Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa
Advertisement
İSLAMDA VARLIK FELSEFESİ PDF Yazdır E-posta
Pazar, 12 Temmuz 2009
M. Ali KAYA
İslama göre eşyanın varlığı bir realitedir. İlim bu eşya realitesinden doğmuştur. Sahabe ve asfiya-i müçtehdîn ve Ehl-i Beyt “Eşyanın vücudu kesinliği kabul edilen bir gerçektir” hükmünde ittifak etmişlerdir. Onların üzerinde durdukları en önemli husus “Cenab-ı Hakkın bütün esması ile hakiki bir surette tecelliyatı vardır. Bütün eşyanın O’nun icadıyla bir vücud-u ârızîsi mevcuttur” hakikatleridir. (Mektubat, 2005, s. 141)

Felsefenin “varlık var mıdır?” sorusuna verdiği farklı cevaplar filozofların farklı algılamalarına göre değişirken İslam “Allah'ın varlığı” cephesinden meseleye bakar. Varlık, yani “vücut” yüce Allah'ın zatî sıfatıdır. Allah'ın varlığı zatını bildirmek ve tanıttırmak hikmeti ile eşyanın yaratılmasını netice vermiştir. Yüce Allah varlığını tanıttırmak için eşyayı yaratmış ve esması ile eşyaya tecelli ederek eşya üzerinde tasarruf etmiş ve bu cilve-i esma ile gizli hazinelerini ortaya çıkararak şuurlu ve akıllı varlıklar olan meleklere, cinlere ve insanlara kendisini tanıttırmıştır.


İslam dininde iman her ne kadar “gaybe iman” ise de (Bakara, 2:3) bu iman körü körüne bir inanış değil, akıl ve kalbin görüşü ile gerçekte var olana göz ile görmese de inanmak demektir. Göz insanı yanıltır ve görmek aklı ve kalp ile hakikatini idrak etmekten daha basit bir inanış şeklidir. İman esaslarından olan meleklere ve ahret gününe inanmak gerçekte var olana aklî delillerle ilmî olarak inanmayı gerektirir. Zira görünen eşya görünmeyen âlemlerin ve varlıkların perdesidir. Beden ruhun, göz görmenin ve beyin hafızanın varlığına delildir. Aynen bunlar gibi görünen eşya görünmeyen ama varlığı görünen eşyaya ve varlığa bağlı olan ahret âlemlerinin delilidir.

Kur’ân-ı Kerimde Hz. İbrahim’in (as) imanının örnek gösterilmesi şayan-ı dikkattir. İbrahim (as) mesleğinde görünen eşyadan ve varlıktan görünmeyen kudrete iman vardır. Çünkü görünen eşya ve varlık görünmeyen ilim, irade ve kudretin eseridir. Bir bina ustanın eseri olduğu gibi, kâinat da görünmeyen ilim, irade ve kudretin sahibi olan Allah'ın eseridir. Hz. İbrahim’in (as) güneşin, ayın ve yıldızların hareketlerine bakarak her birinin hâkim değil mahkûm olduğunu anlamış ve bütün bu varlıklara hükmeden kudretin Allah olduğu sonucuna ulaşmıştır ki bu iman Allah katında makbul bir iman olarak insanlığa örnek gösterilmiştir. 

Varlıktan yaratıcıya intikal etmekle kazanılan iman yüce Allah’ın istediği ve kabul ettiği bir imandır. Eşya ve varlık Allah'ın yaratması ile var olduğu için “eserden müessire” “sanattan sanatkara” “nimetten mün’ime” intikal kaidesi ile Allah'ın varlığı ve birliği daha kesin ve net bir şekilde anlaşılmaktadır ki yüce Allah “Yerlerin ve göklerin yaratılışında, gece ve gündüzün hareketlerinde akıl sahipleri için Allah’ın varlık ve birliğine deliller vardır” (Bakara, 2:264) buyurarak bizleri varlık üzerinde düşünmeye davet etmektedir. İnsanı aklını çalıştırarak “Gökleri ve yeryüzünü incelemeye davet etmektedir.” (Yunus, 10:101)

Kâinatta bir nizam ve düzen vardır ki bu nizamı ve düzeni koyana delalet eder. Zira varlıkta ilim, irade ve kudret yoktur. Gerçekte düzen ve nizam ilim, irade ve kudret eseridir; bu ise eşyada yoktur. Öyle ise varlık ve varlığın düzeni ve nizamı Allah’ın eseridir. Kâinat da insan da değişmeyen kanuna tabidirler. Bu kanunun en belirgin olanı “Doğma, büyüme ve ölmedir.”

Allah’ın varlığını inkâr edemeyenler önce varlığı, sonra varlığın mahiyetini ve hakikatini izah eden ilmi inkâr ederek akıldan istifa etmişler ve varlığı hayalden ibaret kabul etmişlerdir. Varlığın hayalden ibaret olduğu ve bir hakikatinin olmadığı telakkisi Yunan filozofu Zenon’a aittir. Bir kısım filozoflar da varlığın bir kısmı izafî ve göreceli olduğu bir gerçektir. Madem varlık ve mahiyeti kişilere ve telakkilere, algılamaya ve anlamaya göre değişir o zaman varlığın ne olduğu bilinemez diyerek “Septizm” felsefesini, yani şüpheciliğe yönelmişlerdir.

İslam’dan önce varlığın rasyonel izahını Sokrat ve Eflatun yapmıştır. Bu sebeple Sokrat ile başlayan bu anlayışa Rasyonalizm adı verilmiştir. Yunan Filozofları “ilk sebebi” aramaya başlarlar. İlk sebep olarak “ide” ve “madde” ve “irade” sebep olarak kabul edilir. İlim, irade ve kudret sahibi olan ezelî ve ebedi bir Allah kabul edilmeyince “maddenin ezeliyeti” fikrine kadar gidilir. Maddeciler maddenin ezeliyetini kabul ederlerken, ruhcular da varlığı “ide”nin gölgesi olarak kabul ederler. Ruhçular realiteyi hayal kabul ederler. Nihayet bu görüş Hıristiyanlarda “Panteizm” ve Müslümanlar da “Vahdet-i Vücut” şeklinde ifadesini bulur.

Tasavvufta “Mistisizm” olarak kendisini bulan bu görüşlerin tamamı “ehl-i sünnet” âlimleri tarafından doğru ve müstakim bir mecraya sokulmuştur.

Ehl-i Sünnet ulemasına göre bütün varlıklar gerek ruh, gerekse madde Allah'ın yaratması ile vücut bulmuştur. Eşya Allah'ın kendisini tanıtma amacına yönelik olarak Allah tarafından yaratılmıştır. Bütün varlık ve şuunat Allah'ın isim ve sıfatlarının tecellileridir. Allah’tan bağımsız hiçbir hareket ve sükûn vaki olmaz. Bunun böyle olduğu akıl tarafından kabul edilir ve ilimler bunu ispat ederler.

İslama göre âlem sonradan yaratılmış olup her değişim ve dönüşümü ile Allah'ın takdirini kaza eder. Başlangıcı olduğu gibi bir de sonu olacaktır. Âlemim sonu kıyametin kopmasıdır. Kıyametin kopması ile bütün varlık nasıl vücuda gelmiş ise aynı şeklide ademe gidecek ve Allah’tan başka bütün varlıkların fani olduğu anlaşılacaktır.

Âlem cevher, ayan ve arazlardan müteşekkildir. Ayan varlığı olan şeydir. Bu varlık Allah’ın yaratması ile olup ya cevherdir veya mürekkebdir. Cevher atomlar, mürekkep ise atomlardan meydana gelen maddedir. Cevherler maddenin aslı olan bölünmeyen parçalardır. Ama günümüzde cevherlerin de bölünerek başka mürekkep varlıklardan teşekkül ettirildiği anlaşılmıştır. Sonuçta madde varlık-yokluk çizgisinde Allah'ın iradesinin eseri olup kudreti ile vücut bulmuştur. Allah'ın ilmi ile mürekkep hale gelen madde kudretin ve diğer esmanın cilveleri ile halden hale ve şekilden şekle girerek nihayet ahret âlemlerine layık olacak seviyeye terakki ederek sonunda “hikmet-i rabbaniye”nin dilediği sonuca ulaşacaktır. Arazlar ise renk, koku ve tad gibi maddeye sonradan verilen şeylerdir ki bunlar “şuûnat-ı ilahiyenin” cilveleri ile sonsuza kadar uzanır gider.

Kıyametin kopması ile tekrar Allah'ın ilmine ve âlem-i gayba giden madde ve tüm varlık yine Allah'ın iradesi ile “Kün” emrine muhatap olarak kudretin tam tecellisi ile beklemeye, zamana, müddete ve sebeplere ihtiyaç duymadan aniden vücut bularak ahret âlemini teşkil edecektir.


Etiketler:  Varlık Felsefesi İslamda Varlık Felsefesi Varlık Allah'ın varlığı Eşyanın Vücudu Vahdet-i Vücüt Mistisizm Felsefe
 
< Önceki   Sonraki >