Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa
Advertisement
İthalat ve İhracat PDF Yazdır E-posta
Pazartesi, 01 Şubat 2010

Nurettin DEĞİRMENCİ (Elk. Yük. Müh.)
www.kritize.net

2009 yılı  ihracatı, 102 milyar 165 milyon dolar; ithalatı ise 140 milyar 775 milyon dolar olarak gerçekleşti. 2009 yılı dış ticaret açığı 38 milyar 610 milyon dolar olarak hesaplandı. İhracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 72,6 oldu. Doğada denge zorunlu ihtiyaçtır. Doğal dengeye, “Doğal adalet” adı verilir. Doğa, yasaları ile hesaplar ve denge oluşturur. Doğanın oluşturduğu dengeye, bazı insanlar, “Kader” adını verir. Enerjinin Salınımı Yasası gereği, kapalı bir sisteme giren enerji çıkana eşit olmak zorundadır. Eğer eşit (denge) olmazsa; kırılma, patlama, çatlama, büzüşme… kaçınılmaz olur. Örneğin, insan bedenine uygulanan dış basınç, bedenin iç basıncından fazla olursa; insan bedenin dengesi altüst olur, organlar zarar görür. Basınç farkı ile orantılı olarak, bazı organlar parçalanabilir.


Ülkeler, kapalı sistemlerdir. Kapalı sistemlerde denge istenir. Denge temin edilmediğinde karmaşa, keşmekeş, istenmeyen olaylar, kavgalar… kaçınılmaz hale gelir.

Osmanlı’nın Avrupa ülkeleri ile ticari ilişkilerinin arttığı 1870’li yıllardan, yıkıldığı yıllara kadar ithalat ile ihracatı birbirine eşit olmadı. Her yıl aradaki uçurum ithalat lehine arttı. Osmanlı yöneticileri, yüksek faizlerle aldığı dış borçlarla denge oluşturmaya çalıştılar. Sonuçta: Osmanlı battı, borçları hayırsız çocuklarına miras kaldı.

Osmanlı’nın borçlarını ödeyen Türkiye Cumhuriyeti, kuruluş yıllarında dış borç konusunda oldukça temkinli davrandı. Ancak, bir aile, kurum, kuruluş ve ülkenin gelişmesi için çalışıp üretmesi, doğayı ölçülü sömürmesi zorunludur. Çalışıp üretme bilgi, beceri, araç-gereç ve sermaye ile olur. Asırlarca bilgi, beceri ve araç-gereç birikimine yabancı olan Anadolu insanı yoksulluk içinde yaşar. Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti yöneticileri, kurumları, kuruluşları dış ülkelerle ticaret ilişkisine girince borçlu kalıyorlar; 10 birim ürün satıyor, 15, 16, 17, 20, 50… birim ürün satın alıyorlar. Yıllardır, işleyiş dengeye kavuşmuyor. Yani: İthalat (Dışarıdan giren enerji miktarı) ile ihracat (Yurtiçinden dışarıya aktarılan enerji) eşit olamıyor.

1-Bazı yöneticiler doktrinlerle sorunu çözmeye kalkışıyorlar. Milliyetçilik, Sosyalizm, İslamlık, Türkçülük,vs. denge sağlamada yeterli olmaz. Niçin?

Her doktrin doğaya açılan bir penceredir. Sadece pencerelerden bakarak ürün elde edilmez; bilinçli çaba gerekir. Geri ülkelerde, doktrinler, resmi kurumlar aracılığıyla zengin yaratma aracıdır. Bu nedenle; doktrinler kirlenir, doktrin taraftarları kirli eylemlerde araç olarak kullanılır.

2-Bilimsel yöntemlerle sorunu çözmeye kalkışanlar; yöneticilerin, yaygara, şamata, tepkileriyle karşılaşırlar. Niçin?

Doktrinlerin gölgesine sığınan bazı yöneticiler, kişisel çıkarlarını sürdürmek için bilimsel yol ve yöntemlere savaş açarlar. Resmi kurumlarda oluşturdukları kadrolarla servet edinirler.

Türkiye’nin bazı yıllara ait ihracat-ithalat rakamları

Yıl               İthalat        İhracat

1950           286             263 (Milyon dolar)

1960           468             321

1970           886             588

1980          7,909          2,910 

Türkiye’nin, 1970’li yıllarda milyar dolar bile olmayan ithalat-ihracatı vardı. Başlıca ihracat malları doğal olarak üretilen sebze, meyve, fındık gibi tarımsal ürünlerdi. Makine, sanayi ürünleri, araba, yedek parçalar, tıbbı malzemeler… ithal ediliyordu. İthalat ile ihracat arasındaki açık, yurtdışında çalışan işçilerin gönderdikleri para, karşılıksız basılan paralar ile dengelenirdi. O yıllarda, serbest piyasadaki döviz fiyatı ile resmi kur arasında kocaman fark vardı. Kocaman fark, yasal olarak işçilerden alınır, iktidar partileri yöneticilerinin uygun gördüğü kişi ve kuruluşlara peşkeş çekilirdi.

Karşılıksız para basma, resmi kurumlardaki aşırı hırsızlıklar sonucu 1980’de ithalat ile ihracat arasında kırılma oluştu; 12 Eylül Askeri Hareketi ile kırılma yönetime taşındı. Artık, Generallerin uygun gördüğü kişi ve kuruluşlar zengin olmaya başladı. 

Türkiye’nin 1990-2005 ihracat-ithalat rakamları aşağıdadır.(*)
1990-2005 Yılları Arası Dış Ticaret 

  YIL           İHRACAT             İTHALAT            DENGE 
 
1990      12.959.288         22.302.126         -9.342.838 
1991      13.593.462         21.047.014         -7.453.552 
1992      14.714.629         22.871.055         -8.156.426 
1993      15.345.067         29.428.370         -14.083.303  
1994      18.105.872         23.270.019         -5.164.147  
1995       21.637.041        35.709.011         -14.071.970  
1996       23.224.465        43.626.642         -20.402.177  
1997       26.261.072        48.558.721         -22.297.649  
1998       26.973.952        45.921.392         -18.947.440  
1999       26.587.225        40.671.272         -14.084.047  
2000       27.774.906        54.502.821        -26.727.915  
2001       31.334.216        41.399.083        -10.064.867  
2002       36.059.089        51.553.797        -15.494.708  
2003       47.252.836        69.339.692        -22.086.856  
2004       63.167.000       97.540.000         -34.373.000 
2005       73.122.000      116.048.000        -42.926.000  

 
Yıllar       İhracat                İthalat                        Açık         
2007 –  107.271.000      169.986.000           -62.518.000
2008 –  132.027.000      200.707.000           -68.700.000
Türkiye’nin ihracatı ile ithalatı arasında, ithalat lehine, her yıl artan fark vardır.

İthalat lehine fark artışı ne demektir?

Yeteri kadar üretmesini bilmeyen Türkiye insanı, hakkı olmayan nesneleri borçlanarak tüketiyor. Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri, IMF, Dünya Bankası gibi uluslar arası kuruluşlardan borç alarak denge sağlamaya çalışıyorlar. Örneğin, Hükümet, 2010 yılı bütçesinin üçte birini borç faizi ödemelerine ayırdı.

Osmanlı hükümetleri, borçlanarak borç faizi ödediler, hiç ana borç ödemesi yapamadılar. Doğada hiçbir oluşum bedelsiz değildir. Osmanlı’nın ağır borçlarının bedelini Türk, Kürt, Ermeni, Rum, Arap… Osmanlı vatandaşları canlarını vererek ödediler.    

Borçla yaşayan insan, aile, kurum veya toplum sürekli çürüyordur; dış etkiler yıkılma ve dağılma noktasını tayın eder. 

Türkiye’de vatandaşlar, 12 Eylül Hareketi ile içte baskı altında inledi. Aynı baskıcı yönetim, ABD desteği ile borçlandı  ve dışa açıldı. Daha doğrusu dış borçlanma miktarları  hızla arttı. Askeri yönetim, göreceli olarak, modern silahlar, lüks nesneler, pahalı araç-gereçler… Satın aldı; resmi kurumlar borçlandı. “Türkiye’de sert yönetim vardır” diyen ABD Başkanı, Türkiye’deki yönetime borç verdirtti. “Borç yiğidin kamçısıdır” diyen yöneticiler, daha çok borç aradılar. Alınan borçlarla ithalat yapıldı. İthalat sayesinde iktidardaki partilerin yöneticileri, yakınları, bürokratları… zengin oldular. Bu arada, “Yaşasın Türkiye! Kahrolsun düşmanlar!” diye bağıran siyasiler, bürokratlar, resmi kurumlar aracılığıyla zengin olanlar sayesinde; Türkiye, gayrı safi hâsılasından fazla borçlandı.

Ortadoğu’da soylu sınıfı olmadığından; çoğunluk yöneticiler, kişisel çıkarlarını toplumun ve gelecek nesillerin çıkarlarından üstün tutarlar. Batılılar bu gerçeği bildiklerinden; Ortadoğu’da, haraç vermeyi ve rüşvet dağıtmayı normal davranış kabul ederler.

Türkiye’de bütçeler hazırlanıyor, ithalat-ihracat rakamları açıklanıyor ama hiçbir milletvekili TBMM’DE, “Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dış borçları sürekli yükseliyor. 2002 yılında 200 milyar dolar civarında olan dış borç, 2009 yılında 500 milyar doları aşmıştır. Bu borçların anaparaları nasıl ve ne zaman ödenecek? Sürekli insan haklarından söz ediyoruz ama günümüzde borçlanarak hakkımız olmayan nesneleri tüketip, gelecek nesillere borç bırakmaya hakkımız var mıdır? Yıllardır, ‘Özelleştirme’ adı altında KİT’LER satılıyor ya da kapatılıyor. Resmi kurumlar büyük ölçekli yatırımlar yapmadığına göre, neden yüksek miktarda borçlanmalara ihtiyaç duyuluyor? Hükümetler borç alarak üretmeyen memur maaşlarını ödeyebilir mi? Mevcut dış borçları ödemiyorsak bile artışını, yeni borçlanmaları engellemeliyiz! Neden IMF ile uzlaşmak zorundayız?” diye, soramıyor bile. Milletvekilleri, sevgili genel başkanlarının işareti ile parmak kaldırıyor ya da gürültü çıkarıyorlar.

Türkiye’deki siyasi parti yöneticileri, milletvekilleri, bürokratlar, Generaller, resmi kurumların sürekli borçlandığını biliyorlar. Sonra, “Benim çaldığım ya da yasal olarak aldığımla mı Türkiye’nin borçları artıyor?” diyerek, huzurlu, renkli yaşam sürüyorlar.

1-Türkiye’de hiçbir siyasi partinin ya da resmi kuruluşun dış borç ödemeleri ile ilgili bilimsel çalışmaları yoktur. Basit ölçülerle bağırıp çağırmakla yetinirler.

2-Vicdan, bellekte oluşan adalettir (Dengedir) ve görecelidir. Bazıları resmi kurumlardan milyon dolar çalar; vicdan azabını azaltmak için bir yoksul yerine üç yoksula sadaka vererek vicdanını rahatlatır. Yani: Belleğinde denge oluşturur. Evrensel yasalara, evrensel insani yasalara, evrensel ölçülere, evrensel yöntem ve mantığa yabancı yöneticilerde, görevlilerde evrensel vicdan azabı oluşmaz. Ortadoğulu yönetici, kadı ve komutanlar, evrensel insani değerlere uzak oldukları kadar evrensel vicdana yabancıdırlar.

Evrensel vicdana yabancı yöneticilere sahip, borç batağına saplanmış bir ülkede demokrasi asla evrensel boyutlarda gelişemez. Böylesi ülkelerde, insanlar, hakları olmadığından, evrensel insani yasalara, insani değerlere, evrensel insani yaşantılara sahip olamazlar. Zaten amaç edinmez, ihtiyaç duymazlar. Her insan, aile, toplum hak ettiği haklara kavuşur, daha fazlasına kavuşamaz. Dış etkilerle kavuşsa bile onu koruyamaz, korumasını bilemez.

Yazının orjinali için tıklayınız....


Etiketler:  İthalat İhracat İthalat ve İhracat Osmanlının borçları Türkiyenin Borçları Dış Ticaret Açığı
 
< Önceki   Sonraki >