| İSLAMDA BİLGİ FELSEFESİ |
|
|
|
| Salı, 14 Temmuz 2009 | |
|
İslam bilginlerine göre bilginin kaynağı üçtür: Havass-ı Selime, Haber-i Sadık ve Akl-ı Selim. Havass-ı selime, eksiklik ve noksanlılardan salim ve sağlam olan göz, kulak, dil, burun ve deridir. İnsan bu duygularla varlık ile doğru şekilde iletişim kurarak bilgi sahibi olur. Bu İslam bilginlerinin müşahede ve tecrübeyi bilginin kaynağı olarak kabul ettiğini gösterir. İkincisi, Haber-i Sadık denilen Mütevatir haberdir ki bu haber ya peygamber haberidir veya yalan üzere ittifakları aklen mümkün olmayan bir cemaat tarafından verilen haberlerdir. Üçüncü olarak da Akl-ı Selim dediğimiz doğru ve sahih bilgilerle donatılmış akıldır. Bütün bunlarla beraber gerek duyu organlarımızın, gerekse aklımızın anlama ve algılama alanları sınırlıdır. Bunun sebebi de bizim maddi âlemi algılayacak şekilde yaratılmış olmasıdır. Gözlerimiz belli bir dalga boyutunu, kulağımız belli aralıktaki frekansları algılayacak şekilde düzenlenmiş ve yaratılmıştır. Algı alanımız dışındaki varlıkları da ancak peygamberlerin bize haber verdiği şekliyle inanmak aklın gereğidir. Bilginin kaynaklarından birisi de akıldır. Akıl doğruyu eğriden hakkı batıldan, doğruyu yanlıştan ayıran ilâhî bir mevhibedir. Akıl bilgiyi kendi metotları ile elde eder. Bu metotlardan biri mantıksal ve matematiksel bilgilerdir. Matematiksel bilgiler kesin bilgilerdir. Tecrübe ve deneye dayanan, tümden gelim ve tüme varım metotları ile kazanılan bilgiler de aklî bilgiler olup kesin ve doğru bilgilerdir. Akıl bilgiye kıyasla ve metotlu araştırmalarla ulaşır. Yüce Allah hakkında “Âlim” denilir; ama “âkıl” denilmez. Bu cihetle akıl insana has bir özelliktir. İslam bilginlerine göre akıl “insanda bulunan ve eşyayı doğru olarak algılayan duyguların verilerini anlamlandıran Allah vergisi bir duygudur.” Akıl bir itiraz aleti değil, anlama aletidir. Bu bakımdan dinin emir ve yasaklarını, dinin gereğini ve peygamberin sözlerini anlayan ve anlamlandıran, doğruluğunu kavrayarak anlatan akıldır. Akıl olmasaydı Allah’ın varlığı bilinmez ve kâinattaki varlıkların hareketleri ve yaratılış amaçları bilinmez ve varlığa bir anlam verilmezdi. Eşyanın hareketlerinden yola çıkarak onlara yüklenen anlamlar “ilim” olarak karşımıza çıkmaktadır. İslam bilginlerine göre akıl, “insanda bulunan ve eşyayı idrak eden, dinin emir ve yasaklarını anlayan ve kâinat ile insan ve yaratıcı münasebetlerini anlayan ve anlamlandıran manevi bir kuvvedir.” Bediüzzaman’ın ifadesi ile “Basar masnuatı görüp basiret Sanii görmezse çok garip ve pek çirkin düşer.” İslam bilginleri Hz. Ali’nin (ra) şu sözünde ittifak etmişlerdir. “Akıl kalpte olup ışığını dimağdan alır.” Buna göre, sanattan Sanii, eserden müessir-i hakikinin kalben görünmemesi kalp gözünün kör olmasındandır. İmam-ı Gazali’ye göre akıl göze, kalbe gelen vahiy de güneşe benzer. Göz nasıl eşyayı ışık sayesinde idrak edebiliyorsa vahiyle aydınlanan kalbin nuru ile idrak eder. Akıllı ile akılsız yaptığı işin sonucunu görmesi ile bilinir. Göz işin başını, akıl ise sonunu ve sonucunu görür. Bundan dolayı işin başına göre değil, sonucuna göre hareket eden adam akıllıdır. Akıllı insan sonu kötü olan iyi bir başlangıca değer vermediği için akılsızlar tarafından tenkit edilir ve kınanır. Sonunda ise akıllı olan kazanır. Zira başı kötü gibi görünen işlerin sonu iyi, iyi olarak başlayan işlerin sonu kötü olabilir ve akıllı sonuca göre hareket eder. Bunun için akıllı insanlar daima tenkide maruz kalır ve çoğu zaman yalnız kalırlar. Bu sebepler peygamberimiz (sav) “İşler sonucuna göre değerlendirilir. Ya Rab! İşlerimizin sonunu hayır eyle” buyurmuşlardır. Akıl istidat olarak insan fıtratında bilkuvve mevcuttur; ancak zamanla bilgi ve tecrübe ile gelişir. Nitekim yüce Allah “Sizi analarınızın karnından hiçbir şey bilmez olarak çıkardı. Şükredesiniz diye sizlere kulaklar, gözler ve gönüller verdi” (Nahl, 16:78) buyurur. Bu ayette bilginin önce kulakla, sonra gözle kazanıldığı ve gönülle anlaşıldığı ifade edilmekle beraber anlayışın bilgiden sonra geldiğine de işaret edilmektedir. Bundan aklın bilgi ve tecrübe ile geliştiği sonucu çıkarılmıştır. Mükellefiyetin akıl ve buluğ ile başlaması aklın bünyenin gelişimi ve buluğ ile ilgisinin olduğunu ifade etmek için yeterlidir. Bütün bunlarla beraber İslam bilginlerine göre “akıl güzeli ve çirkini kendi ölçüleri ile bilemez.” Bir şey ya bizzat güzeldir veya neticeleri itibarıyla güzeldir. Bizzat güzel olanlar fıtrata ve dinin emrine uygun olandır. Bu mükemmel olandır. İlim ve cehalet gibi. Veya netice itibarıyla güzeldir. Sabrın sonunun zafer, çalışmanın sonucunun başarı olması gibi… Dinde emreden ve nehyeden yüce Allah’tır. Allah'ın çirkini emretmesi ve iyiyi yasaklaması düşünülemez. Bu bakımdan Allah'ın emrettiği şey nefsimizin hoşuna gitmese de güzeldir. Yasakladığı şey de bizim hoşumuza gitse de bizim için hayırsızdır ve işlenmesi kötü, terk edilmesi güzeldir. Ayrıca günaha ve sevaba ait hususlar ahirette sevap ve azabı netice verdiği için Allah'ın emretmesi ile güzel, yasaklaması ile çirkin olur. Sonuç itibarıyla İslam bilginleri “Allah emreder güzel olur, nehyeder çirkin olur” kuralında ittifak etmişlerdir. Akıl iman etmek, dinin emir ve yasaklarının hikmetlerini anlamak, din ve dünya işlerini bilmek için bir araçtır ve Allah'ın insana verdiği en değerli cevher ve hazinedir. Akıl bakımından insanlar derece derecedir. Akıl Allah’ı bilme ve tanıma vasıtası olduğu için bir insan Allah’ı bilmekle mükelleftir. Küfrü imana tercih eden asla mazur sayılmaz. Ancak Allah’ın emir ve yasaklarını ve ahrete ait halleri ancak peygamberlerin tebliği ile bilebilir. Bu konuda akıllı insan mazur sayılır. “Akıl ile nakil teâruz ettiği zaman akıl esas alınır nakil tevil olunur.” Bu genel bir kuraldır. Zira salim duygulara ve doğru bilgilere sahip bir akıl vahyin yüksek, ilâhî hakikatlerini ancak kıyas ve temsillerle anlayabilir. Bunu yapacak olan da elbette akıldır. Aklın bu işlevine ise tevil ve tefsir adı verilir. İnsanın dün ve dünya işlerini düzene koyabilmesi ve iki cihanın saadet ve selametini kazanması için beş esasa önem vermesi gerekir. Dinin ve şeriatın amacı, hukuk ilminin gereği bu beş temel esası korumaktır. Bunlardan birincisi, nefsi muhafaza etmek, yani hayat hakkını korumaktır. İkincisi, nesli, aileyi ve namusu korumaktır. Üçüncüsü, malı muhafaza etmek ve mülkiyet hakkını korumaktır. Dördüncüsü, dini hurafelerden ve tahribattan muhafaza etmektir. Beşincisi da aklı yanlış bilgilerden ve sapık düşüncelerden mantık ve delillerle korumaktır. Bütün bu hususlar dinin ve akl-ı selimin gereğidir. Bunun için Hz. Ali (ra) “Din akıldır ve akıl da dindir. Şayet akıl dini anlamaktan aciz ise akıl değildir; din akl-ı selim dairesinden uzaklaşırsa din değildir” demiştir. İslam felsefesinde bilginin kaynaklarından üçüncüsü “Haber-i Sadık” denilen doğru haberlerdir. Bu da ikiye ayrılır. Birincisi, “Haber-i Resul” denen mucizelerle peygamberliğini ispat edenlerin verdikleri haberlerdir. Zira peygamberlik mucize ile sabit olur ve onlar asla yalan söylemezler; iki dudakları arasından çıkan bütün haberler ve bilgiler doğrudur. Çünkü onlar “Hevalarından konuşmazlar. Bütün bilgileri vahye dayanır.” (Necm, 53:3-4) Vahyin mertebeleri vardır. Peygamberlerin “bu Allah'ın sözü ve fermanıdır” dedikleri kesinlikle Allah'ın sözleridir. Bunun dışındaki sözleri ise “Peygamber ilhamı” denen vahyin ikinci mertebesidir ki bunlar ferman olmamakla beraber Allah'ın peygamber kalbine ilhamı ile verdikleri haberler ve bilgilerdir. Bunlarda da asla yanılma ve yanlış olmaz. Çünkü peygamberler her türlü vesvese ve nefsani arzulardan korunmuşlardır. Asla heva ve hevese göre konuşmazlar. Haberin ikinci nevi ise “Mütevatir Haber”dir. Mütevatir haber ise yalan söylemek üzere bir araya gelmeleri mümkün olmayan bir cemaat tarafından nakledilen haberlerdir. Böyle bir haber zaruri bilgiyi gerektirir. Bir olayı birbirlerinden habersiz farklı kişiler tarafından aynı şekilde aktarılmasına tevatür denir ve kesinliği kabul edilir. Tarihi bilgiler genellikle mütevatir haberlerle bize intikal etmiştir. Tevatürün şartları da üçtür. Birincisi, haberi nakledenlerin his ve akıl bakımından sağlam olması. Bu bakımdan efsaneler sağlam bilgi sayılmazlar; zira müşahedeye dayanmazlar. İkincisi, haberi nakledenler arasında ittifakın olmasıdır. Hz. İsa’nın Yahudiler tarafından öldürülmüş olması doğru bir bilgi kabul edilemez. Zira bu haberi verenler arasında bir ittifak söz konusu değildir. Bu konuda aralarında ihtilaf vardır. Biz Hz. İsa’nın (as) öldürülmediğini ancak Vahye dayanan Kur’ân-ı Kerimin haberi ile inanırız. Yahudilerin haberleri ile değil… Üçüncüsü, tevatüren sabit olan bilgilerin vahye ve kat’î nasslara aykırı olmamasıdır. Hz. İsa’nın öldürüldüğüne ait bilgiler Kur’ân-ı kerime aykırı olduğu için doğru değildir. Zira Kur’ân-ı Kerim bize tevatürün en kuvvetli şekli ile gelmiştir ve doğruluğunda asla şüphe yoktur. Ayetlere aykırı bütün bilgiler elbette yanıştır. İslam’ın, yani Müslüman bilginlerin bilgi konusundaki telakkisi ve düşünce sistemi, yani felsefesi bu şekilde özetlenebilir. Bu sağlam bilgi kaynaklarına batı felsefelerinde rastlanmaz. Zira batının felsefi ekollerinden olan Rasyonalizmde “Mantıkî Muhakeme” denen akıl ve akla dayanan mantık kuralları bilginin kaynağı olarak kabul edilir. Pozitivizm ise “Müşahede” yani gözlem metodunu bilginin kaynağı olarak görürler. Bilginin kaynağı olarak “Müşahede ve Tecrübî Metodu” esas alırlar. “Müşahede edilmeyen hiçbir şey gerçek değildir” derler. Batı felsefesinin kabul ettiği “Gözlem ve Deney Metodu” dışında bilginin kaynağı olacak fazla bir metotları yoktur. Materyalizmin de bilgi kaynakları bu iki temele dayanır. Dolayısıyla çok kısır bir kaynağa sahiptirler. Bunların dışında Fransız filozofu Henri Bergson (1859-1941) tarafından ortaya atılan ve bilginin kaynağı olarak görülen “Sezgi Metodu” vardır. İslam düşüncesinden “İlham” olarak isimlendirilen sezgi metodu bir bilgi kaynağı olarak kabul edilmez. İslam bilginleri “ilham, bir şeyin sıhhatini bilme aracı değildir” derler. Ama ne var ki bilgininin temel kaynaklarına aykırı olmayan, vahyi akla ve nasslara uygun bir şekilde açıklayan ve anlaşılmasını sağlayan ilhamlar “Haber-i Resulü” teyit ettiği ölçüde itibar edilir ve istifade edilir olarak kabul görmüştür. Bu bakımdan İmam-ı Gazalî’nin (v. 1111) de kabul ettiği ilham, keşf ve kalbî müşahede metodu bilginin temel kaynağı olarak değil, temel kaynaklara dayanan bilginin açıklaması ve izahı şeklindedir; doğrudan yeni bir bilgi kaynağı değildir. Temel bilgi kaynaklarından olan akla, vahye ve beş duyuya aykırı olduğu zaman yeni bir bilgi olarak kabul edilemezler. Etiketler: Bilgi Felsefesi Bilginin Kaynakları Bilgi Akıl Haber-i Sadık Bergson Hz. Ali İmam-ı Gazali Sezgi Rasyonalizm Pozitivzm |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|