|
Sayfa 2 Toplam: 2
b) Kesin Bilgiler (Yakîniyyat): Yakîn, yani kesinlik ifade eden bilgilerdir. Bunlar nazarî ve istidlâlî bilgilerdir. Doğruluğu kesin olan ve yanlış olma ihtimali olmayan bilgilere “Yakînî Bilgi” denilmektedir. Akıl ve zihin bu bilgilerden şeksiz olan tarafa zaruri olarak meyleder. Bu bilgile “Nefsü’l-Emre” mutabık bilgilerdir. Yani gerçeğe uygundur. Yakînî bilginin delile ihtiyaç duyulmayan kısmına “Bedihiye” adı verilir.
Yakîni bilginin de üç mertebesi vardır:
1. İlme’l-Yakîn: Akıl ve naklin, nazar ve haberin ifade ettikleri manalara denir. Bir şeyi ilim ve delil ile kesin olarak bilme, tanıma, kabul etme; aksi mümkün olmayan açık, kesin ve sağlam bilgilerdir. Kitabî bilgilerimizin çoğu teorik ve ilmî bilgilerdir. Bunların tümü İlme’l Yakîn bilgilerimizi oluştururlar. Yine dumanın ateşe del aleti de İlme’l Yakin bilgidir. Dünyanın yuvarlaklığını bilmemiz ilmin bu mertebesidir.
2. Ayne’l-Yakîn: Hissin ve müşahedenin verdiği bilgidir. Göz ile görmektir. “Ateşi görmek” Ayne’l- Yakîn bir bilgidir. Uzaydan dünyayı görmemiz dünyanın yuvarlaklığı konusundaki bilgimizi ilme’l yakînden ayne’l yakîn mertebesine çıkarır. Yine İstanbul’u veya Tokyo’yu görmek gibi bilgiler de bu nevidendir. Hz. İbrahim’in (as) “Yarabbi! Ölüleri nasıl diriltirsin?” (Bakara, 2:260) sorusunu sormasının sebebi bu konudaki bilgisini “Ayne’l-Yakine” çıkarmak içindir.
3. Hakka’l-Yakîn: Araştırma, deliller ve tecrübe neticesi olan ve eşyanın hakikatine ulaşma sonucu hâsıl olan kesin bilgidir. Böyle bir bilgi kişiyi iknâ eder, müşahede ve denemeye dayanır. Bilginin en yüce mertebesi budur. Ateşin yakıcı olduğunu tecrübe etmekle beraber yakıcılığının mahiyetini, ısının derecelerini ve fonksiyonlarını bilmek ateşi hakka’l-yakîn tanımak demektir. Hakka’l-yakîn bizzat yaşamak demektir. Ankara’yı görmek ayne’l-yakîn, Ankara’da yaşamak ise Ankara’yı hakka’l-yakîn tanımak demektir.
Yüce Allah Kur’an-ı Kerimde yakînin mertebelerini haber vermektedir. Tekâsür Suresinde Kabir meselesini ve kabir azabını haber verirken “Kabre girince bileceksiniz. Sonra kıyamette yine bileceksiniz. Keşke dünyada ‘İlme’l-Yakîn’ bilseydiniz. Cehennemi kabirde göreceksiniz. Sonra da ahirette ‘Ayne’l-Yakîn’ tekrar göreceksiniz. Sonra da mahşerde size verilen nimetlerden kesinlikle hesaba çekileceksiniz” (Tekâsür, 102:3-8) Vakıa suresinde ise cehenneme girerek azabı tadanların durumunu anlatarak şöyle buyurur: “Allah’ın ayetlerini yalanlayan sapıkların sonu cehennem ateşine atılmaktır. İşte o zaman onlar ‘Hakka’l-Yakîn’ cehennemi bileceksiniz” (Vakıa, 56:94-95) buyurarak hakka’l-yakîn mertebesinin bizzat yaşamak olduğunu ifade etmektedir. Hakka Suresinde ise kâfirlerin tüm dostlarından ayrılarak büyük bir pişmanlık ve hasreti yaşayacaklarını ifade için “onlar bunu ‘hakka’l-yakîn’ bilecekleri” (Hakka, 69:50-51) ifade edilir.
c) Zannî Bilgiler (Zanniyât): Kesinliği henüz ispat edilemeyen tahmine, teoriye ve hipoteze dayanan doğruluğu %50’nin üzerinde bir ihtimale dayanan; ama yanlış olma ihtimali de olan bilgilerdir. Bunlar da dört kısma ayrılır:
1. Müsellemât: Muhatapça kabul edilen önermelerdir. Hz. Peygamberin (sav) miracına itiraz eden bir Hıristiyan’a Hz. İsa’nın (as) göklere ref’ini delil getirmek gibi karşı tarafın itiraz edemeyeceği hususlara Müsellemât denir.
2. Muhayyelât: Yanlışlığı bilindiği halde psikolojik olarak kullanılır. “Bal iğrenç bir kusmuktur” gibi veya “Tilkinin yetişemediği üzüme koruk” demesi birer muhayelâttır.
3. Vehimiyât: Vehim ve hayal mahsulü olan ve gerçeklerle ilgisi ve alakası olmayan şeylere denir. “Her varlık yer kaplar. Allah da bir varlıktır. Allah da bir yer kaplar” demek vehimiyattandır. Aynı şekilde “Allah’ı kim yarattı?” veya “Allah kendisinden büyük bir şey yaratabilir mi?” gibi sorular da vehimiyattır ve hayal mahsulü şeylerdir.
4. Zanniyât: Zanna ve tahmine dayanan ve tahmini olarak söylenen şeylerdir. Gece duyulan bir tıkırtıyı hırsız zannetmek ve sallanan bir ipi yılan zannetmek ve korkmak gibi şeyler bu kısma girer.
Yüce Allah Kur’an-ı Kerimde inkârcıların inkârlarının zan ve tahmine dayandığını ifade eder. Zan ve tahminin ise gerçek karşısında hiçbir değerinin olmadığını belirtir. “Zalimler Allah’ın huzuruna toplanmayacaklarını zannettiler.” (Kasas, 26:39) “Kıyametin geleceğini zannetmeleri” (Fussilet, 41:50) “Firavunun Hz. Musa’nın peygamber olmadığını zannettiğini (İsra, 17:101-102) Yahudilerin Hz. İsa’yı öldürdüklerini zannettiklerini ve bu konuda kesin bilgilerinin olmadığını (Nisa, 4:157) ifade etmektedir. Yine insanların çoğunun zanna uyduklarını ve insanların çoğuna uyacak olursak onların inananları Allah yolundan saptıracaklarını (En’am, 6:116) Zannın çoğundan kaçınmak gerektiğini ve zannın bir kısmının günah olduğunu, (Hucurat, 49:12) inkârcıların bilgilerinin olmadığını ve zanna kapıldıklarını, zannın ise hak ve gerçek karşısında hiçbir değerinin olmadığını (Necm, 53:28) ifade etmektedir.
Sonuç:
Bütün bu kurallara ait, misâllerden başka, kaynak olarak aldığımız, “Kur'ân'ın hakiki bir tefsiri ve hakikatinin bir tercümanı ve mes'elelerinin bürhânı” (Şualar, 2005, s.1056). “Bu asrı, belki gelen istikbali tenvir edebilir bir mu'cize-i Kur'aniye” (Kastamonu Lâhikası, 2006, s.19) olan Risale-i Nur'da; “Uluhiyet nübüvvete bürhân-ı limmidir. Muhammed Aleyhisselâm, Sâni-i Zülcelâl'e zâtıyla ve lisanıyla bürhân-ı innidir” (İşaratu’l-İ’câz, 2006, s.231; Muhakemat, 2006, s.162) gibi daha birçok mücmel ve rasih bürhanlar mevcuttur.
Bediüzzaman müspet ilimler içinde Mantığa çok değer vermiştir. Zira doğruyu ortaya çıkarmak, hak ve hakikati ispat etmek ancak mantıkî bürhanlarla mümkündür. Yüce Allah Kur’ân-ı kerimde hak ve hakikatin ancak delillerle ve bürhanlarla ispat edileceğini belirtir. Mü’minlerin delille konuşmalarını ister. Müşriklerin ve inkârcılara da delil getirmeleri yoksa yalancı durumuna düşecekleri ifade edilir. (Âl-i İmran, 3:151; 14:9,10,11) Bediüzzaman da hüsn-ü zanna ve makbul şahıslara göre değil, delillere göre konuşmak gerektiğini ifade eder ve “İlm-i mantıkta bürhân-ı yakini, hüsn-ü zanna ve makbul şahıslara bakmıyor, cerhedilmez delile bakar ki; bütün Risale-i Nur hüccetleri, bu bürhân-ı yakini kısmındadır” (Emirdağ Lâhikası, 2006, s.168-169) buyurarak fikirlerini ve inancını ispat konusunda mantık ilminin kesin delilleri ile hareket etmek gerektiğini, kendisinin de böyle hareket ettiğini ifade eder. Yalnız, bu mebhaslar, kuru mantık kurallarının adesesinde değil, eserlerdeki siyâk-u sibakları dahilinde mütalaa edilmelidir. Zira; “iman yalnız ilim ile değil, imanda çok letaifin hisseleri vardır.” (Mektubat, 2004, s.554)
Akıl veya mantık, diğer birçok vasıta gibi istikamet dairesinde kullanıldığı an en büyük nimettir. Bediüzzaman’a göre “Hadd-i evsâtı gösterecek, ifrat ve tefriti kıracak yalnız felsefe-i şeriatle belağât ve mantık ile hikmettir.” (Muhakemat, 2006, s.47) Bediüzzaman iman ve kur’an hakikatlerinin aklî ve mantıkî delillerle ispatını yapmış ve “Akıl ve ilim ve fen hükmettiği istikbalde, elbette bürhân-ı akliye istinad eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur'ân hükmedecek” (Emirdağ Lâhikası, 716; Eski Said Dönemi Eserleri, Hutbe-i Şamiye, 2009, s.330) buyurmuştur. Etiketler: Bilgi Bilginin kaynakları Deliller İlim Mantık Zaruri Bilgiler Yakînî Bilgiler Zannî Bilgiler Aklî ve Naklî Deliller İlme'l-Yakîn Ayne'l-Yakîn İlme'l-Yakîn
|