Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa arrow Yazılarım arrow Fıkhî Meseleler arrow AHKAM-I ŞERİYDE SÜNNET DELİLİ
Advertisement
AHKAM-I ŞERİYDE SÜNNET DELİLİ PDF Yazdır E-posta
Çarşamba, 19 Ağustos 2009
Yazı Index
AHKAM-I ŞERİYDE SÜNNET DELİLİ
Sayfa 2

Sünnetin Dinde İstinbat-ı Ahkâmda Mevkii:
Sünnet istinbat-ı ahkâm-ı şer’iyede Kur’ân-ı Kerimden sonra ikinci dereceye gelir. Ancak aralarında şu fark vardır ki Kur’ân-ı Kerimin sübutu kat’î ve hadisin sübutu zannidir. Kat’î olan zanni olandan önce gelir. Sünnet Kur’ânın beyanı ve açıklamasıdır; elbette beyan asıldan sonradır ve beyan olunana tabidir. Bunun için ahkâmda ikinci derecededir.

Sünnet içinde ahkâmın vürudu sebebi ile üç kısma ayrılır.
Birincisi: Sünnet Kur’ânı beyan ve teyit eder. Namaz, Oruç, Hac, Kurban ve Zekâta ait uygulamaları ortaya koyar. Kur’ânın nehiylerini teyit eder ve hikmetleri ile beraber uygulama kolylığını ve şeklini tespit eder. “Hiçbir müslümanın malı gönül rızası olmadan yemek helal olmaz” hadisi “Ey İman edenler! Malları aranızda bâtıl bir yolla yemeyiniz” (Nisa, 4:29) ayetinin teyidi ve bir nevi açıklamasıdır. “Kadınlara hayrı tavsiye edin” hadisi de “Onlarla iyi geçinin” (Nisa, 4:193) ayetini teyit eder.

 Beyanı ve teyit ise iki çeşittir. Birincisi, Kur’ânın mücmelini açıklayarak kavlî ve fiilî sünnetler ile namazın kılınışını, zekâtın verilişini, haccı ve kurbanı, cenaze namazını ve ölünün kefenlenerek defnini, nikâh ve alışveriş adabını açıklar, gösterir. İkincisi, Kur’ânın “âmm” ve mutlak olan lafızlarını tahsis eder. Umumi olan hususları kayıt altına alır. Mesela “kadın ne halası, ne teyzesi, ne erkek kardeşinin kızı, ne kız kardeşinin kızı üzerine nikâhlanamaz” hadisi “Bunların gerisi size helal kılınmıştır” (Nisa, 4:24) ayetini tahsis etmiş ve kayıtlamıştır.
 
İkincisi: Sünnet Kur’andaki bazı hükümleri neshedebilir. Mesela, “Vârise vasiyet yoktur” (Tirmizi, Vesaya, 5) hadisi, “Birinize ölüm geldiği zaman şayet geriye mal bırakacaksa anaya, babaya, yakınlara uygun şekilde vasiyet vardır” (Bakara, 2:180) ayetini neshetmiştir. Gerçekte ise bu vasiyet “Miras ayetlerinin nazil olmasından öncedir. Nisa Suresinde “Miras” konusundaki ayetler nazil olunca (Nisa, 4:7, 8, 11, 12) mirasın nasıl taksim edileceği kesinleşmiştir. Dolayısıyla vasiyete gerek kalmamıştır. Daha önce ise vasiyetle taksim edilirdi. Mezkûr ayetler nazil olunca peygamberimiz (sav) “Muhakkak ki Allah her hak sahibine hakkını vermiştir. Artık bundan sonra varise vasiyet yoktur” (Tirmizi, Vesaya, 5) buyumuşlardır. Yine peygamberimiz (sav) “Diğer varisler verip razı olmadıkça hiçbir varis için vasiyet caiz olmaz” (İbn-i Mâce, Vesâya, 6) buyurmuşlardır. Yine “Vasiyette zarar vermek kebâirdendir” (Kenzu’l-Ummal, 46069) buyurmuşlardır. İmam-ı Şafinin görüşü budur. Şafi’nin dışındaki imamlar hadisin ayetin hükmünü neshedebileceği konusunda hemfikirdir.

Üçüncüsü:
Sünnet, Kur’ânın sukut ettiği hususlarda yeni hükümler getirerek ümmete ahkâm konusunda önemli bir kaynak teşkil eder. Mesela, muhsan, yani evli olan zâninin recmedilmesi, bir şahit ve bir yeminle hüküm vermenin meşru olması, erkeklerin ipek ve altın giymelerinin haram olması, sadaka-i fıtırın vacip olması, kâtilin diyetinin akrabalarına yüklenmesi, esirlerin kurtarılması ile ilgili hükümler hep sünnetin ortaya koyduğu hükümlerdir.

İmam-ı Şafii (ra) “el-Muvafakat” isimli eserinde “Sünnet, manası itibarıyla kitaba râcidir. O kitabın mücmel ifadelerini açıklar, müşkilini izah eder ve muhtasar beyanlarını genişletir; çünkü o kitabın açıklamasıdır. Sünnetin bu özelliğine yüce Allah “Sana Kur’ânı inzal buyurduk, taki sana indirileni insanlara açıklayasın” (Nahl, 16:44) ayeti delalet eder. Yüce Allah ayrıca “Biz Kur’ânda hiçbir şeyi eksik bırakmadık” (En’am, 6:38) buyurur. Bu ayetin anlamı ancak sünnet ile tamam olur. (İmam-ı Şafii, Muvafakat, 4:12-13) 

III. Sünnetin ve Peygambere İtaatin Önemi:
Sünnetin şer’î ahkâm konusunda delil olması ve sünnete uyulmasının vacip olması konusunda Kur’ânda delillerin var olduğu ve Cumhur-u Ulemanın icması olduğu gibi, aklen de gereklidir. (Cem’ul-Cevâmî, Şerh-u Mualla, 2:114)

Kur’ân-ı Kerim pek çok ayetleri ile “Peygambere itaat edin” ferman eder. Dolayısıyla peygambere itaat Allah'ın ümmete emri ve farzıdır. Şayet bu emir peygamberin şahsına olsa vefatından sonra bu ayetlerin hükümsüz kalması gerekir ve sonraki asırlarda peygamberi görmeyenleri hiç ilgilendirmemesi gerekirdi. Bu durumda da yüce Allah - hâşâ - gereksiz pek çok ayeti inzal etmiş olurdu. Hâlbuki buradaki emir peygamberin şahsına değil, yoluna ve sünnetine, ahkâm-ı ilâhiyi uygulamasına olmak hem nassen hem aklen gereklidir. Bu hususta yüce Allah “Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, peygambere itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin” (Nisa, 4:59) buyurur. Allah'a itaat elbette kitabda geçen emir ve nehiylerine uymaktır. Resule itaat ne anlama gelmektedir? Elbette sünnetine itaattir. Sonra yüce Allah “Kim resule itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur” (Nisa, 4:80) buyurarak bu konuda çok açık konuşmuştur.

“Peygamber size ne vermişse alın ve size neyi yasaklamışsa ondan sakının” (Haşr, 59:7) ayeti peygambere emretme ve yasaklama yetkisi vermiş ve ümmetinin de buna uymasını ve itaat etmesini emretmiştir. “Peygamberin verdiği hükme gönül rızası ile kabullenmedikçe iman etmiş olmazsınız” (Nisa, 4:65) ve “Allah ve rasülü bir şeye hükmettikleri zaman inanan erkek ve kadınlara kendi arzularına uyma hakkı yoktur, Allah ve resulüne itaat mecburiyeti vardır” (Ahzap, 33:36) ayetleri de peygamberin verdiği hükme inananların itaat mecburiyetini anlatmaktadır. 

   Allah’ı sevdiklerini iddia edenlere de yüce Allah'ın koyduğu bir ölçü vardır. Herkes Allah’ı sevdiğini ve Allah'ın da kendisini sevdiğini, bunun için azap etmeyeceğini iddia etmektedir. Bu iddia daha çok Allah’ı bilmeyen ve imanda eksiği olan Yahudi ve Hıristiyanlarda ve mü’minlerin de “Fırak-ı Dalle” olarak nitelenen yoldan çıkmışlarında vardır. Yüce Allah bunlara şöyle hitap eder: “Allah’ı sevdiğinizi iddia ediyorsanız Allah'ın elçisi olan peygambere itaat edin ki Allah da sizi sevsin. Peygambere itaat etmiyorsanız biliniz ki Allah’ı sevme iddianız yalandan ibarettir.” (Âl-i İmran, 3:31) “Öyle ise peygamberin emrine aykırı davrananlar ve itaatte kusur edenler başlarına bela gelmesinden ve kendilerine ahirette elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar” (Nur, 24:63) buyurarak ikaz eder.

Bu konuda yüzlerce ayet vardır. Bu ve benzeri ayetler sünnete uymanın farz olduğunu ispata kâfidir. Gerçek mü’minler peygambere itaat etmede birbirleri ile yarışırlar ve peygamberin önüne asla geçmezler. Hatta peygamberin huzurunda bulunuyor gibi “seslerini yükselterek itiraz etmezler.” (Hucurat, 49:2) Peygamberin bir konuda hadisi ve hükmü varsa ona itaat eder ve onun önüne asla kendi fikirlerini geçirmezler. Daima Allah’tan korkarlar, Allah katında değerlerinin ve derecelerinin ancak peygamberin sünnetine uydukları ölçüde olduklarını bilirler. Çünkü onların Allah'a itaat ve Allah sevgisi konusunda ölçüsü peygambere itaatleri kadardır. Zira Allah’ı ne görüyorlar ve ne de kelamını işitiyorlar. Allah'a olan imanları ancak peygamberin ağzından çıkan Kur’ân-ı Kerim ve onun açıklaması olan Hadislerin haber verdiği kadar olduğunu bilirler.

Kur’ân-ı Kerimden sonra Sünnetle amelin farz olduğu konusunda “Sahabe-i Kiramın” “İcması” vardır. Sahabe Muaz b. Cebel’in (ra) “Kur’anda olmayan hususlarda peygamberim sünneti ile hükmederim” sözü bütün sahabenin ve ümmetin ölçüsü ve rehberi olmuştur. Sahabenin herhangi bir meselenin hallinde takip ettiği metot “Sünnete” yönelme şeklindedir. Hulefa-i Raşidinin ise Sünnetin tatbikatı için “Şura” kararlarına önem verdikleri bir gerçektir. Şuralar yeni hüküm ortaya koymak için değil, Kur’an hükümlerinin ve Hadislerin uygulamalarını kolaylaştırmak için yapılmaktaydı. Şuralarda peygambrin bu konuda tatbikatı sorulur ve bu konuda Medine halkına ve peygamberden bir şey işiten sahabelerin var olup olmadığını araştırır, bir sahabe “peygamberden ben şöyle bir şey duydum” derse hemen ona uyulurdu. Ancak sünnette olmayan bir mesele karşılarına çıkar da bu konuda sahabelerden de bir şey bulamazlarsa o zaman “İçtihada” gidilir ve bu husus da “meşveretin bir kararı” olarak uygulamaya konulurdu. “Aşere-i Mübeşşere” ve “Fakih Sahabeler” bu şuraların devamlı üyeleri idiler. Bunun için Hz. Ömer (ra) “Ali olmasaydı Ömer helak olurdu” buyurarak Hz. Ali’nin (ra) istinbat-ı ahkâm konusunda akıl ve zekâsını her zaman takdir ettiği mervidir. Daha sonra “Tabiîn” ve “Tebe-i Tabiîn” “Sahabenin” ve “Hulefa-i Raşidinin” bu yolunu takip etmişlerdir.
 
Sünnete uymanın akıl bakımından da gerekli olduğu bir gerçektir. Sünnetin beyanı olmadan mücerred Kur’ân-ı Kerim ile varid ve sabit olan bir hükümle amel etmek mümkün olmaz. Peygamberin “Belağ ve Beyan” olmak üzere iki önemli görevi vardır. Belağ, vahyi tebliğ etmesi; beyan ise vahyi açıklamasıdır. Beyan da iki şekilde olur. Birincisi, sözle açıklamak; ikincisi ise bizzat uygulayarak örnek olmaktır. (Maide, 5:19, 32; Mü’min, 40;22, 50) Yüce Allah peygamberleri ile insanlara “kitap ve mizan” gönderdiğini de ifade etmektedir. (Hadid, 57:25) Kitap elbette peygamberin Allah’tan getirdiği kitaptır. “Mizan” ise o kitabı anlmak için gerekli olan ölçülerdir ki bunlar da “Sünnet” olarak peygamberin ortaya koyduğu temel ölçülerdir.

Bilhassa Kur’ân-ı Kerim, “Sünnet” ile anlaşılır ve uygulanabilir bir kitaba dönüşmüştür. Kur’ânda sadece “Namaz kılın” “Oruç tutun” “Haccedin” “Zekât verin” gibi emirler vardır. Bunların nasıl yapılacağı ve Allah'ın rızasın uygun nasıl olacağı ve iradesinin nasıl olduğu peygamberin sünneti ile sabit olur. Emirler ve nehiyler uygulanaması ve uygulamada birliğin sağlanması ancak “tebliğ” yanında “beyan” ile mümkün olur. Beyan ise peygamberin görevidir. Bir başkası elbette peygamber kadar Allah'a yakın olmadığı için iradesini ve rızasını onun kadar bilemez. Bu husus da Allah'ın peygambere vahiyle verdiği bir görevdir. Nitakim yüce Allah “Biz bu Kur’ânı bizatihi sana inzal buyurduk ki, sen bu sana inzal edilen kitabı açıklayarak insanlara beyan edesin” (Nahl, 16:44) buyurarak açıkça ifade etmiştir. Peygamberin de kendisine verilen bu görevi yapması ve vahyi açıklayarak, uygulayarak göstermesi ve öğretmesi vaciptir. Yoksa kendisine emredilen peygamberlik görevini yapmamış olur.

Kur’ânın beyanı ve açıklaması, uygulaması ve talimi olan “Sünnet” de vahyin ikinci mertebesi olan “Vahy-i Zımnî” ve “Peygamber ilhamı” şeklindedir. Nitekim bunun delili yüce Allah'ın “O peygamber kendi hevasından konuşmaz; onun konuşması da vahiydir” (Necm, 53:3-4) ayetidir. Bunun içindir ki peygamberimiz (sav) “Bana vahiy ve onun bir misli olan hikmet verildi” buyurarak “hikmet” olarak ifade edilen “Sünnetin” de vahiy eseri olduğunu ifade buyurmuşlardır. Peygamberin görevi insanlara “Kitabı” ve “Hikmeti” öğretmektir. (Âl-i İmran, 3:164) İslam bilginleri ayet-i kerimede geçen kitaptan maksadın Kur’ân-ı Kerim, hikmetten maksadın ise “Sünnet” olduğunda hemfikirdirler. Hikmet ise ilim olarak kitabın sırları, incelikleri ve açıklamasıdır. İbadette ise ibadetin uygulaması ve amellerin fazilet ve sevabının bilinmesidir ki bütün bunlar peygamberimizin (sav) Kur’ân dışındaki öğretisi olan “hadis” ile ortaya çıkmıştır.

IV. Peygamberin (sav) Fiilleri:
Sünnet’in şer’î bir hüküm olması ancak fakihlerin “Bu Sünnettir” şeklinde ifade ettiği hususlardır. Çünkü sünnetin envaı vardır. Bir kısmı “İslam alameti” olan “Şeâir” kısmıdır. Herkesin uymakla mükellef olduğu ve terkinde bütün ümmetin sorumlu olduğu hususlardır ki bunlar “Selam vermek” “Ezan” ve “Besmele çekmek” gibi hususlardır. İkincisi, ibadet olan hususlardır. Bunlar bellidir. Üçüncüsü ise adet olmakla beraber peygambere uymakla fazilet ve ahlâki mükemmelliği sağlayan hususlardır. Yemeğe başlamadan ve sonunda elleri yıkamak, yatarken sağ yana yatmak ve dua etmek gibi hususlardır.

Peygamberimizin (sav) fiilleri genel olarak üçe ayrılır. Birincisi, fıtrî ve insanî davranışlarıdır. İkincisi, Hasais-i Nübüvvet olan ve kendisine has olan fiilleri ve ibadetleridir. Üçüncüsü ise, şer’i ve dini hüküm içeren fiilleridir. Bu üçünü birbirinden ayırmak gerekmektedir. islan bilginleri bu hususları çok ince ayrıntıları ile araştırarak sonuçta hükümlerini vermişlerdir.

Fıtrî ve İnsanî Fiiller: Bunlar insanlık gereği yapılması zorunlu olan, oturmak, kalkmak, yemek ve içmek gibi mübah fiillerdir. Bu hususlan peygamberin kendisi için de ümmeti için de mübahtır. Bu sebeple bu hususlarda peygambere uymak “vacip” değildir. Ancak yüce Allah peygamberi bizzat terbiye ederek edebin her nevi ile edeplendirdiği için (Münavi, Feyzü’l-Kadir, 1:224) bu hususlarda peygambere uymak “adab” ile tabir edilen sünnetlere riayet etmek olur.

Muaşerete taalluk eden pek çok sünnet-i seniyye vardır ki bu nevi sünnetlere “Adab” tabir edilir. Edebin envaını, Cenab-ı Hak Habibinde cemetmiştir. Edebe riayet eden Allah'ın rahmetine ve lütfuna mazhar olur. Âdetini ibadete çevirir. (Lem’alar, 2005, s.181) Bu ise fazilettir. Kişinin ahlak ve faziletini artırır. Bununla beraber peygamberin ahlakı sağ elle yemek yemek gibi hususlar mendup bir emir ve şer’î bir hüküm olur.

Dünyevi işlere ve ticari, siyasi meselelere ait hususların pek çoğu vahy eseri olmayıp peygamberimizin (sav) ahlakının ve kendi içtihadının gereği olduğu için sahabeler “Ya Resulallah! Bu vahyin gereği midir, yoksa kendi görüşünüz müdür?” şeklinde sorarlardı. “Benim görüşüm” buyururlarsa o zaman “şöyle yapılsa daha münasip olur” diye fikir beyan ederlerdi. Nitekim Bedir Gazasında Resulullah (sav) ordunun bir yere yerleşmesi konusunda görüş bayan edince Habbab b. Münzir (ra) “Ya Resulallah! Bu Allah’ın gösterdiği yer midir, yoksa kendi reyiniz ve harb taktiği gereği midir?” diye sordu. Resulullah (sav) “Harb taktiği gereğidir” buyurunca “Ya Resulallah! Burası konaklamaya müsait değildir. Su kaynağına yakın olan ve suyun düşman tarafından kullanılmasını engelleyecek şekilde şuraya konaklamak daha münasiptir” dedi. Peygamberimiz (sav) orduyu oraya indirdi.

Yine Peygamberimiz (sav) Medine’de hurmaların aşılanmasına gerek olmadığı konusunda fikir beyan etti. Sahabeler o sene aşı yapmadıkları için verim azaldı. Sebebini de peygamberimizin (sav) tavsiyesi olduğunu söylediklerinde peygamberimiz (sav) “Siz dünya işini daha iyi bilirsiniz. Bana dine ve ahirte ait hususları sorunuz” buyurdular.

Yalnız peygambere has olan fiiller:  Bu nevi fiillere ve ibadetlere “Hasâisi’n-Nübüvve” adı verilir. Teheccüt namazının kendisine farz olmasıi dörtten fazla kadını nikâhlaması, bir davanın ispatında yalnız Huzeyme’yi şahit göstermesi ve Rabbi ile olan hususi halleri ve ibadeti gibi hususlardır. Hasâis konusunda kimse Resulullah’a uyamaz. Bu gibi haller sadece O’na hastır.

Şeriata olan ve dini bir hüküm kastedilen fiiller: Kur’ân-ı Kerimin “peygambere uyun” hitabının gereği olan hususlar bu nevi fiilleri ve buna müeallik sözleridir. Bunların bir kısmı “Vücub” ifade eder, bir kısmı “sünnettir” bir kısmı da nedb veya ibâha ifade eder. Bu fiillere “şeriatı açıklamak için yaptığı fiiller” adı verilir.

Bu fiillerin bir kısmı mücmeli beyan, mutlakı takyit ve umumi bir hükmü tahsis eder. İbadetlerin uygulanmasına ait hükümler bunlara girer. Namazı peygamberin kıldığı gibi kılmak ve haccı yaptığı gibi yapmak gerekir. Peygambereden sadır olan bu fiili ve kavlî sünnetlere uymak dinen vaciptir. Bu hususlar peygamberin Allah'ın kendisine vermiş olduğu Kur’ânı ve şeriatın beyanıdır. Beyan vücup, nedb ve ibaha konusunda beyan edilene, yani Kur’âna ve Kitaba tabidir.

Beyan dışında olan fiilleri ise vücup, nedb ve ibaha gibi hükümleri içeriyorsa bu hususlara uymak da vaciptir. Bu hususlar yüce Allah “Peygamber size ne verdiyse alın, sizi neden nehyetmişse ondan da sakının” (Haşr, 59:7) ayetini gereğidir. Hz. Ömer’in (ra) “Haceru’l-Esvedi öpme” konusunda “Ey taş, biliyorum ki sen taşsın. Ne kimseye faydan ve ne de zararın olmaz. Resulullah (sav) seni öpmemiş olsaydı, ben seni öpmezdim” demesi bunu açıklar. Haceru’l-Esvesi selamlamak hac ibadetinin gereğidir. Çünkü Resulullah (sav) böyle yapmış ve ümmetine böyle öğretmiştir.

Şayet şer’î bir hüküm ifade etmiyorsa bu durumda mendup bir fiil ve ibadet olarak kabul edilir. Peygamberimiz (sav) farzlara tabi olmayan bazı vakitlerde iki veya dört rekât namaz kılmıştır. Sefere çıkarken ve seferden döndüğü zaman mescide giderek iki rekât namaz kılmıştır. Bu hususlar kulu Allah'a yaklaştıracak olan ameller cümlesindendir. Bu fiil de nedb ifade eder ve bu hususta peygambere uymak mendupdur. Sevabı ve fazileti vardır; ama vacip ve sabit sünnet değildir.

Muamelata ait alışveriş ve ortaklık gibi hususlarda ise ibadet sıfatı bulunmayan hususlarda peygamberin (sav) fiillerine uymak ibaha, yani yapılmasının mübah olduğunu ifade eder. Çünkü bütün ulemanın ittifakı ile peygamberin (sav) muamelata ait bütün fiilleri mübahtır. Ancak ümmeti için Resulullah’ın yaptığı şekilde yapmak menduptur. Mendup ise ibadet sayılır. Bu hususlar vacip ve matlup sünnet olmamakla beraber Resulullah’a ittiba olduğu için ibadet sayılır.   


Etiketler:  Peygamber Sünnet Fiili Sünnet Kavlî Sünnet Şeriat Takriri Sünnet Vahy Kitap Şer'î Deliller İmam-ı Şafi Mütevatir Meşhur Hadis


 
< Önceki   Sonraki >
İMAM-ı ŞAFI
PEYGAMBER
SüNNET
ŞERIAT
KITAP
VAHY
MüTEVATIR