Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa arrow Yazılarım arrow Felsefe arrow Varlık ve Vücut Nuru
Advertisement
Varlık ve Vücut Nuru PDF Yazdır E-posta
Salı, 05 Nisan 2011

M. Ali KAYA
Mutlak yokluktan daha şiddetli bir zorluk yoktur. Karanlığa “karanlık” denilmesi göze zahir olup görünmemesindendir. Vücut ise nura mazhar oldukça vücuttur. Nura mazhariyeti arttıkça varlığı da o derece zahir olur. Vacibu’l-Vücut olan Allah’ın “şiddet-i zuhurundan” görünmemesinin bir hikmeti de budur.

Varlık ikiye ayrılır. Birincisi, zatında var olan vücuttur. Allah’ın varlığı zatî olduğu için “Vücut” zatî sıfatların ilkidir. Zatî olanın zıddı olmadığı gibi yokluğu muhaldir. Bu nedenle “Vacibu’l-Vücuttur.” İkincisi ise başkası ile var olandır. Yani varlığı başkasına bağlı olandır. Buna da “mümkünü’l-vücut” denir. Allah’tan başka tüm varlıkları Allah yarattığı için var olduklarından onların vücudu ârızîdir. Allah’ın varlığı kendi zatının gereği olduğu için “manay-ı ismîdir.” Yani kendi zatına delalet eder. Allah’tan başka varlıklar Allah tarafından yaratılıp vücut verildiği için “manây-ı harfidir” yaratıcının varlığına ve sıfatlarına delalet eder. Vücut meselesinde işin hakikati ve özü budur.

Vâcibu’l-Vücût Allah’tır. Varlık ise onun yaratması ve vücut vermesi ile vardır ve Allah’ın o varlığa verdiği isim ve sıfatların tecellisi kadar O’na ayine olur ve o derecede kemâl bulur ve o nispette Allah’a yakın olur. Bundan anlaşıldı ki “Vücut” Allah’ın vücudu olup “Allah’ın zati” sıfatıdır. Allah’ın vücudu diğer zâtî sıfatlarla beraber olan Vücuttur. Yani, ezeli, ebedi, hiçbir şeye muhtaç olmayan, varlığı zatının gereği olan ve bir olandır. Varlık nuru en kâmil manada bu sıfatlarla berabere Allah’a ait olduğu için Allah gerçek “Nur”dur. Yani bundan dolayı Allah’ın bir ismi de “Nûr” olmuştur. Bu nedenle yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde kendi zatını şöyle vasfeder: “Küllü şey’in hâlikun illa vecheh” “Allah dışında hiçbir varlığa dua etmeyin, Ondan başkasından bir şey istemeyin. Ondan başka ilah yoktur. Vechi dışında her şey helâk olucudur. Hüküm ve hâkimiyet O’nundur. Sonuçta yine O’nun huzuruna döneceksiniz.” (Kasas, 28:88)

Allah’tan başka her şey manay-ı ismiyle ve kendine bakan cihetiyle hiçtir. Kendi zatında müstakil ve bizatihi sabit bir vücudu yoktur. Kendi başıyla kaim bir hakikati yok. Fakat Cenab-ı Hakk’a bakan vecihte ise, yani manay-ı harfiyle bir arızî vücudu vardır. Varlığının hakikati Vacibu’l Vücûdun gölgesini taşıması cihetiyledir. Mazhar olduğu bâkî bir ismin sabit bir nevi gölgesidir. Bu nedenle Cenab-ı Hakk hesabına olmayan ve rızası dairesinde bulunmayan her şey fenaya ve yokluğa mazhardır. Allah hesabına, Allah namına ve Allah rızasına göre olsa mâsivâya girmez, yokluğa ve ademe gitmez. Allah’ın rızasına ve vechine ait olduğu için bekaya ve ebediyete mazhar olur. (Mektubat, 2004, s. 98-100)

İnsanın Allah için yaptığı amellerin bekaya mazhar olması ve ahirette insana ebedi saadeti ve cennet nimetlerini kazandırması ve cennet nimetleri şeklinde ameli işleyen iman sahibine dönmesinin hikmeti ve sebebi budur.

Her şeyin iki ciheti vardır. Birincisi, hakka bakar, ikincisi ise halka bakar. Allah’a bakan cihet dışında her şey helak olur, yokluğa ve ademe mahkumdur. Yüce Allah kıyamette, her şeyin helak olmasından sonra sorar “Limeni’l-mülkü’l-yevm?” “Bu gün mülk kimindir?” Cevap verecek hiçbir varlık olmadığı için yine kendisi cevap verir. “Lillahi’l-vâhidi’l-Kahhar!” “Kahhar ve bir olan Allah’ındır” (Mü’min, 40:16) buyurur.

Hakikatte bu nida ve saday-ı semâvi daima tanin-endaz etmektedir. Yüce Allah her an bir kâinatı yok etmekte ve yeniden bir anda aynı kâinatı yaratmaktadır. Ancak bu o kadar ani ve kısa sürede olmaktadır ki gözle görülmemektedir. Kıyamette ise gözle görülecek şekilde aşikâr olacaktır. İşte buna “Allah-ü Ekber” denilir.

“Allah-ü Ekber”, Allah mahlûkattan büyüktür anlamına gelmez. Allah, anlaşılmaktan ve idrak edilmekten yücedir, marifetinin künhünü ancak Allah bilir” demektir.

Vahdet-i Vücut:
Marifetullah” bir kısım âriflerde “Vahdet” noktasında “İlmî bir marifet” olurken, bir kısım evliyaullahta ise “zevkî ve hissî bir hal” olmaktadır. Onlara göre varlık, “Vahdet” ve “Kesret” olmak üzere ikiye ayrılır. Vahdet Allah’ın, kesret ise mahlûkatın halidir. Bir kısım evliya “Vahdete” o derece müstağrak olurlar ki “kesreti” bil-külliye nazara almazlar ve yok sayarlar. Bu hâle “Vahdetü’l-Vücut” hali denir. Bunun ilmen ispatı gerekmez, hâlî ve zevkî bir durumdur. Bu durumda olanlar vahdette sarhoş oldukları için sözlerine “şatâhat” denir ve onlar bu gibi sözlerinde mazurdurlar. Bir kısım muhakkikîn-ı ulemâ demişlerdir ki “bazen söz küfür görünür, ama söyleyen kâfir olmaz.” Ancak şeriatın zâhiri onları idâma mahkûm etmiştir. Onlar da bunu “şehâdet” ve âşıkın maşuka kavuşması olarak kabul etmişlerdir.

Vahdetu’l-vücut, şeriat nazarında nâkıs bir makam ve eksik bir marifet olarak kabul edilmekle beraber, onlar kendilerini çok yüksek bir makamda görürler. Bulundukları makama “fenâ” ve “fenâu’l-fenâ” makamı derler ve kendilerini “Fenâ-fillah” mertebesinde olduklarını zannederler.

Vahdetu’l-vücut, bir “ittihat” hali değildir, ancak “tevhitte istiğrak” halidir. Zevkî olduğu için ona girenler çıkmak istememektedirler. Bediüzzaman “Vahdet-i vücut, tevhit istiğraktır ve nazara sığmayan bir tevhid-i zevkîdir” (Mesnevi, 2006, s. 401) demiştir. Çünkü, “Ehl-i vahdetu’l-vücût, o kadar vücûd-u ilâhiye kuvvet-i iman ile ehemmiyet veriyorlar ki, kâinatı ve mevcudatı inkâr ediyorlar.” (Mektubat, 2004, s. 759; Mesnevi, 2006, 401) demiştir.

Nurun Vücut Mertebeleri:
“Nure’n-Nur” “Küllü’l-Envâr” ve “Hâlıke’n-Nur” olan Allah’ın bir ismi de “Nur” dur. Allah nurunu yokluk zulmetine serpince varlık nuru zuhur etti. Göze göre nur, eşyanın inkişafıdır. Akıl nuru ise “Mele-i A’lâ”da olan meleklerin cevherlerini ve eşyânın mana ve mahiyetini kavrar ve görür. Ona “vahiy nuru” aydınlık verir.

Allah insana verdiği “akıl nuru” ile Allah insanı yeryüzünün imar ve tamirine görevlendirdi. Bu nedenle Allah insanı halife yaptı ve eşyayı onun emrine vererek yeryüzünün imar ve tamirine muktedir kıldı. Her şeyi emrine verdi. (Bakara, 2:29-30; Hud, 11:61) Akıl nuru ile yeryüzünün nizamı ve insanlığın idaresi zuhur eder. Bu nedenle halifelik mahlukât üzerinde idarecilik yetkisidir. (Nur, 24:55; Neml, 27:62; Bakara, 2:30)

Her şeyin mülk ve melekût yüzleri Allah’a çevrilmiş olduğu için “Siz nereye yönelirseniz Allah’ın vechi oradadır.” (Bakara, 2:115) Bu sırrı anlayan havastır. Havassın zikri bu nedenle “Hû / Hüve” zikridir. Bu zikir “İllallah” zikrinin fevkındedir. Bu nedenle avamın zikri “Lâ ilâhe illallah” havassın zikri ise “Lâ ilâhe illâ hû” zikridir.

Vahdeti anlayanlar kesreti ortadan kaldırmış olurlar. Kesretin ortadan kalkması ile “Urûç”  da söz konusu olamaz. Aşağı, yukarı, a’lâ ve esfel olmaz. Bunlar ancak insana ve insan gözüne ve anlayışına göredir. Arif-i billâh için ise “Takarrub” yoktur, “kurbiyetin inkişafı” vardır. Bu hakikati yüce Allah “Ben kulumun gözü, kulağı ve konuşan dili olurum” (Buhari, Rikak, 38) hadis-i kutsisi ile ifade etmiştir. Başka hadiste “Kulum be hastalandım, neden ziyaretime gelmedin” (Müslim, Birr, 43) hadisi ile mecazen ifade etmiştir.

Kurbiyetin inkişafı bir noktada Allah’ın esmasının tecellisi olan mahlûkatına değer verdiğini ve varlığın da esmaya mazhariyetle değer kazandığını, varlığın böylece bir hakikate dayandığını, hayal ve hakikatsiz olmadığını göstermektedir. Bu da “vahdet-i vücut” mesleğinin nakıs bir mertebe ve meslek olduğunu göstermektedir.

Kul dünya semasında yükselir. Zira aklın seması budur ve akıl bu semada cevelan eder. Yedi tabakadan geçerek “halâik” semasına ve miracın son noktasına yükselir. Dünya semasında bulunan bu yedi tabakaya “Ferdâniyet” denir. Ferdaniyetten sonrası “Vahdaniyet” semasıdır. Bundan sonra “Esma ve Sıfat” aynasından geçilir ve “Zat” ile müşerref olunur. Peygamberimizin (sav) “Allah Âdemi Rahman suretinde yarattı” (Buhari, İsti’zan, 1: Müslim, Birr, 115) hadisi bunu açıklar. Bediüzzaman Said Nursi hazretleri bu hadisi “Allah insanı Rahmetine en kamil manada mazhar etti ve insan Rahman ismine tam bir ayine olacak surete yaratıldı” (Sözler, 2004, s.27) şeklinde açıklamıştır. Aksi “Hiçbir şey onun misli gibi değildir” (Şura, 42:11) ayetine aykırı olurdu.

İstiğraka kapılan Hallac-ı Mansur (ks) bu noktada yanılarak Vahdetin sarhoşluğu ile “Ene’l-Hak” demiş ve şeriat kılıncı ile idam edilmiştir. Hâlbuki bu durum yüce Allah’ın “Ben kulumun gören gözü, işiten kulağı ve gören gözü olurum” (Buhari, Rikak, 38; Müslim, Birr, 43) kutsi hakikatine uygundur.


Etiketler:  Varlık Yokluk Vahdet-i Vücut Vücut Nur Manay-ı Harfi Manay-ı İsmi Marifetullah Vahdaniyet Ferdaniyet
 
< Önceki   Sonraki >
VARLıK
NUR
MARIFETULLAH
YOKLUK
VAHDANIYET
VüCUT
VAHDET-I VüCUT
MANAY-ı HARFI
MANAY-ı İSMI