| KALKIMANIN FELSEFESİ |
|
|
|
| Perşembe, 06 Mart 2008 | |
|
M. Ali KAYA
Medeniyet dediğimiz kalkınmışlık ve gelişmişlik insan ihtiyaçlarının ürünüdür. “İhtiyaç medeniyetin üstadıdır.” Her insanın temel ihtiyaç ları aynıdır. Bunlar insanın yaşaması ve hayatını devam ettirmesi için gerekli olan şeylerdir. Yeme-içme, giyinme, barınma, korunma ve kendini güvende hissetmedir. Bu temel ihtiyaçlarını ne derece rahat ve kolay temin ediyor ise o kişi o derece zengin ve kalkınmış sayılmaktadır. Devlet ve devleti teşkil eden milletlerin durumu da aynıdır. Temel ihtiyaçları temin etmede zorlanan ve başkalarına muhtaç olan bir devlet geri kalmış, kolayca elde eden ve başkalarına yardıma koşan bir devlet de ilerlemiş demektir. Bu hususta birey ile devlet birdir. Bediüzzaman Said Nursi hazretleri Osmanlı gibi şanlı ve dünyayı altı asırdan fazla idare eden bir devletin yıkım dönemlerinde yaşadığı için geri kalmışlığın ve çöküşün sebeplerini çok iyi tahlil etme imkanına sahip olarak sebepleri de çareleri de göstermiştir. Birey olarak geri kalmamızın sebeplerini daha önce geçmişti. Millet olarak geri kalmamızın da sebepleri vardı. Bunları da tahlil eden Bediüzzaman toplumun anlayışına ve zihniyetine dikkat çeker. Zira yanlış zihniyet ve anlayışlar da gelişime engeldir. İnsanların ve dolayısıyla toplumun temel ihtiyaçları ve bu ihtiyaçları karşılayan temel meslekleri ziraat, ticaret ve sanattır. Çalışmayı gerektiren, kazanç yolları içerisinde de fıtrî, tabiî helal kazanç vasıtaları da bu temel mesleklerdir. Bir insanını yeme-içme, giyinme ihtiyacı ziraat ve hayvancılığı, barınma ihtiyacı dülgerlik gibi temel sanatları, ihtiyaçların mübadelesi de ticareti, insanların arasındaki hakların korunması da idareciliği gerekli kılmıştır. Devletin devamı ve halkın mutluluğu bu temel mesleklerin devamına ve gelişmesine bağlıdır. Devleti devam ettiren de devletine vergi veren bu temel meslek erbabıdır. Üretimi sağlayan da bunlardır. İdarecilik ve memurluk mesleği fıtrî ve tabii bir meslek olmayıp sonradan ortaya çıkmış bir meslek dalıdır. Hem üretici değil tüketicidirler. Bediüzzaman bu temel gerçeklerden yola çıkarak “Biz gayr-i tabii ve tembelliğe müsait olan memurluk mesleğini ve gururu okşayan idareciliğe el attık ve belamızı bulduk” der. İzahını isteyenlere de şöyle cevap verir: “Maişet ve geçim için fıtrî ve tabiî, meşru ve en helal meslekler sanat, ziraat ve ticarettir. Gayr-i tabii olan ise memuriyet ve her nevi idareciliktir. Memuriyeti geçim vasıtası olarak görenler bir nevi tembel ve aciz insanlardır. Memuriyete ve idareciliğe giren yalnız ve yalnız millete hizmet için talip olmalıdırlar. Geçim ve menfaat için memuriyet yapmak yanlıştır. Osmanlı memuriyeti ve askerliği gayr-i müslimlere yasakladığı ve Müslümanlara has hale getirdiği için servetimizi ve neslimizi etrafa saçarak zayi ettik” der. Hz. Ali (ra) da valilerine gönderdiği “Emirname” sinde devlete gelir getiren ve kalkınmayı sağlayan çiftçi, tüccar ve sanatkara değer vermelerini, yağcıları ve tembel memurları çevrelerinden uzaklaştırmalarını tavsiye etmektedir. Devlet ve hükümetler vatanın gerçek sahipleri olan, bu vatanda toprağı bulunan, sanat ve ticaretle uğraşarak üretime katkı sağlayan ve vergileri ile devletini ayakta tutan kesime değer verdikçe kalkınır ve ileri gider. Aksi taktirde başka devletlere ve milletlere muhtaç duruma düşer. Hiç kimse düşmanının himmeti ile kalkınıp ilerleyemez. İşte Bediüzzaman bütün bu gerçekleri bize ihtar ederek gelişmenin ve kalkınmanın yollarını da göstermiştir. Her şeyden önce bir ülkenin kalkınması için, kendisine fikir veren, yardımcı olarak yol gösteren ilim ve din adamlarına değer vermeli ve öncelikle devlet felsefesini düzeltmekle işe başlamalıdır. Bu bağlamda ülkemizin en büyük şansı Bediüzzaman gibi bir dahinin bulunmasıdır. Keşke fikirlerine kulak verilerek değerlendirebilsek bizlere ne mutlu! |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|