Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa arrow Yazılarım arrow Felsefe arrow Nur Nedir?
Advertisement
Nur Nedir? PDF Yazdır E-posta
Pazartesi, 04 Nisan 2011

M. Ali KAYA
Nur Ayetinin Yüce Meâli:
“Allah göklerin ve yerin Nuru’dur.
O’nun nuru içinde ışık bulunan bir kandil yuvasına benzer ampul gibidir. O ışık cam bir fanus içindedir. Cam ise sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır. Onun ışığı ne doğudan ve ne de batıdan gelmeyen bereketli bir zeytin ağacındandır. Ateş değmediği halde her yeri aydınlatır. O nur üstüne nurdur. Allah dilediğini nuruna kavuşturur. Allah insanlara misaller vererek gerçekleri açıklar ve Allah her şeyi bilir.” (Nur, 24:35)

Giriş:
 Peygamberimiz (sav) “Şüphesiz Allah için nurdan ve zulmetten yetmiş bin perde/hicap arkasında kendisini gizlemiştir. Şayet o perdeler açılsa “Sübuhat-ı Vechi” (Yüzünün parlaklığı) gözü idrak eden her şeyi yakardı” (Müslim, İman, 293) buyurmuşlardır. Bu hadis-i şerif yüce Allah’ın sıfat, esma ve şuunât perdesi arkasında yüce Allah’ın kendisini gizlediğini anlatmaktadır. Allah esma ve sıfatın tecellisi ile varlık ile mübaşeret etmeden “her şeye her şeyden daha yakın, mahlûkat ise ondan nihayetsiz uzak olduğu halde tasarruf etmektedir.” Onun esma ve sıfatının tecellisi güneşin ışığının her şeyi kuşattığı gibi tüm kâinatı ve mevcudatı kuşatmıştır.


İslam büyükleri demişler ki: “Hür insanların göğüsleri ilâhî sırların kabirleridir.” İlâhî hakikatler nefsanî ve şehvâni arzulardan, heva ve heveslerden sıyrılarak hür olmuş kalplerde yerleşir ve saklanır. Arifler “Esrar-ı Rububiyeti ifşa etmek caiz değildir” diyerek sırları saklamayı esas almışlar ve ehil olmayanlara anlatmamışlardır. Peygamberimiz (sav) “İnsanlara akıllarına göre konuşun. İnsanların söylediklerinizi yalanlamasını ister misiniz?” (Ebu Davud, Edeb, 20) buyurmuştur. Arif-i billah olanlar “İlimde örtülü olanlar ve açıklanması caiz olmayanlar vardır. Bunu ancak Allah’ı tanıyan arifler bilirler. Arif olmayanlar ise onları inkâr ederler. Arif olmayanlar çok daha fazla olduğu için ilâhî sırları bunlara açıklamak caiz değildir ve saklamak vacip olmuştur” demişlerdir. Ancak ilim ve marifette terakki edenlere sırası geldikçe ve liyakat kesp ettikçe bu sırlar anlatılır ve onlar da kabiliyetlerine göre bu sahada terakki ederek her biri kabiliyetine göre farklı sahada marifet sırlarına vakıf olurlar.

Değerini bilmeyene ilmi veren zayi eder; layık olmayana ilim öğreten ise zulmeder. Kalplerin anahtarı Allah’ın elindedir dilediğine dilediği şekilde açar” denilmiştir; ancak Allah layık olmayana layık olmadığı şeyi vermez. Kişi isteği, gayreti ve talebi ile layık olmalı ki yüce Allah ona layık olduğu şeyi versin.

Nur ayetinde de pek çok sırlar saklıdır; ancak bunu akıl sahibi olanların amelleri ile liyakat kesp edenlerine açılır. Allah bu ayette akla “nur” demiştir. (Nur, 24:35) Zira ilmin kaynağı ve kökü akıldır. Akla nispetle ilim, ağaca nispetle meyve ve güneşe nispetle ışık ve göze nispetle görme gibidir. Yüce Allah ayrıca akılla kazanılan ilme de rûh ve hayat adını vermiştir. (Şura, 42:52)

Nur ve Nurun Mertebeleri:
“Nur” Allah’ın “tenvir eden” manasında adıdır. Bu mecazen Allah’ın “Nuren-Nur” olup “Nuru yaratan” olduğunu ifade etmektedir. Allah’a “Nur” demek mecazendir. Yoksa nuru yaratan da Allah olduğu ve melekleri nurdan yarattığı için “Allah nurdur” denemez. Ancak “Allah mahlûkatını yokluk karanlıklarından varlık nuruna ve hayata çıkarmıştır” denilir.

Nur Allah’ın yarattığı madde ve ruh gibi bir varlık olduğu için nurun da mertebeleri ve dereceleri vardır. Avama göre nur, göze göre nur ve akla göre nur bizim anlayabileceğimiz nur nevileridir. Âlem-i melekûtta nurani varlıklar olan meleklere göre nurun bilemediğimiz pek çok nevileri, zuhurları ve mertebeleri vardır ki bunları bizim bilmemiz ve anlamamız akıl haricidir.

1. Avamın Anladığı Nur:
Halka göre nur, yokluk karanlıklarından vücuda çıkmaktır. Buna “zuhur” adı verilir.
Bu ise nisbî, yani görecelidir. Birine görülen diğerine görünmez. Zahir ve batın bunun gibi nisbîdir ve kişinin idrakine göre değişir. Avam varlığı beş duyu ile idrak eder. Duyulardan birisi eksik veya noksan olan eşyayı eksik algılar. Bunlar da “Görme, işitme, hissetme, tatma ve koklama”dır. Bunlara beş duyu denir. Bunlar zahiri duygulardır ve bu duyguların merkezleri insanın göz, kulak, dil, deri ve burun gibi organlardır. Bir de bâtınî duygular vardır ki bunlar da “Kalp, sır, hafa, ahfâ” gibi duygulardır. Bunların merkezi de “Kalp”tir. Bu batınî duygular ancak havassa malum olur. İslam bilginleri beş zahiri duygu ile beraber beş batınî duyuyu da hesaba katarak “letâif-i aşere” dedikleri meslek ve meşrebe göre farklı farklı on duyuyu açıklamışlardır. Akılı ise bunlardan farklıdır ve aklın merkezi ise dimağ dediğimiz beyindir. Ancak aklın maneviyatı idrak etmesi için kalp ile de münasebeti vardır. Kalple münasebet kuramayan akıl maneviyatı idrak edemez. Bunlar maddiyatta gözleri açık olsa da maneviyatta kördürler.

1.1 Göz Nuru:
Göz varlığı idrak eden alettir. Allah ona ışıkla beraber bir de görme nuru vermiştir. Gözde görmeyi sağlayan nur olmazsa ışığın varlığı ve eşyayı aydınlatmasının faydası yoktur. Bu sebeple yüce Allah “Suyunuz çekilecek olursa söyler misiniz suyunuzu kim getirebilir” (Mülk, 67:30) buyurarak avamın anlaması için hayatı ve nuru suya benzetmiştir. Müfessirler tefsirlerinde “gözünüzün nuru çekilecek olsa nasıl görebilirsiniz?” gibi pek çok külli manaları bu ayetten çıkarmışlardır.

Göze gör eşya üç nevidir. Birincisi, karanlıktaki cisimler görülmezler. İkincisi, ışığı olanlar ve ışığı yansıtan varlıklar görülürler. Bu nedenle gökteki yıldızların güneş gibi ışığı olan ve ay gibi ışığı yansıtan cisimler görünürlerken, gezegenlerin ışığı ve yansıtma özelliği olmadığı için görülmezler. Gözümüzün önünde milyonlarca gezegenler ve gök cisimleri olduğu halde biz onları göremeyiz. Üçüncüsü, güneş, ateş ve ışığı olan varlıklar hem görünürler hem de saçtıkları ışıkla başka cisimlerin görülmesini sağlarlar.

İşte avama göre “Nur” görünen ve gösteren varlıklardır.

Nur, idrake görülen şeydir. Bunun için varlığın gözü olması gerekir. Körler için görme imkânı yoktur. Göz nurun görünmesi için bir araçtır ve vasıtadır. Nur, göz vasıtası ile ruha görünür. Bu nedenle Bediüzzaman “Göz bir hassedir ki, ruh bu âlemi o pencere ile seyreder” (Sözler, Altıncı Söz, s. 32) demektedir. Burada gözün bir vasıta olup nurun ruha bu vasıta ile görüldüğü anlaşılır.

Gözün gören kısmı siyah olan gözbebeğidir. Beyaz kısmı ise ışığı dağıtır. Bu nedenle yüce Allah gözü siyah kaş ve kirpiklerle çevirmiştir. Bu gözün ışığını toplar ve görmeye güç verir. Gözün nurundan daha güçlü bir ışık gözün nurunu aldığı için görmeyi engeller. Zira insanın görme duygusu nurun ancak çok cüz’î bir kısmını algılar. Güneşe bakan onun şiddetli ışığından gözünün nurunu aldığı için güneşi göremediği gibi, farklı boyutları gösteren alfa, beta, gama ve röntgen ışınlarını ve onların aydınlattığı eşyayı da idrak edemez. Bu nedenle gözün görme alanı çok sınırlıdır. Bundan dolayıdır ki cinleri ve melekleri göremediği gibi görme alanı dışında olan çok büyük cisimleri de çok küçük varlıkları da göremez.

Diğer duyguları buna kıyas edebiliriz.

Bediüzzaman Said Nursi hazretleri gözle ilgili olarak şöyle der: “Nur-u fikir, ziyây-ı kalp ile ışıklanıp mezcolmazsa zulmettir, zulüm fışkırır. Gözün muzlim nehâr-ı ebyazı muzî-i leyle-i süveydâ ile mezcolmazsa basarsız olduğu gibi, Fikret-i beyzada süveydâ-i kalp bulunmazsa basiretsizdir.” (Mektubat, Hakikat Çekirdekleri, s. 471)

Gözün gören siyahı görmeyen beyaz kısmı ile beraber olmazsa görmemiz mümkün olmadığı gibi, akıldan çıkan fikirler de kalpteki iman nuru ile beraber bulunmazsa zulmettir ve zulüm fışkırır. Fikirler ne kadar parlak olurlarsa olsunlar kalpteki iman ışığı ile nurlanması gerekir. Yoksa basiret dediğimiz gerçeği bulma ve hakka isabet etmesi, faydalı ve ihlâslı olması mümkün değildir.

1.2 Akıl Nuru:
Gözün nuru çok noksandır. Başkasını görür, kendisini göremez. Çok uzağı ve çok yakını da göremez. Perde arkasını da göremez. Eşyanın içini ve batınını da göremez, ancak kendisine bakan zahirini görebilir. Varlıkları da tam olarak göremez, çoğu zaman eksik ve noksan görür. Su içindeki kalemi kırık görmesi gibi, göz yanılmaları çokça vukua gelir. Ayrıca sonlu olanı görür; ama sonsuzu göremez. Hiçbir şeyi tam mahiyeti ile idrak edemez. Bunun gibi eksikleri ve noksanlıkları vardır.

Dimağda olup kökleri kalpte bulunan akıl nuru ise yukarıda sayılan kusur ve eksiklerden uzak olduğu için aklın görmesi daha keskin ve daha sağlıklıdır. Aklın görmesi daha kapsamlı olduğu için buna “görme” denmez, “idrak” yani “anlama” adı verilir. Akıl her ne kadar kendi varlığını idrak etmese de insanın nasıl bir varlık olduğunu idrak eder. Akıl için uzak ve yakın birdir. Perde arkasını ve eşyanın mahiyetini ve olayların iç yüzünü de idrak edebilir. vucutta tasarruf ettiği gibi, mele-i a’lâda, madde ötesinde de tasarruf eder. Bu nedenle hakikatler göze görünmese de akla perdeli olmazlar.

Ayrıca akıl eşyanın batınını idrak ettiği gibi hakikatini de, amacını, gaye ve hikmetlerini de idrak edebilir. Hâlık ile mahlûk arasındaki münasebetleri de anlar ve anlamlandırarak başkalarına da anlatabilir. Zaten peygamberlerin amacı da aklın bu idrakine yardımcı olmaktır.

Akıl varlıkların tamamında cevelan eder. Hislerle idrak edilen mahsusatı da akıl ile anlaşılan ma’kulatı da anlar ve anlamlandırır. Duyu organların fonksiyonlarını, sesleri, kokuları, tatları, sıcağı ve soğuğu, kalbî duyguları, elemi, lezzeti, aşk, şehvet, ilim, irade, gam ve hüzün gibi duyguları, cismi, cevheri ve arazı anlar ve onlardan meydana gelen sonuçları da idrak eder. Bu nedenle duyular ve hisler aklın keşif yapmasını sağlayan vasıtalardır. Akıl onlar vasıtası ile her şeyi idrak eder.

Bediüzzaman aklın bu özelliğine şöyle dikkatimizi çekmektedir. “Akıl bir âlettir ve öyle tılsımlı bir anahtardır ki, şu kâinatta olan nihayetsiz rahmet hazinelerini ve hikmet definelerini açar. Bununla sahibini Saadet-i Ebediyeye müheyya eden bir Mürşid-i Rabbani derecesine çıkar.” (Sözler, Altıncı Söz, s. 32)

Akıl sonsuzluğu da idrak eder. Allah’ın sonsuzluğundan kaynaklanan sonsuz sayıların varlığını ve sonsuz hayatı da idrak edebilir. Bununla sayıların e harflerin sınırlı olmasına rağmen sonsuz sayıların ve yazıların ortaya çıkmasına vasıta olmasını ve bununla yaratıcının sonsuz sayıda varlıkları yaratmasını, isim ve sıfatlarının sonsuzluğunu anlar ve idrak eder.

Akıl ayrıca gözün ve duyuların yanıldığı anlarda, duyuların yanıldığını ve doğru olanın ne olduğunu ve nasıl olması gerektiğini izah ve ispat ederek ortaya koyabilir. Mesela, güneşin görünenden milyarlarca defa daha büyük olduğunu, durur görünürken durmadığını ve hareket ettiğini anlar. Peygamberimiz (sav) Cebrail’e (as) sordu: “Ya Cebrail güneş de hareket etmekte midir?” Cebrail (as) cevap verdi: “Evet, Hayır!” Peygamberimiz (sav) “Ne demek evet ve hayır?” Cebrail (as) “Ben Evet ve Hayır dediğim anda güneş 500 yıllık yol aldı” cevabını verdi. (Gazali, Mişkâtu’l-Mesabih, s. 27)

Aklı yanıltan, yanlış ve eksik bilgiler, hayaller, vehimler ve batıl inançlardır. Aklın korunması da doğru bilgi kaynaklarının olması, aklın doğru inançlarla batıl düşüncelerden, vehim ve hayallerden korunması ile olur. Allah’ın vahiyle insanları doğru inanca sevk etmesinin en büyük hikmeti budur. Ahirette ise göz her şeyi bütün çıplaklığı ile görür ve akıl yanılgıların tamamından kurtulur.

Akıllar he ne kadar görme özelliğine sahip olsalar da görülecek şeyler herkese göre tek düz değildir. Beş duyu ile idrak edilen “Zaruri ve Temel Bilgilerden” yola çıkarak “Bilinenden bilinmeyene kıyas yoluyla” pek çok izafî gerçekleri ve bilinmesi gerekenleri çıkarabilir. Bazı bilgiler de akılda zaruri olarak vardır. Akla göre “Bir şey hem var, hem yok olmaz.” “Bütün parçalarından büyüktür.” “Bir söz, hem doğru hem yanlış olmaz.”

Aklî bilgiler “Vacip, Caiz/Mümkün, Muhal ve Safsata/Muhayyelat” gibi nevilere ayrılır. Vacip, zaruri bilgilerdir ki onun varlığı zaruridir. Allah’ın varlığı zaruri, yani vacip olduğu için Allah’a “Vacibu’l-Vücut” denir. Eşyanın varlığı ve yokluğu müsavidir ve ancak Allah’ın yaratması iledir. Bu nedenle varlığın şöyle veya böyle olması zaruri değil caiz ve mümkündür. Eserin bulunup ustasının bulunmaması ise muhaldir; yani imkânsızdır. Bu nedenle kâinatın tesadüfen ortaya çıkması ve sebeplerin kendiliğinden zuhuru muhaldir. Akıl bunu kabul edemez. Allah’ın aciz olması, bir olan Allah’tan başka yaratıcının bulunması ve Allah’ın kendisinden daha büyük bir varlığı yaratması gibi önermeler ve düşünceler ise hayal mahsulü olup gerçekle ilgisi olmayan “Safsata” bilgiler kısmına girmektedir. Bu anlattığımız bilgiler “Nazarî” yani teorik bilgilerdir.

Aklî bilgilerin ilim olması için “hakikate uygun” olması ve gerçeğin bilgisi olması gerekir. Gerçeğe uygun olmayan bilgiler ancak malumat kabilindendir ki bunlara ilim dilinde “Önerme” ve “Teori” adı verilir. Bu bilgiler ancak ispat edilebilir ve doğruluğu kanıtlanırsa “kanun” ve “ilim” adını alırlar.

Yüce Allah insan aklını sapmaktan ve safsataya düşmekten korumak için gerçeğin bilgisi olan “Vahiy” ile desteklemiştir. Vahyin getirdiği “İlim ve Hikmet” ile akıl intibaha gelir ve safsatadan kurtulur. Akıl vahyin getirdiği “Hikmet” nuru ile bilfiil görür gibi olur. Bu bilgi daha sonra “aklı ikna” ve “kalbi tatmin” ederek “imana” dönüşür. İman ise “kesin bilgi ve içinde şüphe bulunmayan inançtır.”

İmam-ı Gazali (ra) demiştir ki “Akıl göze ve vahiy güneşin ışığına benzer. Işık olmasa göz göremez.” Bu nedenle güneşin ışığına “Nur” dendiği gibi, “Vahye” de “Nur” denilmiştir. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “Resule indirdiğimiz nura iman edin” (Tegabün, 64:8) ferman eder. 

Yine Kur’an-ı kerim akıl için “Burhan/Delil”dir. Akıl, burhan dediğimiz deliller vasıtası ile gerçeği görür ve doğru olanı seçip idrak eder. Bu nedenle yüce Allah “Rabbinizden size burhan ve apaçık bir nur gelmiştir” (Nisa, 4:174) buyurur.

2. Âlem-i Melekût Nûru:
İki çeşit göz vardır. Birincisi bedenin gözü, ikincisi ise kalp gözüdür. Birincisi maddidir; ikincisi manevidir.
Birincisi zahiri ve mülk âlemini algılayan ve gören gözdür; ikincisi melekût âlemini gören bâtınî gözdür. Mülk âlemini gören zahiri göz güneş ışığı ile görür, ikinci göz olan kalp gözünün güneşi, aydınlığı ve nuru ise “Vahy-i İlâhi”dir.

Bu görünen “Âlem-i Şahadet” dediğimiz âlem, âlem-i melekût üzerinde tenteneli bir perde gibidir. (Mektubat, Hakikat Çekirdekleri, s. 469) Yüce Allah zatını gizlemiş esma ve sıfatlarının tecellisi olan varlıkları öne çıkarmıştır. Ta ki insan gibi akıl ve şuur sahibi olan -cin ve melekler dâhil- varlıklar Allah’ın eserlerine ve şuunât dediğimiz en ince işlerine kadar her şeyde Allah’ın ilim, irade ve kudretini görerek varlığını ve birliğini, azametini ve saltanatını anlayıp idrak ederek zatına kâmil manada iman etsinler.

Bu görünen ve görünmeyen âlemlerin tamamına “mâsivâ” denilmektedir. Zira Allah bu âlemlerden müstağnî olduğu gibi zatı ile tüm âlemlerin ötesindedir. Zatı âlemlerin içinde değildir. Varlık ile münasebeti hâlıkıyeti, yani yaratmasıdır. Kâinat bütün varlık ve şuûnâtı ile mânay-ı harfî olup O’nun esma ve sıfatlarına ve esma ve sıfatları da zatına delâlet ederler. Bu nedenle Bediüzzaman “Cenâb-ı Hakkın mâsivasına (yani kâinata) manay-ı harfiyle ve Onun hesabına bakmak lâzımdır. Mânay-ı İsmiyle ve esbab hesabına bakmak hatadır. Evet, her şeyin iki ciheti vardır. bir ciheti Hakka bakar, diğer ciheti halka bakar. Halka bakan cihet, Hakka bakan cihete tenteneli bir perde veya şeffaf cam parçası gibi, altında hakka bakan cihet-i isnadı gösterecek bir perde gibi olmalıdır. Binâenaleyh, nimete bakıldığı zaman Mün’im, san’ata bakıldığı zaman Sani’, esbaba nazar edildiği vakit Müessir-i Hakiki zihne ve fikre gelmelidir”  (Mesnevî-i Nuriye, s.51) demektedir.

Melekût âlemine nûrânî, ruhânî ve ulvî âlem denir. Melekût âlemini anlama ve algılamak için “İman” gözünü takmak gerekmektedir. İman gözü, yani kalp gözü ile “Vahiy Işığı” altında bu âleme bakan âlem-i şahadetin âlem-i gaybın örtüsü ve perdesi olduğunu görür. Perdeye dikkat eden perdeyi, perdenin arkasına bakan da perdenin arkasını görür. Nasıl ki insanın bedeni, ruhunun elbisesidir. O beden elbisesinin arkasında duyular ve duygularla donanmış mükemmel bir ruh vardır. O ruhun ruhu da imandır. İmanla ruhu olgunlaştırmaya çalışan bir mü’min aklını iman ilminin nuru ile aydınlattığı gibi, hayalini imanî tefekkürler ile, kalbini de imandan kaynaklanan merhamet, şefkat, adalet ve bülcümle güzel ahlak ile donatır. İman olmazsa bütün bu duygular karanlıkta kalarak varlıklarını gösteremez ve dış âlemde amel ve güzel ahlak şeklinde tezahür etmezler. Bu nedenle yüce Allah buyurdu: “Yemin olsun ki biz cehennem için de birçok cin ve insan yarattık. Onların kalpleri vardır; ama anlamazlar. Gözleri vardır; ama görmezler. Kulakları vardır; ama işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidirler, hatta onlardan daha aşağıdırlar. İşte bunlar gafillerin ta kendileridir.” (A’râf, 7:179)

İnsan en güzel bir surette ruhlar âleminde yaratılmış ve kendisine beden elbisesi giydirilerek maddi âlem olan bu dünyaya reddedilmiş ve atılmıştır. (Tin, 95:4-5) Bu âlemden yüce ve ulvî olan âleme yüzü çevrilmiştir. Nitekim peygamberimiz (sav) “Allah mahlûkatı zulmetten yarattı ve onların üzerine varlık nurunu saçtı.” Sonra buyurdular: “Allah’ın öyle melekleri vardır ki, insanların amellerini onlardan daha iyi bilirler.” Melekler âlem-i melekûttan oldukları için insanın melekût âlemine bakan kalplerindeki niyetlerini Allah’ın bildirmesi ile bilebilirler. Böyle olunca da insanların amellerini daha iyi bilirler ve ona göre amel defterine yazarlar. Nitekim Kur’ân-ı Kerim buyurur: “Gaybın anahtarı O’nun katındadır. Onları ancak O bilir.” (En’am, 6:59)

Âlem-i şahadet, âlem-i melekûta nispetle gölge, ağaca nispetle meyve ve sebebe nispetle sonuç gibidir. Sonuçlar ise sebeplerle bilinebilirler. İyi niyetin meyvesi iyilik ve kötü niyetin meyvesi kötülük olduğu gibi, iman ve hayırlı amellerin meyvesi cennet, küfür ve şerli amellerin meyvesi de cehennemdir.

Melekûtî nura en lâyık olan nur “Hakikat-i Muhammediye” nurudur. Bu nedenle yüce Allah peygamberimiz (sav) için “Sırac-ı Münîr” unvanını vermiştir. (Ahzap, 33:46) peygamberlerin hepsi “Sırac”dır, aydnlatır; ancak Hz. Muhammed (as) “Sırac-ı Münîr”dir, nurla aydınlatır. Nâr nura kuvvet verir. Ancak “Nebevî nur” ateş dokunmaksızın ışık verir. (Nur, 24:35) Bu nedenle peygamberimizin (sav) nuru “Nurun alâ nûr” yani “Nur üstüne nurdur.”

Hz. Ali (ra) Abdullah b. Abbas’dan (ra) haber verdi ki: “Allah’ın öyle bir meleği vardır ki, onun 70 bin başı vardır. Her başında 70 bin yüzü, her yüzde 70 bin ağzı, her ağızda 70 bin dili, her dilde 70 bin ayrı lisanla Allah’ı tesbih eder. Kıyamette o melek bütün meleklere racih gelir. ‘Kıyamette ruh ve melekler saf saf dururlar’ (Nebe, 78:38) ayetindeki “Ruh” bu melektir.”

Bediüzzaman Said Nursi hazretleri bu hadisi ve bu hadise kaynak olan “Yedi gök ve yer ve onların içinde olan her şey Allah’ı hamdle tesbih eder” (İsra, 17:44) ayet-i kerimesi ile ilgili olarak şu açıklamayı yapar: “Hamele-i Arş ve yer ve göklerin melâike-i müekkelleri ve sair bir kısım melekler hakkında Muhbir-i Sadık’ın tasvir ettiği, meselâ kırk bin başlı ve her başında kırk binler dille ve her bir lisanda kırk bin tarzda tesbih ettiklerini ve intizam ve külliyet ve vüs’at-i ubudiyetlerini ifade eden hadisin hakikati şudur ki: Bir bahr-ı müsebbih olan şu semâvâtın kelime-i tesbihiyesi, güneşler, aylar, yıldızlar olduğu gibi, bir tayr-i müsebbih ve hâmid olan şu zeminin dahi elfâz-ı tahmidiyesi, hayvanlar, nebatlar ve ağaçlardır. Demek her bir ağacın, her bir yıldızın cüz’î birer tesbihâtı olduğu gibi, zeminin de ve zeminin her bir kıtasının da ve her bir dağ ve derenin de ve berr ve bahrın da, göklerin her bir feleğinin de ve her bir burcunun da birer tesbih-i küllisi vardır. Şu binler başları olan zeminin her başında yüz binler tarzda tesbihat çiçeklerini, tahmidat meyvelerini, âlem-i misâlde tercümanlık edip gösterecek ve âlem-i ervahta temsil edip ilân edecek, ona göre elbette bir melek-i müekkeli vardır.

   Evet, müteaddid eşya bir cemâat şekline girse, bir şahs-ı mânevîsi olacaktır. Eğer o cem'iyet, imtizaç edip ittihad şeklini alsa, onu temsîl edecek bir şahs-ı mânevîsi, bir nevi ruh-u mânevîsi ve vazife-i tesbîhîyyesini görecek bir melek-i müekkeli olacaktır. İşte bak, misâl olarak bu Barla ağzının, şu dağ lisânının bir muazzam kelimesi olan bu odamızın önündeki çınar ağacına bak, gör: Ağacın şu üç başının her başında kaç yüz dal dilleri var ve her dilde bak, kaç yüz mevzun ve muntâzam meyve kelimeleri var ve her meyvede dikkat et; kaç yüz kanatlı mevzun tohumcuk harfleri, Emr-i kün-feyeküne mâlik Sâni'-i Zülcelâl'ine ne kadar belîğ bir medih ve fasîh bir tesbih ettiğini işittiğin, gördüğün gibi; ona müekkel melek dahi, ona göre âlem-i mânâda müteaddid diller ile tesbihatını temsîl ediyor ve hikmeten öyle olmak gerektir. (Sözler, 14. Söz, s.63)

Burada Bediüzzaman Said Nursi hazretleri âlem-i şahadet dediğimiz şu görünen âlemin arkasında bulunan “melekût âlemini” İman ve Kur’ân Nuru ile “tenteneli bir perde” şeklinde görüp “Âlem-i Şahadetin arkasındaki melekût âleminin meleklerinin tesbihatını bize haber vermektedir. Bu tesbihatın âlem-i şahadet ile münasebetini de veciz bir şekilde izah etmektedir. Âlem-i şahadetin nasıl âlem-i melekût üzerinde tenteneli bir perde olduğunun bundan daha mükemmel izahı olamaz. İşte iman nurunun kalbin ve aklın nuru olup bu âlemleri nasıl gösterdiği anlaşılmaktadır.

Her şey nurunu bir üstten almaktadır. Meselâ, aynaya akseden ayın nurundan karanlık bir yer aydınlanır. Ayna gökteki aydan nur aldığı gibi, ay da nurunu güneşten almaktadır. Aralarında büyük mertebeler vardır. Güneş de nurunu cennetten ve ısısını cehennemden alır. Bu sonsuz âlemden ısı ve ışık aldığı içindir ki ısısı ve ışığı hiç eksilmeden ve artmadan dengeyi koruyarak yansıtmaktadır.

Bütün nurların membaı ise “Nure’n-Nur” “Münevvira’n-Nur” ve “Mukaddire’n-Nur” ve “Hâlıka’n-Nur” olan Allah’ın “Nur” ismidir. Her şey nihayet O’nda son bulur ve O’ndan kaynaklanır. Allah’ın “Nur” isminin dışındakilere nur denmesi ise mecazendir. Ve Nurunu ondan alan hiçbir nur gerçekten “Nur” değildir, Allah’ın “Nur” isminin bir cilvesi ve tezahürüdür.


Etiketler:  Nur Nur Nedir Nur ismi Göz Nuru Akıl Nuru Alem-i Şahadet Melekut Alemi Nur ve Zulmet Esma ve Sıfat
 
< Önceki   Sonraki >