|
Sayfa 1 Toplam: 2 M. Ali KAYA
I. Sünnetin Tarifi ve Aksamı:
Sünnet, lügatte peygamberin (sav) siyreti, âdeti ve gittiği yol anlamına gelmektedir. Sünnetin cem’i “Sünen”dir. Usul-i Fıkıhta ise sünnet, vahyin ikinci membaı, m übelliği ve tatbikçisi olan peygamberden (sav) sadır olan kaviller, fiiller ve takrirlerin tümünü ifade eden bir terimdir. Sünnetin çoğu “kavil”dir ve beyân-ı nebevîdir. Kaviller aynı zamanda “Hadis” manasındadır. Zira hadislerin çoğu peygamberimizin (sav) kavillerinden müteşekkildir. Peygamberimizin (sav) “Ramazan hilalini görünce oruca başlayın, şevval hilalini görünce orucu yiyin, hava bozuk olursa hesab edin ve otuza tamamlayın.” (Buhari, Savm, 11; Müslim, Sıyam, 4, 18) “Uyuyarak ve unutarak namazı geçiren hatırlayınca hemen kılsın” (Ebu Davud, Salât, 11; Dârimi, Salât, 26) hadisleri kavlî sünnettir.
Peygamberimizin (sav) dini, uhrevi ve dünyevî talimatların tamamı vahiydir. Ancak bu vahy “ferman-ı ilâhî” olan ve ibadet amacı ile okunan “vahy-i metluv” değil, vahyin ikinci mertebesi olan “ilham-ı enbiya” denilen vahiylerdir. Ferman-ı İlâhî ve “Kanun” olan “Kur’ân-ı Kerimin” bir nevi açıklamasıdır. Bu nedenle peygamberimiz (sav) “Benim sözlerim Kur’âna aykırı olursa kabul etmeyin” buyurmuştur. Vahyin bu kısmına “Vahy-i Batın” da denir. Vahy-i Batın Hz. Peygamberin (sav) ahâm-ı mansusa üzerinde meydana getirdiği içtihatlarıdır. Bu içtihatlar da böyle bir vahy neticesi meydana gelmiştir.
İslam bilginleri sünneti üçe ayırır:
Birincisi: Kavlî Sünnet: Peygamberimizden (sav) rivayet edilen emir, yasak, tavsiye ve nasihat kabilinden olan bütün sözlerine “Kavlî Sünnet” veya “Hadis” denir. Kütüb-ü Sitte-i Meşhure peygamberimizin (sav) bu nevi hadislerinden meydana gelmiş “Sahih” “Sünen” ve “Müsned”lerdir. Peygamberimizin (sav) “Ameller niyetlere göredir.” “Zarar vermek de, zarara zarar ile mukabele etmek de yoktur.” “Vârise vasiyet yoktur.” “Merada otlayan mallar zekâta tabidir” sözleri kavli sünnete örnektir ve her biri hukukta temel kurallardan birini teşkil eder.
İkincisi: Fiilî Sünnet: Peygamberimizins (sav) bizatihi uygulayarak gösterdiği sünnetleridir. Bunlara “Namaz” ve “Hac” ibadetini örnek verebiliriz. Nitekim peygamberimiz (sav) “Beni nasıl namaz kıldığımı görüyorsanız öyle kılınız” (Buhari, Ezan, 18) ve “Hac ile ilgili ibadetlerinizi benden öğrenin” (Müsned-i Ahmed, 3:318, 366) buyurmuştur. Bu ibadetlerin yapılışı peygamberimizin (sav) fiilleri ile sabit olmuştur. Keza, peygamberimizin (sav) savaşlarda yaptığı işleri ve elçilere karşı tutumu da fiilî sünnete örnek teşkil eder. Hırsızlık yapan birinin elini keserek had uygulaması da fiilî sünnettir.
Peygamberimizin (sav) bir şeyi satın aldığı zaman parası olmadığında rehin bırakması bu hususun cevazına delildir; bu zaruretten kaynaklanan bir surum olduğu için vücubuna delalet etmez. Bununla beraber peygamberimizin (sav) her fiili ve her hareketi “sünnet” olarak değerlendirilimez. Beşerî halleri ve fiilleri bunlardandır. Bütün bunlar “Usul-i Fıkhın” konularına dâhildir. Peygamberimize has olan ve “Hasais-i Nübüvvet” sayılan hususlar vardır ki bunlar ümmeti için vücup ifade etmez. Gece namazı olan “Teheccüd” peygamberimiz (sav) için vacip, yani farz derecesinde iken ümmeti için mendup sayılır. Kılmayan mesul olmaz, kılan faziletinden istifade etmiş olur.
Üçüncüsü: Takrîrî Sünnet: Peygamberimizin (sav) gördüğü ve işittiği halde sesini çıkarmayarak onayladığı hususlardır. Zira bir peygamber yanlış olan bir şeye müsaade buyurmaz. Müsaade buyurduğu ve yapılmasına göz yumduğu hususlar elbette meşru olan hususlardır. Sahabelerden iki kişi su bulamadığı için teyemmüm etmişti. Sonra su bulundu. Birisi su ile abdest alarak namazını iade etti. Diğeri etmedi. Durum peygamberimize (sav) arz edildi. Peygamberimiz (sav) iade etemeyene “sünnette isabet ettin” buyurdu. İade edene de “sana iki misli ecir var” buyurdular.” (Ebu Davud, Taharet, 128) Peygamberimiz (sav) bazı hallerde sukut eder ve ses çıkarmazdı. Bu da peygamberimizin (sav) ona cevaz verdiğine delil olmuştur. Zira susmakla da olsa takriri olarak kabul etmiş demektir.
Usul-i Fıkıhta takrir “tespit” anamındadır. Ancak “sükût” mutlak takrir olarak kabul edilmez. Zira puta tapan birinin yanında peygamberimizin (sav) susması “takrir” olarak anlaşılamaz. Bu hayret ve öfkeden ses çıkarmamakla beraber kabul etmemek olarak anlaşılır.
II. Hüccet Olması Bakımından Sünnet:
Sünnet senet ve hüccet olma bakımından üçe ayrılır: Mütevatir Sünnet, Meşhur Sünnet ve Âhâd Sünnettir.
Mütevatir Sünnet: İlk üç asırda bir araya gelerek aynı şeyi söylemeleri mümkün olmayan ve yanlışta ittifakları imkânsız olan bir toğluluğun verdiği haber ve rivayet ettiği hadistir. Abdest, namaz, oruç, hac, ezan, zekât gibi şeâir-i islamiye olan ve Resulullah’tan nakledilen amelî sünnetler tevatüren naklolunarak gelmiştir. Yine peygamberimizin (sav) “kim benden bilerek bir yalan haber verirse cehennemdeki yerini hazırlasın” hadisi 70 sahabeden tevatüren nakledilmiştir. Muhammed b. Cafer el-Kettanî’nin “Nazmu’l Mütenâsir fi’l-Hadisi’l-Mütevatir” isimli eserde 309 adet mütevatir hadisi bir araya getirmiştir.
Mütevatir hadis Resulullah (sav) tarafından kesinlikle rivayet edilmiş kat’iyeti sabit olan hadistir. Kesin bilgi ve yakîn ifade eder. İslam bilginleri mütevatir hadisi inkâr edenin dalalete düşeceğini konusunda ittifak etmişlerdir. Mütevatir hadisin ravilerinin belli bir sayıda olması şart değil, hakkında kesin ve yakînî ilim hâsıl etmesi yeterlidir.
Mucizelerde tevatür şart değildir; zira mucizeler bir cemaat huzurunda vuku bulduğu için rivayet eden bir kişi de olsa diğerleri itiraz etmeyerek sukut etmeleri ile kabul etmiş oldukları için “manen mütevatir” sayılır. Bu nevi rivayetler ahadî de olsa “mütevatir-i bi’l-mânâ” denilir.
Meşhur Sünnet: Resulullah’dan (sav) rivayet edenlerin sayısı tevatüre ulşamayan; ama sahabeden sonra hicrî ikinci asırda muhaddislerin icma ve tevatürü ile rivayet edilen ve kitaplarına alarak ibadet, hukuk ve muamelatta istimal ettikleri hadislerdir. Yine ahlakçıların kitaplarına aldıkları ve üzerinde ittifak ettikleri hadisler de meşhur hadislerdir.
Meşhur hadisler çoktur ve bunlar daha sonra gerek hukukta gerekse muamelatta ve ibadette kaide ve kuralları meydana getirmişlerdir. Misal olarak “Ameller niyetlere göredir.” “İslam beş esas üzere bina edilmiştir.” “İman Allah'a, peygambere, kitaplara, meleklere, ahret gününe ve kadere inanmaktır.” “Zarar vermek ve mukabele-i bizzarar yoktur” hadisleri meşhur olduğu gibi uygulamaya yönelik olarak “Mestler üzerine meshetmek” “Recm olayı” ile ilgili haberler “Meşhur hadis” sınıfına dâhildir.
Hadisin hicri üçüncü asırda meşhur olması muteber değildir. Mütevatir hadisten farkı tevatürde şart koşulan topluluğun ilk üç asırda aynı tevatürü muhafaza etmesi ve rivayet zincirinin tevatüren Resulullah’a kadar gitmesi şarttır. Meşhur hadislerde bu şartlar aranmaz.
Haber-i meşhur haberi vâhide istinat edebilir. Ancak haber-i vahid daha sonra muhaddislerin çoğunluğu tarafından rivayet edilmesi gerekir. Meşhur sünnetin sahabeden nakli kat’îdir. Mütevatir gibi kat’iyet ifade etmemekle beraber kesindir. İnkâr edenker fasık durumuna düşer. Meşhur hadisler Kur’anın umumi olan kümünü tahsis, mutlak olan hükmünü de takyit eder.
Âhad Sünnet: Resulullah’tan (sav) sonraki ravilerin sayısı bir veya ikiyi geçmeyen hadisler ve sünnetlerdir. Fıkıh Usulünde tevatür seviyesine ulşamayan ve meşhur hadislerden sayılmayan rivayetlerin tamamı ahad sünnet olarak kabul edilir. İmam-ı Şafii (ra) ahad rivayete “Haber-i Hâssa” adını vermiştir. Ahad rivayetin delil olması için ravilerin adalet, zabt şartlarını taşıması ve bu haberi bizzat peygamberden bizzat işitmiş olması ve hadisin metninde Kur’ânın kesin emirlerine aykırılık bulunmaması şarttır. Bunlardan biri bulunmazsa bu rivayet ahkama merci olamaz.
Ahad rivayet itmi’nan ve yakîn ifade etmez; zan ifade eder. Yani bu hadisin Resulullah’tan (sav) suduru zannîdir. Ancak sübutunda şek olmakla beraber itikadı vacip olmasa dahi onunla amel etmek vaciptir. Ahad rivayet de olsa hadis varken – hadis olmadığına dair kesin delil yoksa – onunla amel etmek vaciptir. Cumhur-u Ulemanın görüşü budur. Zira usul-i hadis ıstılahı ve usulü gereği olarak ravilerin adalet, zabt ve itkan sıfatları kâmilen mevcut olması sebebi ile hadis sahih olduğu için bu durum hadisle amel etmenin vacip olmasını gerekli kılar.
Bediüzzaman Said Nursi hazretleri özetle “Kur’ânı tefsir edecek olanın, yine kur’ân ve hadis-i Sahih olduğunu” ifade eder. (Muhakemat, 2006, s.37) Hükümler Kur’ân ve hadise göre verilecektir. Zira “Hadis, mâden-i hayat ve mülhim-i hakikattir.” (Muhakemat, 40)
Ancak hadisleri değerlendirirken üç kaziye ve üç hükümle muhakeme etmek şarttır.
Birincisi: “Bu kelam peygamberin (sav) kelamıdır.” Bu hüküm tevatürün veya yukarıda saydığımız meşhur olması ve ahad rivayet olmasının sonucudur. Bu konuda terddüte gerek yoktur.
İkincisi: “Kelamın manay-ı muradı hak ve sadıktır.” Bu kazıyeye de iman etmek gerekir. Zira peygamber mu’cizelerle müeyyed olduğu ve hadislerin de “O hevasından konuşmaz” (Necm, 53:3) ferman-ı ilâhisi gereği vahye istinat ettiği hakikattir. Öyle ise manay-ı muradı ne ise o mana haktır.
Bu ikisinde ittifak etmek gerekir. Birincisini inkâr eden mükâbir ve kâzib, yani yalancı olur. İkincisini inkâr eden ise dalalete gider ve zulme düşer.
Üçüncüsü: “Bu kelamdan murat budur ve ben bunu anlıyor ve bu sedefte bu inci vardır diye gösteriyorum. Benim anladığım husus budur.” Bu ise kişinin kendi arzusu ve hevasının hükmü değil, içtihadın neticesi olmalıdır. Müçtehit olan da bir başkasını taklit etmekle mükellef değildir.
Şer’î delillerden olan Kitap ve Sünnette bu üç hüküm cereyan eder. Son üçüncü manayı, yani hadisin sıhhatine ve peygamberin muradının hak olduğuna iman eden kimse muhaddisin veya fakihin anladığı üçüncü şıktaki manayı inkâr etmekle ne küfre girer ve ne de mükabir, inkârcı olur. Her evin bir kapısı vardır ve her eve kendi kapısından girmek gerekir. Her evin bir kapısı ve her kilidin bir anahtarı vardır. (Muhakemat, 72-73)
Bediüzzaman Said Nursi hazretleri Ahadî hadislerin akideye dâhil olamayacağını da ifade eder. (Muhakemat, 87) Akaidî ve ahkâma dair hükümlerin çıkarılması için hadisin yakîn ifade etmesi şartı vardır. Bu nevi hadisler de ancak “Mütevatir ve Meşhur Hadisler” nevinden olması ve yukarıda ifade edilen şartları taşıması gerekir.
İmam-i Şafii hazretleri mürsel ve zayıf hadisleri ahkâm-ı şer’iyede hüküm çıkarmak için hüccet tutmaz. Ama ümmetçe kabul edilen hadisler mevzu, yani uydurma olduğuna dair delil yoksa ahkâmda değil, fezâil-i a’mâlde ve hâdisât-ı islamiyede hüccetlerini ve delaletlerini kabul etmiştir. (Şualar, 2005, s.659)
Mevzu olduğu iddia edilen hadislere gelince bu nevi hadislerin manası yanlıştır denemez. Manaları hak ve hakikat olabilir. Ancak an’aneli senet ile hadisiyeti kat’î değildir demektir. Yoksa manası hak ve hakikat olabilir. Hadisin peygamebrimize (sav) senetle ulaşmadığı için muhaddisler bu nevi hadislere “mevuzu” diyerek senedinin sıhhatli olmadığını ifade etmişlerdir. Hatta ibn-i Kayyum el-Cevzî gibi muhaddis münekkidlerin bazı sahih ve meşhur hadislere “mevzu” dediğini ulemalar accüple nakletmişler. (Şualar, 658)
Sonuç olarak ahkâm-ı şerîyeye merci olması bakımından Mütevatir ve Meşhur Hadisler ahkâma delaleti kat’î ise ve başka manaya tevil ihtimali de yoksa Kur’an yani “Kitap” gibidir. Şayet manaya delaleti zanni olup, başka manalara da ihtimali varsa o zaman “delâleti zannî” olur. Kurânın vürüdu ve sübutu kat’îdir, hadis şayet mütevatir hadis ise o da vürudu ve sübutu kat’î sayılır. Delalet açısından ise aynen Kur’ân gibidir, kendisinden hüküm çıkarılır. Kur’ânın da manaya delaleti kat’î ve zanni olabilir. Bu bakımdan şer’î ve ameli hükümlerin membaı Kur’ân ve Hadistir, aralarına kaynak olarak fark yoktur.
Nitekim peygamberimiz (sav) Hz. Muaz’a (ra) “ne ile hükmedeceksin” diyince Hz. Muaz (ra) “Allah'ın kitabı ile… Orada bulamazsam Resulünün sünneti ile” buyurmuş ve peygamberimiz (sav) buna memnun olmuştur. Kur’ân ile verilen hüküm ile sünnet ile verilen hüküm şer’î birer hüküm olması açısından fark yoktur. Ancak Kur’ânın kesin hükmüne farz, resulün hükmüne ise Kur’ânın “manaya delaleti zanni” olan hükümlerinde “Vacip” hükmünü alır, yoksa “Sünnet” hükmünü alır. Sünnetin bir kısmı “vacip” derecesindedir ki yapılmadığı zaman kişiyi manen sorumluluğa sokar. Bu nevi hükümlere İmam-ı Azam (ra) “Vacip” demiş, İmam-i Şafi (ra) ise “Sünnet ile Kitabı” ahkâmda eşit gördüğü için “Sünnet” demiştir. Kurban kesmek ve Bayram Namazının hükmü gibi…
|