Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa
Advertisement
Nur AyetininTefsiri PDF Yazdır E-posta
Perşembe, 07 Nisan 2011

M. Ali KAYA
“Allah göklerin ve yerin Nuru’dur. O’nun nuru içinde ışık bulunan bir kandil yuvasına benzer ampul gibidir. O ışık cam bir fanus içindedir. Cam ise sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır. Onun ışığı ne doğudan ve ne de batıdan gelmeyen bereketli bir zeytin ağacındandır. Ateş değmediği halde her yeri aydınlatır. O nur üstüne nurdur. Allah dilediğini nuruna kavuşturur. Allah insanlara misaller vererek gerçekleri açıklar ve Allah her şeyi bilir.”
(Nur, 24:35)

Nur, Allah’ın hidayetidir. Hidayetin vesilesi ise kâinattaki deliller, yani Allah’ın ayetleridir. Kur’ân ve peygamber ilâhi hidayetin araçlarıdır. Bu nurun güneşe değil de kandile benzetilmesi hidayete muhatap olan insanın kalbindeki ve kafasındaki Allah bilgisi ve din bilgisidir. Ancak bu kişinin kendisinde olan duyguları kullanması ve kuvve-i kutsiye olan vahye yönelmesi iledir.

 Yüce Allah “Sema ve arzı yaratan, karanlığı ve nuru var eden Allah’a hamdolsun” (En’am, 6:1) buyurmuştur. Allah zulmeti var etti, sonra ona nur serperek ondaki varlığı aşikar etti Kurtubî, “Araplar gözler idrak edilen aydınlığa nûr demektedir” der. İyi ve güzel söze de “nurlu söz” denir. Ataullah İskenderî, “Kâinat karanlıktır, onu aydınlatan Hakk’ın onda tecellisidir. Allah yokluktan varlığa çıkarmasaydı hiçbir şey vücuda gelmezdi” demektedir. Abdullah b. Mesut (ra) “Allah katında ne gece ve ne de gündüz vardır. Göklerin ve yerin nuru O’nun zatının nurudur.” Yüce Allah’ın kendi zatına “Nur” demesi her şeyi yokluktan varlığa çıkarttığı ve varlığı da ilâhî vahiyle akıllarını ve imanla kalplerini nurlandırdığı içindir” der. Nitekim peygamberimiz (sav) “Allah’ım sana hamdolsun. Sen göklerin ve yerin ve onların içinde bulunanların nurusun” (Buhârî, Teheccüd,1; Müslim, Müsâfırîn, 199) buyrulmuştur.

“Nurun meseli” buyurmakla burada “Nuru” temsili olarak ifade ettiğini açıklamaktadır. “Nurun misali şudur” denilmektedir. Sonunda “Allah dilediğini nuruna kavuşturur” buyurarak, nurlanmayanın zulmet içinde olduğunu belirtti. Allah yokluğu varlıkla, cehalet zulmetini ilimle, küfür zulmetini de imanla nurlandırmaktadır.

İman Nuru: “Allah iman edenlerin dostudur, onları karanlıktan nura çıkarır” (Bakara, 2:257) “Ölü iken kendisini kalbini dirilttiğimiz ve ona bir nur verdiğimiz kimse” (En’am, 6:122) ayetlerinde ifade edildiği gibi “iman” ve “hidayet” anlamındadır. Yüce Allah Kur’âna da “nur” demiştir. “Allah’a ve Resulüne inzal ettiğimiz nura iman edin” (Tegabün, 64:8) ayeti bunu açıkça ifade eder.

Nur: Nurun ne olduğunu daha önce açıklamıştık. Özetleyecek olursak Nur, “Nure’n-Nur” “Münevvira’n-Nur” ve “Mukaddire’n-Nur” ve “Hâlıka’n-Nur” olan Allah’ın “Nur” isminin tecellisidir. Her şey nihayet O’nda son bulur ve O’ndan kaynaklanır. Allah’ın “Nur” isminin dışındakilere nur denmesi ise mecazendir. Ve Nurunu ondan alan hiçbir nur gerçekten “Nur” değildir, Allah’ın “Nur” isminin bir cilvesi ve tezahürüdür. Nurun tezahürü aynalara ve mazhar olduğu varlıkların kabiliyetlerine göre farklı şekillerdedir. Ruha, eşyaya, akla, ilme, imana ve manevi âlemlere yansıması çok farklıdır.

Mişkât: Beş duyu ile algılanan “âlem-i şahadettir.” Lambanın konduğu ve üzerinde bulunduğu yere mişkât denir. Görme, işitme, tatma ve koklama duygusu ile hissetme duygusu eşyayı anlamak ve algılamak içindir. Her biri bir âleme bakmakla beraber, her bir duygunun da bir âleti vardır. Görmenin göz, işitmenin kulak, tatmanın dil, aklın dimağ, hissetmenin deri gibi. Bunlar hem şahadet âleminin organlarıdır hem her biri bir âleme açılan pencereleridir.

Misbah: Işık saçan kandildir. Bu vahiyle müeyyed akıldır. Bu nedenle enbiya, yani peygamberler ışık saçan lamba gibidir. Kur’ân-ı Kerim peygamberimiz (sav) için “Sırac-ı Münir” (Ahzap, 33:46) unvanını vermiştir. 

Zücâce: Kandilin ışığını koruyan ve daha çok parlamasını sağlayan cam fanustur. Zücâce kesif bir cevher olmakla beraber şeffaf hale gelerek içindeki nurun yansımasını sağlamıştır.

Bazıları “Mişkat, Hz. İbrahim, zücâce Hz. İsmail ve misbah Hz. Muhammed (as), şecere ise nübüvvet ağacını temsil etmektedir” demişlerdir. “Mişkât” Hz. Muhammed’in (sav) göğsü, “Zücâce” kalbi, “Misbah” ise onun kalbindeki “dini” “mübarek bir ağaçtan tutuşturulması” ise “İbrahim’in (as) İslam dinine tabi olun” (Hacc, 22:78) ayetinde belirtildiği gibi “Tevhid ve Hanif dini olan İslam dini” kast edilmiştir denilmiştir.

Kevkeb-i Dürr: Parlayan inci ve cevherdir.  “Saf ve parlak inci” anlamındadır. Nitekim Hz. peygamber (sav) “Sizler yüksek makam sahiplerini tıpkı semadaki parlayan yıldızlar gibi görürsünüz” (Buhari Bed'u'l-halk, 8; Mûslim, Cennet, 14-16) buyurmuşlardır. Bu da iman ve Kur’ân hakikatleridir. Vahy-i Semavî ve onu açıklayan “İlham-ı İlâhi” yani “Kitap ve Hikmettir.” Kitap Kur’ân, hikmet ise Kur’ânı açıklayan ve yine vahye istinat eden “İlham-ı Peygamber” denilen Sünnettir

Şecere-i Mübareke: Üretken olan bereketli ağaçtır. Bu da kökleri “Ar-ı Rahmanda” olan Tuğba ağacı gibi olan İslamiyet şecere-i mübarekidir. Nesli çok olana mübarek denir. Mübarek bir ağaç. Mübarek ağacın yağından, yani bereketli ve faydası çok olan ağaçtan. Hz. İbrahim (as) ondandır. Hasen-i Basrî (ra) “Bu cennetteki zeytin ağacıdır. Bu nedenle onun yağı ne şarktan ve ne de garptan gelmemektedir” demiştir.

Şarktan ve Garptan Gelmemesi: Doğrudan vahy-i semavi olmasındandır. Vahiy de ilham (sezgi) de doğrudan Allah tarafındandır. Hayvanlarda da sezgi, yani ilham-ı rabbani ve sevk-i ilâhî vardır ki onları doğruya sevk etmektedir. Bunu materyalist ve tabiatçılar dahi inkar edememekte ve “iç güdü” diye kabul etmek zorunda kalmaktadırlar.

Nur Üstüne Nur: İlâhî nur akıl semasında daha da parladığı ve insanlığı aydınlattığı için nur üstüne nurdur. Fikir akla kuvvet verdiği gibi, akıl da vahyin anlaşılması ve insanları aydınlatması için gereklidir. Fikir, aklî olan manaların çoğalarak ve genişleyerek pek çok hayırlı ve bereketli sonuçlar çıkarmasıdır. Fikir aklın meyvesi olup yeni ağaçların tohumlarını taşırlar. Dolayısıyla her tohum bir ağaca hamiledir. Böylece ağaçlar çoğalır, ama hepsi de “Şecere-i mübareke” de ictima ederler veya onun bir dalı hükmünde olurlar. Nur üstüne nur, vahiyle gelen ilmin akıl ve ilham (sezgi) ile açıklanması, anlaşılabilir ve uygulanabilir olmasıdır.

“Nur üstüne nur” bütün güzel hasletleri üzerinde toplanması olarak da yorumlanmıştır. Nitekim Ubey b. Kaab (ra) “Mümin şu dört hasletle baş başadır: Kendisine verildiğinde şükreder, belâya duçar kılındığında sabreder, söylediğinde doğru söyler, hükmettiğinde de adil olur. O halde bu demektir ki, diğer insanlar arasında, bu mümin kimse, ölüler arasında yürüyen bir canlı gibidir. O, şu beş nûr hâlesi içinde gidip gelir, dolaşır. Konuşması nurdur, işi nurdur, girmesi nurdur, çıkması nurdur, Kıyamette de varışı nuradır" (Razi, Mefatihu’l-Gayb, 17:99) demiştir.

Ateş Değmeden Işık Vermesi: Vahye ve ilhama mazhar olarak birden parlamasıdır. İki nevi ilim vardır. Birincisi, ani ve def’î olarak birden ortaya çıkan, vahye ve ilhama dayanan ilimdir ki tam mütekâmil olarak zuhur eder. İkincisi ise tekamül-ü mebadi ile, telahuk-u efkar ile gelişen ilimdir. Birincisi vehbî, ikincisi ise kesbîdir. Birincisi vahye dayanır ve ilâhîdir, ikincisi aklî, beşerî ve insanidir. Allah’ın nuru ise ateş değmeden birden aniden en mütekamil olarak semadan inzal edildiği için ne garbın fenninden ve ne de şarkın ilminden alınmamıştır. “Akl-ı Küll” ve “Akl-ı Mahz”ın ortaya çıkardığı ilimler elbette en şarktan ve ne de garptan alınmaz doğrudan kendisinden zuhur eder.

Ateş değmeden ışık veren nur peygamberlerde “vahy” ve “ilhâm-ı nebevî” şeklinde ortaya çıkarken, peygamberler dışında ise “hads” yani “sezgi” (ilham) şeklinde ortaya çıkar. Bu hayvanatta olursa buna “sevk-i ilâhi” yani “iç güdü” denilmektedir. İlmi ile amil olan âlime yüce Allah’ın ilham ettiği bir ilim vardır ki buna “İlm-i Ledün” denilmektedir. Şayet bu ilim “Vahyi” izah ve ispat sadedine olup vahyin zahirine aykırı olmazsa makbuldür. Nitekim peygamberimiz (sav) “Allah ilmi ile amel eden âlime bilmediğini öğretir” (Ebu Nuaym, Hilye, 10:15) buyurmuş ve bu ilime işaret etmiştir. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “Rabbim ilmimi artır” (Taha, 20:114) diye dua etmemizi ister. Bu ilmin arttığını gösterir. İlmin artması ise elbette ya sezgi ve ilhamla veya telâhuk-u efkâr iledir.

Bu ağacın yağını da “kendisine ateş dokunmasa da hemen ışık vermekle” vasfetmesi Allah’ın “Kuvve-i Kutsiye” ile teyit edilmiştir. Böylece “nur üstüne nur” olur. Yani, kendi akıl ve iradesi ile elde ettiği nuru, kuvve-i kutsiye ile te’yit ederek ilâhi nurla te’yit edilir. Peygamberimiz (sav) buyurdular: “Mü’minin ferasetinden sakının, çünkü o Allah’ın nuru ile bakar ve görür” (Tirmizi, Tefsir, 6) buyurmuşlardır.

Allah Dilediğini Nura Kavuşturur: Allah ilmi ve imanı dilediğine, yani layık olana ve liyakat kesp edene verir. Layık olan ise onu isteyen ve onun için gayret gösterendir. Liyakat olmazsa zaten verilen de işe yaramaz. İnsan ihtiyaç duyacak ve talep edecektir ki Allah da versin. Nitekim rızkı ve şifayı veren Allah’tır. Bu nedenle rızık da şifa da Allah’tandır. Ancak Allah rızkı ve şifayı istemeyene, aramayana ve bunun için gayret göstermeyene vermemektedir. İlim ve hidayet de böyledir. Allah ilmi ve hidayeti de isteyene ve gayret gösterene gösterdiği gayret ve talebi doğrultusunda layık olduğu kadar verir ve onu nura kavuşturur. “Allah dilediğini nura kavuşturur.” Yani, deliller apaçıktır. Enfüsi ve afakî deliller her yerde vardır. Cahilin cehaleti kendindendir. Deliller apaçıktır, akıl sahipleri bu delilleri incelemiş olsaydı hakkı görürlerdi. Ama ne ki Allah nurunu ve hidayetini imanla nasip etmedikçe hidayet olmaz. Yani, Allah kendisine yönelmeyenleri yardımsız bırakır. Bu ise “hızlandır” yani yardımsız bırakmadır. “Allah misaller verir” ve bu misallerle de insnların akıllarına ve anlayışlarına hitap eder.

Allah Her Şeyi Bilir: İlim Allah’ın sıfatıdır ve her şey bu ilmin tezahürüdür. Kader de ilim nevinden olduğu için Allah her şeyi layığı ile bilir ve bildiği gibi olur. Burada yüce Allah “Nur Ayeti”nin özetini ve fezlekesini belirterek özetlemiştir. Bu nedenle anlıyoruz ki Nurun özü Allah’ın ilmidir ve ilimden kaynaklanan hidayeti ve ilmin kaynağı olan “Kelamı” onun mübelliği olan resulüdür.

Bu cümleler Allah’ın ayetlerini düşünmeyen, verdiği misallerde ibret almayana bir tehdittir. Nitekim yüce Allah Mülk Suresinde buyurur: “Yüzükoyun sürünen mi, düz yolda yürüyen mi daha doğru yoldadır? Sizi yaratan, size görmek için gözler, duymak için kulaklar ve düşünmeniz için kalp ve akıl veren Allah’a karşı ne kadar az şükrediyorsunuz… (Mülk, 67: 22-24) Allah’ın nimetlerini inkâr ederek küfre düşenlere cehennem öfkesinden kuduracak gibi olur. Cehenneme her biri atıldıkça cehennem bekçileri “Size uyarıcı peygamberler gelmedi mi” diye sorarlar. Onlar da “Evet, bize peygamberler geldi. Bizleri uyardılar ve gözümüzü açmak istediler. Ancak biz onları yalanladık ve “Allah’tan size hiçbir şey gelmedi. Siz sapıklık içindesiniz” dedik. Şayet onları dinlemiş ve akıllarımızı çalıştırıp düşünmüş olsaydık bu alevli cehenneme düşmezdik” diyecek ve suçlarını itiraf edeceklerdir. (Mülk, 67:8-10)


Etiketler:  Nur Ayeti Nur Nur Ayetinin Tefsiri Misbah Zücace Kuvve-i Kutsiye Ruh Şecere-i Mübareke Nur Üstüne Nur
 
< Önceki   Sonraki >

Asırların Rehberleri: Mücedditler

Hz. İsa ve Günümüz İsevileri

CİHAD

Din, Akıl ve İslam

CUMHURİYETİN MANEVİ TEMELLERİ