| KAPİTALİZM-2 |
|
|
|
| Cuma, 11 Aralık 2009 | |
|
M. Ali KAYA
![]() İnsan fıtratı, yani doğal yapısı gereği hürriyete âşıktır ve mala karşı büyük bir sevgisi vardır. Bu nedenle insanın “yaşama hakkı”ndan sonra en önemli hakkı “mülkiyet hakkı”dır. Özel hayatın dokunulmazlığı, din ve vicdan hürriyeti, fikir hürriyeti yaşama hakkının gereği olduğu gibi, mülkiyet, miras ve seyahat hakkı ve hürriyeti de hayatın ayrılmaz bir parçasıdır. Bu hakların herhangi birinden mahrumiyet bir nevi köleliktir ve hakkın elinden alınması da istibdat, haksızlık ve zulümdür. Ama ne var ki hürriyetin kullanımında iktisada riayet etmek yerine aşırılığa ve israfa kaçmak haksızlığı, zulmü netice verir. Aşırı zulüm ise aşırı baskıyı ve istibdadı netice verir. İnanın her an herkese karşı haksızlık yapabilmesi, çıkarlarından ve menfaatinden başka bir şeyi düşünmemesi hürriyetin ve mülkiyetin kötüye kullanılmasından kaynaklanmaktadır. Hürriyetin kötüye kullanılması onun ortadan kaldırılmasını netice vermemelidir. Hürriyetlerin sınırlandırılmasının sebebi de zaten istismar ve kötüye kullanmaktır. Yaşanan tüm sosyal ve siyasi sorunların sebebi budur. İnsanın nefsini ve malını sevmesi fıtrîdir ve bunun hem müspet, hem menfî yönü vardır. Müspeti iyi ve güzel olduğu gibi insanın dünya ve ahret saadetine sebeptir. Menfi yönü kötü, aklen ve dinen yasak olduğu gibi insanın dünya ve ahret saadetinin engeli ve felaketinin de sebebidir. İnsan her iyi ve güzel olana layıktır. İleri teknolojiyi kullanarak bilgi toplumuna ulaşan insanlık bu başarısını sefalete değil elbette kapitalizme borçludur. Ama ne var ki akl-ı selimin hâkim olmadığı yerde “dengeli ve pozitif” gelişme mümkün olmaz. Toplum kapitalizmden önce de sınıflara ayrılmış durumdaydı. Fakirler, zenginler ve işçiler gibi sınıflara ayrıldığı gibi, hürler ve köleler olarak da sınıflara ayrılmıştı. Her toplumda toplumun % 20’lik bir üst gelir gurubu vardır ve bu grup % 80 alt gelir grubunu kullanır. Dolayısıyla insanların % 80 oranındaki bir kesim refah toplumunun imkânlarından ve nimetlerinden yeterince faydalanamazlar. Devlet yöneticileri ve hükümet üyeleri “Adalet ve Hakkaniyet” duygusundan uzak olduğu sürece vergilendirmedeki adaletsizlik ve devlet imkânlarının zenginlere peşkeş çekilmesi, yani halktan toplanan vergiler yine üst gelir gruplarına transfer edilir. Bu durumda geniş halk kitleleri daha da yoksullaşır. Bu durumu “kapitalizmin” sonucu olarak görmek bireylerin adaletsizliğine ve zulmüne kılıf bulmaktan başka bir şey değildir. İnsanı düzeltmediğiniz sürece hiçbir şeyi düzeltmek mümkün değildir. Emeğin karşılığını vermemek, çalışan işçilerin haklarını gasp etmek ve istediği zaman işine son vermek gibi eylemler sistemden çok bireyin ahlâkî durumundan kaynaklanmaktadır. Üreten ve tüketen, yer altı ve yerüstü kaynakları kullanan insandır. İnsan bencildir, menfaat düşkünüdür, malı ve parayı sever. Şayet bu kapitalizm ise insanın doğal halidir. Dolayısıyla kapitalizmin çökmesi söz konusu olmaz. İnsanlık var olduğu sürece kapitalizm de var olacaktır. Zulüm ve haksızlık insan olmayı, adil ve hakperest olmayı bilmeyen ve beceremeyenlerin yaşayış şeklidir. Kendi yaşayışlarını düzeltmek yerine hayalî kavramları suçlayarak işin içinden kurtulmak nefsin kendisini aldatmaktan başka bir şey değildir. Ticaret ve sanayinin gelişimi, bankacılığın büyük gelişim kaydetmesi “kapitalizm” denen zenginliğin de gelişimine sebep olmuştur. Zenginlik merhametli, insaflı, hakperest, cömert ve adil insanların elinde topluma ve insanlara çok büyük yararlar sağlarken, zalim, cimri ve bencil insanların daha çok azgınlaşmasına, zulüm ve haksızlığın artmasına sebeptir. 18. yüzyılda insanların hayvan gücü yerine makine gücünü kullanmaya başlaması ile “Sanayi Devrimi” yaşandı ve üretim büyük ölçüde arttı. 19. yüzyılda hürriyetçi ve demokratik ülkelerde devletin ekonomi üzerindeki etkisinin azalması ile de ekonomiye yön veren Adam Smith gibi iktisatçılar ekonomik özgürlüğü “bırakınız yapsınlar” sloganı ile özetlediler. Bu da devletçi sosyalistlerin “kapitalizm” olarak tenkit ettikleri bir ekonomik yapıyı meydana getirdi. Özel mülkiyetin ve servetin sorumsuzca kullanımı, en fazla kar getiren alanlara yatırımların yapılması ve büyük ölçüde rekabetin yaşanması fiyatların artmasına, rekabete dayanamayan sanayicilerin iflas etmesi ile sonuçlanıyordu. Girişimcilerden karda olanlar kapitalizmin temel unsurları olan özel mülkiyete, rekabete ve israfa övgüler yağdırırken, bundan zararlı çıkanlar da insafsızca eleştiriyorlardı. Aşırı rekabet ve silah sanayindeki gelişmeler sonucu yaşanan büyük savaşlar bir taraftan yeni buluşları ve maliyetleri düşürerek yeni teknolojilerle üretimi ucuzlatma çalışmalarını netice verdi. Bütün bunlar sefalet içinde yaşayan büyük bir çoğunluk ile lüks ve israf içinde yaşayan mutlu bir azınlık meydana getirdi. Sermayesi ve mülkiyeti olmayan halkın büyük çoğunluğu çok düşük ücretlerle çalışmak durumunda kalıyordu. 19. yüzyılda İngiltere dünyanın tek sanayileşmiş kapitalist ülkesidir. Onu daha sonra sırasıyla Almanya, Amerika, Fransa ve Japonya izlemiştir. Kapitalizmin bu acımasız ekonomik yapısı ve emek- sermaye mücadelesi Karl Marx’ın Sosyalist düşüncelerin temelini oluşturmuştur. Kapitalizmde işçiler ve yoksul halklar sömürüldüğü için bu düzen çok adaletsizdir. Marx’a göre kapitalizm yerini özel sermayenin bulunmadığı sosyalizme bırakacaktı. Marx’ın bu kehaneti fıtrata aykırı olduğu için gerçekleşmedi; ama hükümetler işe el atarak haksızlığı gidermek için “sosyal güvenlik” yasaları çıkarmak, ücretleri, çalışma yasalarını ve saatlerini ayarlama yoluna giderek çalışanların haklarını koruma yolunu takip etmişlerdir. Etiketler: Fıtrat Mülkiyet Hürriyet Kapitalizm Toplum Adalet ve Hakkaniyet Sanayi Devrimi Karl Marx Adam Simith |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|