| AHLAK FELSEFESİ |
|
|
|
| Perşembe, 07 Şubat 2008 | ||||
Sayfa 2 Toplam: 2 Ahlâki öğretiler genelde iki temel düşüncenin ürünüdür: Birincisi “İdealist Ahlak Öğretisi” ikincisi ise, “Pragmatist Ahlak Öğretisi”dir. İdealist Ahlak Öğretisi: Mutlak ve değişmeyen bütün insanlar ve toplumlar için iyi ve güzel olana yani ideal olana ulaşmayı hedef alan ahlak öğretisidir. En üstün değer “mutlak iyi” olan değerlerdir. İnsan, kâinat ve yaratıcı ile uyum içinde yaşamayı amaçlar. Platon’un idealindeki ahlak öğretisi bunu hedefleyen bir öğretidir. Platon’a göre en yüce erdem ve mutlak iyi olan şey bilgidir. En iyi insan da akıllı ve bilgili olan insandır. Platon’un öğretmeni olan Sokrates bu konuda şöyle der: “Davranışı herhangi bir kurala bağlı olmayan insan topluma akıllı bir varlık olarak iştirak edemez.” Platon ahlak felsefesinde “İnsan Tabiatı” üzerinde durmaktadır. İnsan fıtratı ideal olana yönelmiş ve o şekilde yaratılmıştır. İnsanın fıtratında “kendini gerçekleştirme” yani yaratılışta Allah tarafından kendisine verilen kabiliyetleri geliştirme özelliği vardır. İdeal olan bu fıtrî kabiliyetlerin veriliş amacına uygun geliştirilmesidir. İnsanın mutluluğu da ancak fıtrî olan gerçekleştirme ile mümkün olabilir. İnsan fıtratı ile işi ve sosyal hayatı uyumlu olan bir insan mutlu olur. Bu da insanda bulunan akıl, irade ve iştiha arasındaki doğru ilişkilere bağlıdır. Platon’un öğrencisi olan Aristo da “Her eylemin amacı ve hedefi iyi olanı yapmaktır. İyi olan gerçekleştiği zaman insan mutlu olur” demektedir. Bu bakımdan filozoflar genellikle mutluluğun fıtrat kanunlarına uygunluğu ile kazanılacağını belirtmişlerdir. Bu bağlamda Bediüzzaman Said Nursi de “İnsanın hayatta başarılı olması için fıtrat kanunlarını keşfederek buna uygun davranış sergilemesi” gerektiği fıtrata aykırı olan faaliyet ve çalışmaların sonuç vermeyeceğini söyler. İlkçağ filozoflarının bir kısmına göre mutluluğun elde edilmesi ihtirasların ve aşırı isteklerin kontrolü ile olabileceği hususudur. Bu filozoflar Sokrates’in savunmasında dile getirdiği gibi ölümden sonraki hayatı kapsayan bir mutluluğu hedef almışlardır. Bu da ahiret mutluluğu için büyük fedakârlıkların yapılmasını ve dünyada acılara ve sıkıntılara katlanarak ideal olandan geri adım atılmamasını ve doğruluktan ayrılmamayı netice vermektedir. İdealist ahlak öğretisinde ahlak fıtrî olan vicdana ve ilâhî güce dayandırılmaktadır. Sonuçta ideal doğru insanı ve varlığı yaratan Allah’ın iradesi doğrultusunda şekillenmektedir. İlahî emir ve yasakların da ahlâkı, örf ve adetleri oluşturduğu bir noktada kabul edilmektedir. İlâhî emir ve yasaklar (Kur’ân-ı Kerim) insanlara doğru yolu göstermektedir. Zorlamamakta ama aklı ve kalbi ikna etmektedir. Bu sebeplerden dolayı İlâhî kitaplara inanmayanlar dahi onlardaki ahlâkî öğretileri tenkit edememektedir. Bu sebeplerden dolayı filozoflara ve ilim adamlarına, ahlakıyyun denilen ahlak öğretileri ile meşgul olanlara ilham kaynağı olamaya devam etmektedir. İlk insan öğretisini vahiy ile Allah’tan aldığı için milletlerin ahlakî örfleri dinden kaynaklanmıştır. Dinin amacı da zaten “Kâmil İnsan” “Allah’tan korkan müttakî” insandır. İlâhî tebliğin amacı da zaten en mükemmel varlık olan yaratılan insanın kabiliyetlerinin geliştirilerek cennete lâyık hâle getirmektir. Çünkü ilâhî irade insanı Cennet için yaratmış ve oraya namzet kılmış ve dünyayı da cennete insanı hazırlayan, insan kabiliyetlerini inkişaf ettiren bir okul yapmıştır. Hedonist (Hazcı) ve Faydacı (Pragmatik) Ahlak Öğretisi: Hedonizm insanı konuşan bir hayvan olarak görür. Fıtratı sesi olan “Vicdanı” da hayvanî “İçgüdü” olarak yorumlamışlardır. Bu felsefeye göre “İnsan hayatta elde edebileceği kadar zevki yaşamalıdır.” Hedefleri acıdan mümkün oldukça kaçmak ve hazzı olabildiğince yaşamaktır. Dinden ve inançtan uzak olan bu felsefî yaklaşımın temellenmesi maddeci materyalizm üzerinedir. Bu felsefenin kurucularından olan Epikür’e göre kâinatın ruhu atomların hareketleridir. Hayvanları örnek alan Epikür insanın da onlar gibi mutlu olması gerektiğini savunur. İnsanın haz peşinde koşması onun tatmini için yeterli görmeyen Epikür sonunda geçici hazları değil de hayat boyu kalıcı hazlar peşinde koşmayı tavsiye etmek zorunda kalmıştır. (Ahmet Cevizci, 2000, İlkçağ Felsefe Tarihi, Bursa) Bu felsefî düşünce zamanımızda “Pragmatist” yani “Faydacı” ve çıkarcı bir felsefî düşünceyi doğurmuştur. Bu felsefeye göre insan çıkarcıdır. Her faaliyet ve hareket insan çıkarına hizmet ettiği ölçüde ahlâkîdir. Günümüz menfaati öne alan yaklaşımın temelinde bu felsefe vardır. Evrimci düşünce de bu ahlak felsefesini desteklemektedir. Toplumun faydası ve çıkarı da bireylerin çıkarlarına ve faydasına tabidir. Sonuçta bu felsefe “Vahşî Kapitalizmi” netice vermiştir. Günümüzde doğusundan batısına kadar bütün dünyada geniş kitlelerin etkisinde kaldığı hazcı ve faydacı felsefe, her türden dine ve ideolojiye inananların hatta bunların dışında kalanların bile hayatını etkilemektedir. Uluslararası siyasal, ekonomik ve stratejik çıkar sahipleri de bütün insanların haz ve duygularını körüklemektedirler. Halkların hazcı istekleri demokrasi adına meşru görülürken; daha masum ve anlamlı istekler, ideolojik gerekçelerle, çeşitli yöntemlerle bastırılmaktadır. Teknoloji de aynı şekilde, halkların -kitlelerin- hazcı, faydacı duygularını kışkırtmakla görevlendirilmiş gibidir. Her şey yiyecek, giyecekler, dahası kültürler, düşünceler hatta dinler bile aynı akımın etki alanında kalmaktadır. Bu da kitleleri bunalıma sürüklerken, güçlü devletleri de çıkarları uğruna büyük felaketler üretmelerine sebep olmaktadır. Bu sebeplerden dolayı düşünürler insanlığın karşı karşıya kaldığı tehlikeyi görerek çeşitli çalışmalar yapmak durumunda kalmışlardır. Leslie Lipson “Uygarlığın Ahlâkî Bunalımları” isimli eserinde “İnsan uygarlığı geldiği bu noktada, hep birlikte yok olmak ya da hep birlikte daha iyiye doğru gelişmek arasında, önceden hiç bir kuşağın yapmak zorunda kalmamış olduğu türden bir seçim yapmak durumundadır” demektedir. İnsanların mutluluğunu amaç edinen bu iki zıt kutuptaki ahlâk öğretilerinin sınırlılıkları, her şeyi kendisi sınırlı olan bu dünyada aramalarıdır. İdealist öğreti, mutlak iyiyi rölatif dünyada aramaktadır. Oysa mükemmellik, mutlak iyilik ancak, ezeli, ebedi sonsuz ve sınırsız güç ve Kudret sahibi Allah’a ait bir sıfat olabilir. İnsan ise, ancak onu isteyip, ulaşmaya çabalayabilir. Bu yanılgı Aristo’yu ve onun İslam dünyasındaki temsilcilerini: “İnsanın en son gayesi Teşebbüh-ü bi’l Vâcib’dir. Yani, Vacibü’l Vücud’a benzemektir.” (Nursi, Sözler, 1980, s. 507) diyerek büyük bir yanılgıya düşürmüştür. Çünkü insanın yaratık olma durumunu unutan bu ifadeler, onu Yaratıcı ile aynı kategoriye koymaya çalışır. Oysa Resul olarak insanlara gönderilen peygamber, insanların İlahî ahlâk ile ve güzel duygu ve davranışlarla bezemesini isterken, yaratık olma bilincini de unutturmaz. Böylece “insan aczini bilip kudret-i İlahiyyeye iltica, zaafını görüp kuvvet-i İlahîyyeye istinat, fakrını görüp rahmet-i İlahiyyeye itimat, ihtiyacını görüp gınay-ı İlahiyyeden istimdat, kusurunu görüp afv-ı İlahiye istiğfar, naksını görüp kemal-i İlahiye istiğfar, naksını görüp kemal-i İlahiye tesbih-han olmaktır diye.” inanacaktır. (Nursi, Sözler, 1980, 507) Ayrıca mutlak, evrensel bir iyiye ulaşabilmek için, bütün bir evrenin tabi olduğu Kanun’u bütünüyle anlamak, kavramak ve ona hükmedebilmek gerekir. Oysa insanların gerek tek tek, gerekse bir ittifakla bunu gerçekleştirmesi beklenemez. İşte insanların aklı bu evrensel ahengi (adalet) kavramak için sınırlı olduğu için, evrensel bir akla (külli akıl) ihtiyaç vardır. Ta ki, tek tek insanlar o evrensel akıldan faydalanabilsinler. Böyle bir akıl da ancak kanun şeklinde olabilir. Böyle bir kanun da ancak, yaratılmış olan evresi ve onun içindeki insanı en iyi tanıyan Yaratıcı’nın Kanun’u olabilir. (Nursi, İşaratü’l İ’caz, 1978, s. 93) Yaratıcı ile yaratılan arasındaki bu bağ, statik ve determine bir bağ değildir. İman ile ahlâk duygusuyla ve ibadet ile dua vasıtasıyla sürekli beslenmesi gereken dinamik bir bağdır. İbadet ile dua, imani ve ahlâkî duyuşu hem canlı tutar, hem de sürekli tekâmül ettirir. Kamil (erdemli) insan olmanın yolu da budur. “İnsanın ruhunu yücelten, istidatlarını inkişaf ettiren, meyillerini temizleyen, emellerini gerçekleştiren, fikirlerini genişleten ve sistemleştiren şehevi ve gadabi duygularını sınırlayan... ibadettir. Evet, kemalat-ı beşeriyenin en yükseği şu nispet ve münasebettir.” (Nursi, İşaratü’l İ’caz, 1978, s. 94) Sonuç: İlâhî kaynağa dayanmayan hiçbir öğreti insanı mutlu etmeye yetmemektedir. Bunun için Ahlak kuralları felsefenin ve aklın ürünü değil “Vahyin” sonucudur. Peygamberlerin insanlara örnek olması ile pratik hayata yansımasıdır. Etiketler: Ahlak Ahlak Felsefesi Teorik Ahlak Pratik Ahlak Hulk Fazilet Erdem Platon Felsefe |
||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|