| Felsefeyle Kurtulan Filozoflar |
|
|
|
| Perşembe, 09 Şubat 2012 | |
|
M. Ali KAYA Plüralist bir inancın ve ahlaksızlığın yaygın olduğu bir dönemde “Tevhit” inancını ve “Ahlak Felsefesini” öne çıkarmıştır. İnanç ve ahlak öğretisi ile öyle büyük bir hayran kitlesi meydana getirir ki talebeleri de onun gibi sade yaşamaya ve çıplak ayakla dolaşmaya başlarlar. Bu sebeple Yunan gençlerini yoldan çıkarmak, inançlarını ve ahlaklarını bozmakla suçlanır. MÖ 399 yılında Atina’da mahkemeye çıkarılır ve daha sonra talebesi Platon’un kaleme aldığı meşhur “Savunması”nı yapar. Ama mahkemece “Baldıran zehri içerek öldürülmesine” karar verilir. Özel hayatı hakkında fazla bilgiye sahip olmadığımız Sokrates yazılı bir eser de bırakmış değildir. Konuşmaları ve düşünceleri daha sonra talebesi olan Platon (Eflatun) tarafından kaleme alınmış, yorumlanmış ve Aristoles tarafından geliştirilmiştir. Bunların içinde en meşhur olanı bir nefis müdafaası olmayan ve platon tarafından kaleme alınan meşhur “Savunması”dır. Sokrates herhangi bir ekole ve mektebe mensup değildi. O düşüncelerini ve fikirlerini çarşı pazar dolaşarak ve tartışarak yaymış, yanına gelen öğrencilere öğretmiştir. O “doğru olan başlangıç önce gençlerin yetişmesini sağlamaktır” ilkesinden yola çıkmıştır. Öğretisini de “Doğru nedir? Doğru bir yaşayış nasıl olmalıdır?” sorusuna cevap aramak üzerine kurmuştur.
Sokrates idam talebi ile yargılanırken, fikirlerinden vazgeçmesi halinde affedileceği bildirilmiş, ama o mahkemede de fikirlerini ve inançlarını savunmaya devam etmiştir. Mahkeme uzun tartışmalardan sonra 275’e karşı 281 oy ile “baldıran zehiri içerek” ölümüne karar vermiştir. Bu karardan sonra bir ay kadar infaz gününü bekleyen Sokrates öğretisini yaymaya hapishanede de devam etmiş, kendisini kaçırmak isteyenlere müsaade etmemiş ve “Bu durumda öğretime ve kendime ihanet etmiş olurum” demiştir. İnfaz günü gelince infaz heyetinin huzurunda kimsenin müdahalesine fırsat vermeden büyük bir soğukkanlılıkla “Şimdi benim Allah ile beraber olma ve sadece ona yalvarma zamanımdır. Buradan oraya güzel bir yolculuk olsun” demiş ve kölenin tuttuğu zehiri elinden alarak sonuna kadar içmiştir. Sonra da dostu Kriton’a dürüstlük ve sadakatin en çarpıcı örneği olan şu sözü söylemiştir. “Asklepios’a bir horoz borçluyuz, parasını ver. Sakın unutma!..” Akılcı Ahlak Felsefesi ve Diyalektiği: Sokrates’in “kendini tanıma” ilkesinin gereği olarak insanın kendisine ve başkasına sorular sorarak “sınamadan geçirmesi” ve “akla göre” yanlışları çürüterek doğruyu bulması gerekir. Buna “mantıksal çürütme metodu” denilmiştir. Bunun için Sokrates öncüllerden ve önermelerden yola çıkar. Sonra soru-cevap metodu ile genel yargıları çürüterek sonuca ulaşır. Sokrates çürütme uygulamasına son derece önem verir ve bunun Felsefe ile aynı şey olduğunu savunur. Bu şekilde sorgulama metodunun amacını da iyiye, güzele, erdeme, fazilete ve doğruya ulaşmak ve gerçeği bulmak şeklinde özetler. Sokrates karşılıklı konuşmalar, soru ve cevaplardan yola çıkarak yüzeysel bilginin gerçek bilgi olmadığını ve yanlışlığını ortaya çıkarır. Sorularını bir kavramı tanımlamayı amaçlayarak istenen doğruya yönlendirir. Bu konuşmalarda konuşmacının söylediklerinde bulduğu tutarsızlıkları ve çelişkileri ortaya çıkararak yüzeysel bilginin ve doğru olarak bilinen şeylerin bırakılmasını sağlar. Sonra da doğru olan ve olması gereken şeyleri bir mantık silsilesi içinde ortaya koyar. Sokrates’in ölümünden sonra “Sokratik Diyaloglar” edebiyatı ortaya çıkmıştır. Sokrates’in bu metodunu talebesi Platon geliştirerek devam ettirir. Sokrates dengeli ve nefsine hâkim ve sert mizaçlı birisidir. Ancak düşmanları tarafından sözcüklerle oynayan, gençleri yoldan çıkaran ve devleti yıkmaya çalışan ve devletin otoritesini sorgulayan bir sofist olduğu iddia edilerek eleştirilmiştir. Daha sonraki filozoflardan Kant Sokrates’i “Aklın ideali” Hegel de “Bir insanlık kahramanı, felsefesini yazmayan ama yaşayan gerçek bir filozof” olarak tanımlamışlardır. Biz Sokrates’i talebesi Platon’un yazılarından ve anlatımlarından tanımaktayız. Sokrates öldürüldüğü zaman Platon otuz bir yaşındaydı. Daha sonra Platon Akademia’yı kurarak eğitime hizmet etmeye devam etmiş, Sokrates’in yolunu takip etmiş ve eserlerini yazmıştır. Sokrates’in Öğretisi: Sokrates Yunan Felsefesi’ni o derece etkilemiştir ki Yunan Felsefesi “Sokrat’tan Önce ve Sokrat’tan sonra” biçiminde ikiye ayrılmıştır. Sokrates “Kendini bil / Kendini tanı” (Ganothi Seauton) ilkesinden yola çıkar. Kendini tanımanın varlığı doğru olarak tanıma ve tanımlamayı netice vereceğini savunmuştur. Ona göre varlık insan ile değer kazanır. İnsanın kendisini doğru olarak tanıması varlığı da doğru algılaması için gereklidir. Araştırmacıların bulgularına göre Sokrates’in düşüncesinin temelinde kâinatın düzenli bir bütün olduğu ve bir yaratıcı tarafından idare edildiği, bundan dolayı da mükemmel bir düzenin olduğu görüşü yatıyordu. İnsan ise varlığın odak noktasında bulunuyordu. Bu sebeple insanın kendisini tanıması varlığı doğru olarak algılaması ve anlamlandırması için şarttı. Bunu kavramak için de özel bir gayret gerekiyordu. Günlük geçim kaygısı, mal sevdası ve politik kaygılar ve çabalar içinde bulunan insanların bunları düşünmeye zamanı yoktu ve bunun için sorgulama yöntemi ile uyarılmaları gerekiyordu. Sokrates’in yaptığı da bundan başka bir şey değildi. Düşüncesini oluşturan temel ilkeleri de okulunun kapısına asmıştı. Orada “Yaratıcı birdir. Başlangıcı yoktur, sonu da olmayacaktır. Her şeyin yaratıcısı O’dur ve hiçbir şeye benzemez” yazıyordu. Bu inanç plüralist bir inanca sahip olan ve pek çok tanrılara inanan Atina halkının tepkisini çekiyor ve gençlerimizi yoldan çıkarıyor, inancımızı bozuyor demelerine sebep olmuştu. Mahkemeye çıkarılmasının temelinde de bu vardı. Sokrates 70 yaşının üzerinde birçok taraftar bulmasını kıskanan ve çalışmalarından rahatsız olanlar ve kendi çıkarları doğrultusunda kurdukları düzenin eleştirilmesine katlanmayan elit zümre tarafından Yunan âlihelerini ve tanrılarını inkâr etmek, dine aykırı davranmak, yeni din icat etmek ve gençleri düzene karşı ayaklandırmaya çalışmakla suçlanmıştır. Sokrates kendisini anlatırken şöyle der: “Çocukluğumdan beri içimde beni izleyen Allah’ın vermiş olduğu kutsal bir ses vardır. O bana yapacağım şeyi fısıldar ve ne yapmam gerektiğini gösterir. Ama hiçbir zaman beni herhangi bir şeye zorlamaz” demiştir. Bir başka zaman da “Allah bana kendimi ve başkalarını inceleme, tanıma ve bilme konusunda bir görev vermiştir” der. Sokrates buna “bilgiyi arama” görevi de der. Ona göre fazilet demek bilgi demektir. Sokrates savunmasında da bu konuda şöyle demiştir: “Atinalılar! Sizi sayarım ve severim; Allah’a sizden daha çok baş eğerim. Hayatım ve gücüm var oldukça, bilgiyi, erdemi, hak bildiklerimi uygulamak ve öğretmekten, rastladığım kişileri uyarmaktan vazgeçmeyeceğim. Çünkü bunun Allah’ın emri olduğunu bilirsiniz.” Sokrates insanların çok şey bildiklerini sandığını, ama gerçekte pek az bir şey bildiğini onlara sorular sorarak ortaya koymaya çalışmıştır. Kendi bilgisini de “Bir şey biliyorum. O da hiçbir şey bilmediğimdir” sözü ile ortaya koymuştur. Sokrat’a göre “Gerçek bilge, her şeyi bilen Allah’tır.” İçinde duyduğu kendisini gerçeğin bilgisini aramaya yönelten ses de Allah’ın ilhamından başka bir şey değildir. Sokrates’in “Benim Diamon’um” dediği ses bu ilahî ilhamdan başka bir şey değildi. Sokrat tam bir “Muvahhid” olarak Allah’ın birliğine inanıyor ve kendi hayatı ile beraber tüm varlığı ve kâinatı kudreti ile sevk ve idare ettiğine sağlam bir iman şuuru ile inanıyordu. Bediüzzaman Said Nursi hazretleri Allah’a giden yolların nefesler sayısı kadar fazla olduğunu kabul etmekle beraber meslek olarak üç temel mesleğe bağlı olduğunu ifade eder. Bu mesleklerin başında “Din Yolu” gelir ki bu yok “Cadde-i Kübra”dır. Vahiy, akıl ve kalbi birleştiren bu geniş yolda bütün insanlar rahatlıkla ve hiçbir tehlikeye maruz kalmadan gidebilirler. İkinci yol “İlim Yoludur.” Bu yolda ise akıl, zekâ ve ilimle gidilebilir. İlimler insanlara “Marifetullah” yolunu açtığı için “Allah’tan gerçek manada âlimler korkarlar.” Bununla beraber ilmi gerçeği bulma vasıtası ve hak ve hakikate hizmet aracı olarak değil de insanın arzularına ve dünya hayatını kazanmaya vasıta yapanlar pek büyük gaflet perdesi altına girdikleri için bu yolda tehlike ihtimali büyüktür. Bu yolda giden ve aklına, zekâsına ilmine güvenenler dinini gösterdiği istikameti korumadıkları zaman bu ilim kendilerini Allah’a yaklaştırmak yerine Allah’tan uzaklaştıran zararlı bir meslek haline getirmiş olurlar. Bunun için peygamberimiz (sav) bizlere “Fayda vermeyen ilimden Allah’a sığınırım” buyurarak faydasız ilim yoktur ama insanı Allah’tan uzaklaştıran her ilim zararlıdır, sizi Allah’tan uzaklaştıran ilimden Allah’a sığının buyurmuşlardır. Bu yol çok uzun olmakla beraber güzelliği ve cazibesi çoktur ve bu yolda gidenlerin çoğu kurtuluşa erer. Üçüncü yol ise Felsefe yoludur. Felsefe yolunda akla güvenmek ve akıl ile Allah’a ulaşmak söz konusudur. Bu yol ise Bediüzzaman’ın ifadesi ile “Yer altından tünel kazarak gitmeye benzer.” Bediüzzaman hazretleri Fatiha’nın tefsirini yaparken Allah’a giden bu üç yolu tahlil eder. Felsefe yolunda çoklarının boğulduğunu ancak yüzde birinin kurtulduğunu ifade eder ve bunların içinden de Eflâtun ve Sokrat’ı örnek gösterir. (Sözler, 2004, s. 1204) Bediüzzaman mü’min ve muvahhit olan Sokrat’ı daima hayırla anmış ve onu müdafaa etmiştir. Bir gün İstanbul’da üniversite talebelerinden Muhsin Alev’in Sokrat için “zehir içerek intihar etti” demesi üzerine Üstad: “Nasıl intihar edebilir? İntihar etmedi, mahkûm edildi. İntihar etmek günahtır. İntihar eden büyük katil olur” buyurarak Sokrat’ı müdafaa etmiştir. (Son Şahitler, 1:216) KAYNAKLAR:
Giriş: Sokrates ile başlayan bu sorgulama dönemini sistematik hale getiren ise Platon ve talebesi Aristoles’tir. Bu dönemde daha önce sorgulanarak elde edilen bilgiler sistemli bir hale getirilmeye çalışılmıştır. Birinci dönem filozoflar tabiatı ele alarak sorgulamışlardı, ikinci dönemde ise tabiat içinde insanın rolü sorgulanmıştı. Üçüncü dönemde ise her ikisi arasında bir denge kurularak sistemli bir şekilde insan ve kâinat münasebetleri geliştirilerek daha sonra ortaya çıkacak olan felsefî ilimlerin (Matematik, Fizik, Tabiat İlimleri, Astronomi vb.) temelleri atılmıştır. Platon’un bunlar arasında önemli bir yeri vardır. Çünkü Platon fizik âlemi ile metafizik âlem arasındaki münasebeti nazara veren ve bu iki âlemi birden ele alan bir filozof olarak ayrı bir yeri ve değeri vardır. Platonun sistematik ve disipline edilmiş bilgilerin araştırılması dönemini başlatmış olmanın yanında bir diğer yönü de “İdealizm” denen akıl yürütme ve gerçekçilik akımına öncülük etmiş olmasıdır.
Atina o dönemlerde hem askerî, hem ekonomik, hem de kültürel bakımdan çok gelişmiştir. MÖ 480-490 yıllarında Perslerin saldırılarını püskürterek zamanının “Delos Deniz Birliği” içinde önemli bir güç haline gelmiştir. Ama Isparta ile çatışma içine girmek durumunda kalır. Isparta o dönemde demokrasiye sıcak bakmayan, oligarşik, tutucu, gücünü baskı altında tuttuğu kölelerden alan, askerî güce önem veren; ama sanat alanındaki yeniliklere değer vermeyen bir tutum içindedir. Perslerin yayılmacı geniş devlet yapılarına karşın Yunan bölgesinden her kentin bir diğerini rakip olarak gördüğü şehir yönetimlerinin hâkim olduğu bir yapıdadır. Böyle bir ortamda Atina ile Isparta arsında meşhur Peloponnesos savaşları başlar. Atina 404 yılında kesin bir bozgun yaşar. Platon bu dönemde 409 yılında 18 yaşlarında askerliğini yapar. Bu dönem yaşanan bozgunun getirmiş olduğu, yüksek ideallerin çöktüğü, acıyı ve umutsuzluğu beraberinde getiren bir dönemdir. Savaş dönemlerinde Atina’da bulunan ve yönetimde de büyük ağırlıkları olan demokrat tüccar sınıfının politikaları Platon’un fikir dünyasına fazlasıyla malzeme sağlar. Bir ara Platon herkes gibi askerî sahada yaşanan bozgunun sebebini Atina demokrasisinin gevşekliğine, Isparta’nın dikta disiplinine ve düzenine bağlar. Atina’da çeşitli kanlı olaylardan sonra 403 yılında Atina Demokrasisi yeniden işlemeye başlar; ancak bu dönemde de Sokrates’in mahkûmiyeti ve idamı Platon’un demokrasiye olan nefretini haklı çıkarır. Bu bakımdan Platon demokrasi idaresini “ayak takımının yönetimi” olarak isimlendirir. Platon’un idealindeki yönetim “Erdemli ve bilge insanların yönetimidir” ki buna “Medine-i Fâzıla” adı verilmiştir. Sokrates’in idamından sonra Platon Sokrates’in sevenleri ile birlikte Megara’ya gitmiş, bir süre sonra tekrar Atina’ya dönerek “Akademi”sini kurarak eğitim ve öğretim faaliyetlerine başlamıştır. Bu okulda “Politika, Hukuk, Felsefe ve Yasalar” konusunda dersler vermeye başlamıştır. Platon seyahatleri esnasında Mısırlı rahiplerden Matematik ve Astronomi öğrenmiştir. Ayrıca Sicilya’ya yaptığı seyahatlerinde de hem siyasetle ve idarecilerle görüşüp konuştu hem de yasalar konusunda büyük bilgi ve tecrübe sahibi oldu. Bilhassa yöneticiler kralların yasalarda reformlar yapmaları için onun kralları ikna etmesini istiyorlar ve bir nevi obdustmanlık yapmalarını istiyorlardı. 361 yılında Sicilya’dan dönerken bir ara korsanlar tarafından köle olarak satılan Platon köle pazarında bir tanıdığı tarafından satın alınarak Atina’ya dönmesi sağlanmıştır. Bu arada edindiği bilgilerini ve öğretmenleri olan Sokrates ve benzeri filozofların konuşmalarını ve siyasi gözlemlerini kendi fikirleri ile yoğurarak yazılı hale getirmiştir. En son yazdığı eseri hayatının ve tecrübelerinin son ürünü olan Nomio (Yasalar) adlı eserini yazmıştır. Platon MÖ. 347 yılında 80 yaşında vefat etmiştir. Eserleri: Felsefesi: 1. Ruh Teorisi: 2. Bilgi Teorisi: 3. İdealar Teorisi: Gerçek dünyada yer alan ve akıl ile kavranan idealar hiyerarşik bir yapı içinde yerini alır. En üstte “iyilik ideası” vardır. Duyu organlarımızla algılanmayan bu dünyayı kavramanın ve anlamanın tek yolu akıl yürütme ile doğru düşünmedir; yani felsefe yapmaktır. Buna göre, âdil insanın arkasında “Adalet” ideası, güzel nesnelerin arkasında da “Güzellik ideası” vardır. Aynı şekilde bütün iyiliklerin arkasında bir “Rahmet ideası” ve doğru bilgilerin arkasında ise bir “Hikmet İdesı” olmalıdır ki onların yansıması ile bilgi ve hikmet, şefkat ve merhamet meydana gelsin. Platon’a göre idealar dünyası olmadan ve her şeyin bir hakikati olmadan onların yansımaları olan bu dünyada gelişme ve değişme mümkün olmaz. Yaratıcının yarattığı görünen varlıklar ya fıtratlarının gereği olarak idealar dünyasına göre kemale erer veya bozularak kötülüğü meydana getirirler. Kavramlar ideaların varlığının en büyük kanıtıdır. Çünkü insandan bahsetmeden önce bir “İnsanlık” kavramı olduğu gibi, örneğin “elma” dediğimiz zaman, tek tek elmalardan değil, bir “elma kavramından” söz ederiz. Bu kavramlar olmadan düşüncelerimiz bile teşekkül etmez, nerede kaldı ki idealar olmadan varlıklar olsun. İnsan ruhunun tekâmülü, aklın ideaları anlaması ve onların gerçekliğine göre davranması ile mümkün olabilir. Gerçek bilgi ve hikmet de bu şekilde ortaya çıkar. Platonun anlatmaya çalıştığı şey aslında Bediüzzaman’ın “Her şeyin hakikati Esma-i İlâhiye’ye dayanır ve bu sayede o şey hakikat olur” ifadeleri ile açıkladığı husustur. 4. Sanat Anlayışı: Yine Homeros ve Tragedya yazarları akıl yoluyla ilerleyen kimseler olmayıp, tutkularına kapılmış insanların taklidini yaptıklarını söyler. Böylece sanatçıların insanları gerçeklere değil, haz ve tutkuya yönlendirirler. Sanat taklit olduğu için bir bilgi değildir ve ciddi bir iş de değildir. Sanat eserlerini üçe ayıran Platon bunlardan birincisi “dythrambos” adı verilen ozanın kendi duygularını dile getirdiği türler. İkincisi, “komedi ve tragedya” denen kişilerin taklit edildiği türler. Üçüncüsü ise, “epos” denen her iki türden oluşan türlerdir. 5. Devlet Görüşü: Devleti bir bedene benzeten Platon söz konusu üç sınıfı da ruhun üç bölümüne uyarlar. Devletin koruyucuları ve karar veren idareciler akla benzerler. Onları koruyan askerleri iradeye, mal mülk peşinde koşan halkı da iştihaya benzetir. Her sınıfın bir erdemi vardır. Yöneticilerin erdemi bilgelik, koruyucu askerlerin erdemi cesaret, halkın erdemi ise ölçülü ve dengeli bir hayat sürmeleridir. Adalet ise herkesin üzerine düşeni yapması ile ortaya çıkan bir erdemdir. Toplumun adil olması ancak herkesin üzerine düşeni yapmasına ve adalete yardımcı olmasına bağlıdır. Bir devletin mükemmel olması yöneticilerin filozof olmasına bağlıdır. Sonra eğitim eşit bir şekilde kadına ve erkeğe verilmelidir. Çocukları ise bilgeler eğitmelidirler. Kadın ve erkek arasında sorumluluk eşit olacaktır. Faziletli bir toplumun örneği “idealar dünyasında” vardır. Herkes bunu kendisine örnek almalı ve faziletli olmak için çalışmalıdır. İdeal bir devlete yaklaşma durumuna göre yeryüzünde kurulan devlet türleri dörde ayrılmaktadır. Birincisi, Timokrasi denen şan ve şöhret düşkünlerinin devleti. İkincisi, Oligarşi denen zengin sınıfın devleti. Üçüncüsü, eşitliği esas almaya çalışan Demokrasi ve dördüncüsü de tek bir tiranın yönetimini ve diktasını esas alan Tiranlık’tır. “Devlet” isimli kitaplarında bütün bu bozuk yönetim biçimlerini tek tek inceleyen Platon’un savunduğu ve ideal olarak gördüğü devlet şekli Aristokratik Monarşidir. Tabii ki bu monarşinin başında filozof kral bulunmalıdır. Daha sonra bu tezini geliştiren Platon “Yasalar” kitabında Monarşi ve Demokrasi karışımı bir devlet yönetimini önerir. Daha sonra ortaya çıkan bütün filozoflar, devlet kuramcıları ve yönetim bilimcileri ister istemez Platonun bu düşünce ve felsefesinden etkilenmişlerdir. Bediüzzaman Risale-i Nurlarda Sokrat ismini dört defa zikrettiği halde Eflatun isminden yirmi yerde bahsetmektedir. Genel olarak ele aldığımız ve incelediğimiz zaman, Bediüzzaman Said Nursi hazretleri silsile-i felsefenin dâhîleri olarak Eflatun, Aristo, İbn-i Sina ve Farâbî’yi sayar. Eflatun dışında sayılanların “İnsanların gâyetü’l-gâyâtı teşebbüh-ü bilvâcip, yani Vâcibu’l-Vücûda benzemektir” deyip Firavunâne bir hüküm verdiklerini belirtir. Bu hüküm ile enâniyeti kamçılayarak şirke yol açtıklarını belirterek “insaniyetin esasında münderiç olan acz ve zaaf, fakr ve ihtiyaç, naks ve kusur kapılarını kapayıp, ubûdiyetin yolunu seddettiklerini” ifade eder. (Sözler, 880, 888) Mağdup ve dâllîn yolu olan Felsefe mesleğinde ancak Eflatun ve Sokrat gibi yüzde birinin kurtulacağını (Sözler, 1205) belirten Bediüzzaman dâhi-i meşhur Ebu Ali İbn-i Sinâ’yı İslam hükemasınının Eflâtunu olarak görür. (Lem’alar, 2005, s.368) Akıl ve zekâ, ilim ve felsefe konusunda Bediüzzaman devamlı olarak Eflatun’u örnek gösterir. (Lem’alar, 428) Eflatunu şuurlu, Calinos’u da hikmet sahibi olduğunu belirten (İşâratu’l-İ’câz, 2006, s. 233 Muhakemat, 2006, s.168) Bediüzzaman Eflâtunun “Medine-i Fâzıla” şeklinde ortaya koyduğu ideal devlet felsefesinin ideal olmakla beraber hayal olduğunu belirtir. Bediüzzaman “İslâmiyet’in insaniyet-i kübrâ ve şeriatın ise medeniyeti fuzlâ (en faziletli medeniyet) olduğundan, âlem-i İslamiyet, Medine-i fazıla-i Eflâtuniye (Eflatunun hayal ettiği faziletli şehri) olmaya sezadır. (lâyık) (Tarihçe-i Hayat, 65; Divan-i Harb-i Örfî, 1993, s. 47) buyurarak uygulanabilir ideal devlet sisteminin ancak İslamiyet içinde hayat bulabileceğine dikkatleri çekmiştir. Devlet ve hükümetle ilgili görüşlerini dile getirdiği “Münazarat” isimli eserinde Bediüzzaman bir şahsın dahi hata ve kusurdan yoksun olmadığını, insanların oluşturduğu şahs-ı mânevi olan hükümetin de masum olamayacağını belirttikten sonra, masum bir hükümetin ancak “Eflâtûn-i İlâhînin Medine-i fazıla-i hayaliyesinde masum olabilir” (Münazarat, 1996, s.39) diyerek Eflatun’un Medine-i Fazılasının ancak ideal bir hükümet şekli olabileceğini ifade ile meşrutiyetin/demokrasinin istibdada nispeten su-i istimalleri önleyebileceğini ifade etmektedir. İstibdadın kalkması, hürriyetin her tarafa hâkim olması ile insanların istidat ve kabiliyetlerinin inkişafa başlayacağını ve o zaman Asya ve Rumeli’nin Eflâtunları, Dekartları, Bismarkları, İbn-i Sina ve Taftazanileri geri bırakacak istidat ve kabiliyetlerin yetişeceğini de müjdeler. (Divan-ı Harb-i Örfî, 1993, s. 83) Bediüzzaman’ın Kur’an-ı Kerimden ilham alarak akıl ve kalbin ittifakı ile ortaya koyduğu mesleğine yakın görüşler ortaya koyan Eflatun’u takdir etmemesi elbette düşünülemezdi. Plüralist bir din, materyalist bir hayat içinde Allah’ın birliğine ve ahrete inanan, her şeyin hakikatinin idealer dünyası dediği Allah’ın esmasını araması, ahiret hayatını göstermesi gerçekten Eflatun’un kurtulduğunu ve bir Allah adamı olduğunu göstermiştir. (Sözler, 1205) “Boş kafa şeytanın çalışma odasıdır” diyen Eflatun daima çalışmayı, hak yolda olmayı, hak ve hakikati ders vermiştir. KAYNAKLAR: 1. Nursi, Bediüzzaman Said, Tarihçe-i Hayat, 2006-İstanbul Etiketler: Felsefe Sokrates Platon Eflatun Said Nursi Ahlak Felsefesi Devlet Aristo Akıl ve Zeka |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|