığı zaman üçünü birden ele alacak şekilde bakmak ve izah etmek gerekir. Tek taraflı bir yaklaşım iktisadî hayatta çözümsüzlükten başka bir sonuç vermez.

Peygamberimizin (sav) “Doğru güvenilir tüccar kıyamet gününde peygamberler, sıdıklar ve şehitlerle beraberdir” (Tirmizi, Büyu’, 4) “Arşın gölgesinde bulunacak yedi zümreden birisidir” (Tirmizi, Büyu’, 1) hadislerini esas alıp üreticiyi ve tüketiciyi dikkate almamak tek taraflı bir bakış olduğu için asırlar boyu İslam dünyasında iktisadi hayatın canlanmasına yeterli olmamıştır.

İktisadi hayatta esas olan üretimdir. Üretim için ise sa’y asıl ve esastır. (Necm, 53:39; Sözler, 2004, s.1214) Peygamberimiz (sav) üç türlü el olduğunu belirtir. Allah'ın yaratıcı ve kudret eli her şeyin fevkindedir. Her şeyin membaı ve kaynağı odur. O vermediği zaman mahlûkatın yapacağı bir şey yoktur. İkincisi çalışan ve kazanan sonra da muhtaca veren eldir. Üçüncüsü ise muhtaç olan ve alan eldir. Veren el daima alan elden üstündür. (Müsned-i Ahmed, 1:447) Veren yukarıdan verir, alan muhtaç olduğu için elini aşağıya tutar.

İktisadî hayatta esas olan hakkaniyettir. Buna hak ve adalet de denir. Hak edene hak ettiğini vermek, haksızı cezalandırmak ve hak etmediğini vermemek temel kuraldır. Bundan adalet çıkar. Bu sebeple iktisat ve adalet arasında büyük bir uyum ve telazum vardır. Haksız kazanç meşru değildir. Meşru olmayan bir kazançla yapılan ibadet ve hayır fasittir. Dolayısıyla İslamiyet çalışma, kazanç ve ibadet arasında mükemmel bir denge kurmuş ve hakkaniyet ölçüsünü ibadet ve uhrevi mükâfat ve ceza ile te’yit ederek önemli bir yaptırım gücü sağlamıştır.
 
İslama göre bir kazancın meşru ve helal olması için sa’y yani, “emek” sonucu kazanılmış olmalısı gerekir. Emek bir şeyin hak edilmesi için gerekli olan temel unsurdur. Hak, emek sonucu elde edilen bir kazanımdır. Aksi takdirde haksız kazanç elde edilmiş olur. Dinin faizi yasaklamasının arkasındaki en önemli hikmetlerinden birisi emeksiz haksız kazanç kapısını kapamak içindir. Faiz emeksiz kazançtan da öte başkasının sa’yine ve emeğine haksız yere sahip olmak demektir. “Sen çalış, ben yiyeyim” felsefesinden faiz müessesesi doğmuştur. Faizde sermaye sahibi muhtaçların emeklerini haksız yere gasp ederek sermayesini artırmaktadır. Bu dinimizde kabul edilemez bir durumdur. Faiz muamelesinde ne hakkaniyet ve ne de adalet vardır; bu sebeple yasaklanmıştır.

İktisadi Hayat İhtiyaçtan Doğar:
İhtiyaç medeniyetin üstadıdır. (Eski Said Dönemi Eserleri, 2009, s.503) İktisadi hayat da ihtiyaçtan doğar. İnsanların maddi ve manevi terakki ve tekamülünü sağlamak, insanda bulunan manevi duyguları nemalandırmak için Allah tarafından görevlendirilen peygamberler insanlara dünyevî terakki ve saadetin anahtarı olan sanat ve meslekleri de öğreterek gerçek birer muallim olmuşlardır.

İktisadi hayat ihtiyaçtan doğduğu için Hz. Âdem (as) zamanından peygamberimize kadar geçen dönemde insanların ihtiyaçlarına göre yeni meslek ve sanatlar ortaya çıkmış, bunların kullanımı ve geliştirilmesi peygamberler eliyle olmuştur. Peygamberler helal kazanç yollarını da insanlığa öğreterek yeni iş sahalarının ortaya çıkmasında önderlik yapmışlardır.

İnsanlık maddi ve manevi yönden gelişme kaydettikçe ihtiyaçlar çoğalmış, ihtiyaçların giderilmesi yeni ihtiyaçların oluşmasına sebep olmuştur. İhtiyaç ise insan fıtratının gereği ve insanın kâinat ve varlık ile münasebetlerinin çok fazla olmasındandır. İhtiyaç sonsuz olduğu için gelişmede ihtiyaçların giderilmesi ölçüsünde sonsuza kadar uzanacaktır. Medeniyetlerin gelişimi ve Kur’ân-ı Kerimin son ve mükemmel kitap olarak gelmesinin altında bu tekamül prensibi vardır. İnsanlık artık üniversite seviyesine geldiği için ilk okul seviyesine hitap eden suhuflar elbette ihtiyaca cevap vermeyecekti. Peygamberin ve kitabın kemali insanlığın kemali ile doğru orantılıdır. 
  
Peygamberimiz (sav) “Hiç kimse kendi elinin emeği ile kazandığından daha hayırlısını yememiştir” (Buhârî, Büyû’, 15; Enbiyâ, 37) buyurarak “el emeği ve alın terinin” kutsiyetine dikkatimizi çekmiştir. Her peygamber kendi kavmine örnek olacak şekilde bir sanat ve meslek dalında çalışmış ve kazancını o şekilde sağlamıştır. Hz. Adem (as) çiftçilik, Nuh (as) marangozluk, İdris (as) terzilik, Davud (as) demircilik, İsa (as) boyacılık yapmıştır. Peygamberimiz (sav) de gençliğinde çobanlık yaparak sonrasında da ticaret yoluyla kendi emeğinin karşılığı maişetini temin etmiş ve ekonomik hayatın içinde bulunmuşlardır.

İnsanları faaliyete ve harekete sevk eden ihtiyaçlardır. Temel ihtiyaçlar ise üçtür. Birincisi yemek, ikincisi giyinmek, üçüncüsü de barınmak ihtiyacıdır. Bu ihtiyaçların temininden sonra sırasıyla diğer ihtiyaçlar gelir. Temel ihtiyaçlarını karşılamaktan aciz olanların diğer ihtiyaçlara yönelmeleri mümkün değildir. yüce Allah sosyal ve iktisadi hayatı ihtiyaç silsilesi üzerine bina etmiştir.

İhtiyaç Çalışmayı Zaruri Kılar:
Peygamberimizin (sav) sahabelerinden Hz. Ebubekir (ra) kumaş tüccarı, Hz. Ömer deri tüccarıydı. Hz. Osman (ra) da gıda maddeleri ticareti yapardı. Hz. Ali (ra) ise yevmiyeci olarak çalışırdı. (Müsned-i Ahmed, 1:135)

İslam bilginleri üretime teşvik etmişlerdir. Nitekim peygamberimiz (sav) kendisinden bir şeyler isteyen ensardan genç birine “Evinde ne var?” diye sorar. Sahibi, bir hasır ile bir sürahi olduğunu söyler. “Onları bana getir” buyurur. Sahabinin getirmesinden sonra “Bunları kim alır?” diye satışa çıkarır. Bir sahabi, “Ben iki dirheme alırım” diyince ona satar. Sonra “Git bir dirheme yiyecek al, diğerine de bir balta ve ip al yanıma gel” buyurur. Sahabi söyleneni yapar. Sonra peygamberimiz (sav) “Git, dağdan kuru odunları kes getir ve sat.” Sahabe dağa gider kuru ağaçları keser odun yapar sırtı ile getirir ve satar. Bir haftada on dirhem kazanır. Bununla bütün ihtiyaçlarını karşılar. Bu hadis ve hadise meşhurdur.

Zaruri ihtiyaçlarını karşılayamayan toplumlarda sanat ve gelişmiş hali ile günümüzde sanayi gelişmez. İnsanlık tarihinde de sanayinin temel maddesi olan demirin ancak Hz. Davud (as) zamanında onun mucizesi olarak insanlara öğretilmiştir.
Yüce Allah mucize eseri olarak onun eli ile demiri yumuşatmıştır. (Sebe 34:10; Enbiya, 21:80) bununla yüce Allah insanlığa iki şeyi ders vermiştir. Birincisi demir madeninin kullanımını öğretmiştir. İkincisi, hiç de ihtiyaç sahibi olmayan ve halkın malını kendi malı gibi kullanabilen idarecilere ve padişahlara dahi “en helal kazancın el emeği ve alın teri” olduğunu ders vermiştir. (Kurtubî, Tefsir, Beyrut, 14:266)

Kur’ân-ı Kerimin İnsanlığa İktisat Dersi ve Temel Prensipleri:
Kur’ân-ı Kerim nazil olduğu dönemde insanlık maddi yönden tekâmül etmiş belli medeniyetler kurmuştu. Doğuda Sasanî, Hint ve Çin Medeniyeti, batıda ise Roma, Yunan, Mısır ve Bizans Medeniyeti vardı. İktisadi hayat sanatın ve zirai ürünlerin devletlerarası mübadelesi ile büyük bir gelişme kaydetmişti. İpek yolu ticaretin doğu ile batı arasında büyük oranda gelişmesinin sonucu ortaya çıkmıştı. Üretim, istihdam, ticaret ve sanayi sonuçta büyük sermaye sahibi elit ve zengin bir zümrenin de oluşmasını sağlamıştı. Para ve sermaye sahipleri insanları köle gibi çalıştırarak büyük servetler elde ediyor ve ihtiyaç sahiplerine faiz karşılığı veriyorlardı. Faizini ödeyemeyenler de sonuçta köle olarak çalıştırılıyordu. Mekke’de ve Medine’de büyük tüccarlar ve tefeciler vardı. Site devletinin ve kabilelerin idaresi sermaye sahiplerinin elindeydi. Onlar ne derse sonuçta o oluyordu.

Kur’ân-ı Kerim böyle bir dönemde nazil olmaya başladı. Her şeyden önce inananlar arasında kardeşlik ve insanlar arasında eşitlik tesis etmekle işe başladı. Sonra fakir ve muhtaçlara yardım elinin uzatılması ve ihtiyaçlarının meşru yollardan giderilmesi tavsiyesinde bulundu. Sonra “Zekât” emri ile malın kırkta birinde fakirin hakkının olduğunu ve hak sahibi olanlara bu hakkın verilmesinin de Allah'ın hakkı olduğu vurgulandı. Böylece zengin ve fakir arasında bir “Yardımlaşma” tesis etti. Bu da zengin ve fakir düşmanlığını ortadan kaldırdı. Kölelik yerine “ücretli” çalıştırmayı teşvik etti. Ücretin de “alın teri kurumadan” peşin ödenmesi gerektiğini ders verdi. Her fırsatta köleliğin kaldırılması ve her insanın insan haysiyet ve şerefine yakışır bir şekilde yaşaması gerektiği dersini vererek insan onurunu korumayı amaçladı. Böylece “Hürriyet” ortamı oluşturdu.

Hür insanın her şeyden önce şerefle yaşaması için elinin emeği ile kazanması gerektiğini öğretti. Maddi ve manevi köleliğin insana yakışmadığını anlattı. Sermaye ve mal sahiplerine mallarının temiz ve helal olması için mutlaka zekât vermeleri gerektiğini anlattı. Allah'ın rızasının ve malın bereketinin ancak böyle sağlanacağını anlattı. İnsanın malı çok sevmesini yadırgamadı. Bunu fıtratın gereği kabul etti. “Mü’minin kalbi malının yanındadır. Malını çok seviyorsan Bakî-i Hakiki yollunda harca. Ölümünden önce malını bakileştir. Öyle ise fakire, muhtaca, yolcuya, miskine ve yetime yardı et. Böylece kalbin de malının gittiği ahret yurduna bağla” buyurdu.
 
Son olarak sosyal hayatta büyük sıkıntılara sebep olan ve zengin ile fakir arasında uçurumu derinleştiren, fakirin zengine kin ve nefretini artıran ve ekonomik hayatı felce uğratan “faizi yasaklayarak” malların dolaşımını ve mübadelesini sağlayan “ticareti” teşvik etti.

Böylece iktisadi hayatı “Yardımlaşma, Helal Kazanç ve Haksız Kazancın Yasaklanması” üzerine oturttu. Yardımlaşma erminini “Zekâtla” helal kazancı “Ticaretle” ve haksız kazanıcın önüne geçmeyi de “Faiz Yasağı” ile uygulamaya koydu. Diğer iktisadi unsurları bunların çevresine yerleştirdi.

Para Kazanmanın Amacı:
Her şeyin bir amacı vardır. Para kazanmanın amacı da insanın kimseye muhtaç olmadan şerefle yaşaması, insanlık şeref ve haysiyetinden ödün vermemesi yanında ihtiyaç sahiplerine yardımcı olmak ve toplumun hizmetine verdiği sermaye ile toplumun gelimine katkı sağlamaktır. Bireyin ve toplumun saadetine ve gelişimine harcanmayan her kuruş israftır. İnsan başkasına muhtaç olmadığı kadar iyidir. Başkalarına faydalı olduğu kadar da şerefli bir hayat sürüyor demektir. Bireyi kötülükten korumayan ve günahlara sevk eden her kuruş onun için büyük bir felakettir.

Para ihtiyaçlarını gidermek ve hakkını korumak için gereklidir. İnsanı haksızlığa iten ve şerefini ve onurunu zedeleyen paranın vebalden başka hiçbir faydası yoktur.

İnsan çok zengin de olsa çalışmalıdır. Bunun iki faydası vardır. Birincisi, “elinin emeği hem en helal kazançtır,(Buhari, Büyu’, 15; Enbiya, 37) bu hem de kişinin gönül rahatını ve sürurunu temin eder.” İkincisi, çalışan hem bedenen sağlıklı olur, hem de üretime katkı sağlar. Üretimin maddi mal ve sermaye olması gerekmez, ilim, fikir, hizmet üretimi de gerek ferde gerekse topluma büyük bir katkıdır. Kişiyi mutlu eden de budur. Kalbin mutluluğu, insanın çevreye uyumu ve topluma katkısından daha değerli ne vardır? Bütün hayırların başı çalışmak, üretmek ve yardımcı olmaktır. Bu da çalışmaya bağlıdır.

Evet, Bediüzzaman’ın dediği gibi “İhtiyaç medeniyetin üstadıdır. Sa’y asıl ve esastır.” 


Etiketler:  İktisat İktisada Giriş Emek Sermaye Mal Ticaret Faiz Zekat Yardımlaşma Üretim İsraf Ekonomi İhtiyaç Medeniyet
 
< Önceki   Sonraki >
EKONOMI
MEDENIYET
TICARET
İKTISAT
ZEKAT
YARDıMLAşMA
EMEK
FAIZ
SERMAYE
ÜRETIM
MAL
İSRAF
İHTIYAç