|
Sayfa 1 Toplam: 2 M. Ali KAYA
İcma, lügatte hem azmetme, hem de ittifak anlamındadır. Fıkıh dilinde ise yalnız ittifak anlamında istimal edilmiştir. Bu ittifakın ferî bir hükm-ü şer’î olması şarttır. Böyle bir ittifak ile o fer’î h üküm bir hükm-ü şer’î olur ve bu ittifak da bir “delil-i şer’îyye-i asliye” hükmüne geçer. Şer’î hüküm dışındaki ulemanın ve müçtehitlerin ittifakı “Edille-i Şer’iye”den sayılmaz. Mesela, ittifak bir hükm-ü aklî üzerine olsa bu icma sayılmaz. Müçtehitlerin ittifakı delil-i aslî olan “kitap ve sünnet” üzerinde olması kitap ve sünnetle belirlenen bir hüküm için icma sayılmaz. Ancak kitap ve sünnette bulunmayan bir delil-i fer’î üzerinde olması gerekir. Zira aslî delillerde zaten icmaya ihtiyaç yoktur. Ancak icmayı meydana getiren müçtehitlerden müteşekkil bir ittifakın fer’î bir hükm-ü şer’î üzerindeki kararları tam bir delil-i şer’îdir.
İcma’nın geçerli olması için “Ümmet-i Muhammedin müçtehitlerinin peygamberin vefatından sonra herhangi bir asırda bir hükm-ü şer’î üzerinde ittifak etmeleri” gerekir. Şayet icma içtihat ehlietine hâiz olmayan kişiler tarafından yapılmışsa bu bir delil-i şer’î olmadığı için o fer’î hüküm de bir içtihadın sonucu olmaz. Sadece Mekke ve Medine halkının veya Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’in ittifakı veya Âl-i Beytin ittifakları da icma sayılmaz. Resulullah (sav) hayat iken de “icma” vaki olmaz. zira sonuçta hükmü verecek ve kabul edecek olan Resulullah’tır. (sav) O zaman da bu hüküm “Sünnet” olur. İcmanın bir şartı da vâcip, haram, sahih, fasid gibi şer’î bir hüküm üzerinde olmasıdır. Aklî ilimlerle ilgili olan ve mükellefin fiilleri dışında olan veya örf ile ilgili dünyevî meselelerde ittifak da icma sayılmaz.
Sahâbîler, karşılaştıkları yeni meseleler üzerinde ictihad yaparlardı. Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer, özellikle âmme hukuku sahasında, istişareye başvurarak şûrâ ictihadı yaptırıyorlardı. Bu içtihadlar sonunda varılan ihtilafsız hükümler, ferdî hükümlerden daha kuvvetli sayılıyor, buna muhâlefet edilmiyordu. İşte bu çeşit hükümlere "İcmâ" adı verilir. (İbnu'l Kayyim, İ'lâmu'l-Muvakkıîn, Mısır 1955, I: 61-66)
İmâm Şâfiî, icmâ konusunda Hz. Ömer'in Şam'ın Câbiye karyesinde yaptığı bir konuşmada şöyle söylediğini rivayet eder: “Peygamber (asv) benim sizin aranızda yaptığım gibi aramızda ayağa kalktı ve şöyle buyurdu: “Sahabilerime, sonra onların ardından gelenlere, sonra onların ardından gelenlere saygı gösterin. Daha sonra yaları ortaya çıkar. Hatta kişi teklif edilmediği halde yemin eder; İstemediği halde şahitlik yapar. Kimi, Cennetin ortası sevindiriyorsa, o, cemaatten ayrılmasın. Çünkü, şeytan tek kalan kimse ile beraber olup, iki kişiden uzaktır.” (Şâfiî, er-Risâle, s. 474)
1. İcmânın Rüknü ve Şartları:
İcmanın bir rüknü vardır o da “müçtehitlerin şer’î bir hükümde ittifaklarıdır.” İttifak olmazsa icma oluşmaz. Ancak bu icmâ bütün fakihlerin ve müçtehitlerin icması değil, bir asırda muayyen bir zaman dilimi içinde yaşamış olan müçtehitlerin icmasıdır. Bütün müçtehitlerin bütün zamanlarda bir araya gelmeleri zaten imkânsızdır.
İcmânın şartları:
1. Müçtehidin sayısı ikiden fazla olmalıdır. İttifak ve icmanın asgarisi üç müçtehidin ittifakıdır.
2. Şer’î hüküm üzerine bütün müçtehitlerin ittifakı şarttır. Çoğunluğun ittifakı icma sayılmaz. Müçtehit olmayanların sözü muteber değildir.
3. Bir asırda belli bir bölgede bulunan ulemanın ittifakı icma olmadığı gibi, sadece “Âl-i Beytin” ittifakı da icma sayılmaz.
4. İster fiille, ister açıkça beyan ile olsun bir durum hakkındaki açıkça görüş beyan etmek suretiyle meydana gelmiş olmalıdır.
5. Bu ittifak adalet sıfatını taşıyan ve bid’alardan uzak duran içtihat ehlinden sadır olmalıdır. İcmanın hüccet olması buna delildir. Adalet sıfatı cumhura göre şarttır. Bu “Sizden iki âdil kişiyi şahit tutun” (Talak, 65:2) âyeti buna delildir. Bid’alardan uzak olmak şartı önemlidir. Bid’at ise inançta bozukluktur. İtikadı bozuk birinin içtihadının elbette bir değeri yoktur. Meselâ, Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’in (ra) hilafeti aleyhinde olan Rafizî’lerin muhalefetine itibar edilmez. Aynı şekilde Havâric’in Hz. Ali’nin (ra) hilafetine itirazı ve muhalefeti delil olmaz. Onların ulemasının icmaının bir değeri yoktur.
6. İcma edenlerin icmalarında nassdan veya kıyastan bir şer’î delile dayanması şarttır. “Hakkında bilgin bulunmayan bir şeyin ardına düşme” (İsra, 17:36) ayeti buna delildir. İcmanın sadece akla ve aklî delillere dayanarak şer’î hükümler ortaya koymaları caiz değildir. Böyle bir hükmün dinde bir değeri yoktur. İcmanın mesnedi bir delil-i şer’îdir. İcmâ reye müstenit olmayıp bir sened-i şer’îye müstenit olacaktır.
İcma’da bir “Azimet” bir de “Ruhsat” vardır. Azimet, bir asırda bulunan müçtehitlerin ve fakihlerin bir söze ve amele ait bir hüküm üzerinde ittifaklarıdır. Ruhsat ise, bir kısım müçtehidin ve fukahanın icmâ vaki olan fiile ve amelde daha sonra muttali olanların sükut ederek kabul etmeleridir. Bu sükût bu icmanın kabulünü, yani ruhdatını oluşturur. Zira fıkhın kaidelerinden birisi de “Söyleyecek yerde sükût ikrardır” kuralıdır.
2. İcmânın Dayanağı:
İcma’nın müstenedi, müçtehitlerin üzerinde icma ettikleri meselede dayandıkları şer’î delillerdir. Müstenedsiz icma tahakkuk etseydi o zaman Resulullah’dan (asv) sonra yeni bir din ortaya koyma kapısı açılmış olurdu bu ise temelden batıldır. Hem ittifakı gerektirecek bir durum, bir mesele ve bir sebep ortada yoksa müçtehitlerin arasında ittifakın olması zaten düşünülemez. Bu bakımdan icmanın müstenedi ya nasstır (ayet ve hadis) veya kıyastır.
İlham dini konularda delil değildir. Çünkü din mucizelerle müeyyed olan peygamberden alınır. Peygamberin kendisi de dinin vazıı olmayıp vahye istinat eder. Vahy ise doğrudan doğruya insanı ve kâinatı birçok amaca hizmet etsin diye yaratan Allah’tır. Allah elbette varlığı ve insanı yaratılış amacına yönlendirmek için konuşacaktır. Allah sözünün doğru anlaşılması için de insanların akıl, zekâ ve ahlak bakımından en seçkinleri ile konuşacaktır. Bunlar isen insanların güneşleri ve yıldızları hükmünde olan ve insanlığın kendileri ile iftihar ettiği ve arkasından gittiği peygamberler olacaktır. Peygamber dahi delilsiz konuşmayacağına ve kendi aklı ile hüküm koyamayacağına göre müçtehitlerin dini nasslara dayanmayan ve delilini nasslardan almayan bir konuda hüküm koyması ve üzerinde icma’nın vaki olması düşünülemez. Delilsiz, ilhama dayandığını söyleyerek veya sırf akılla arzu ve hevese göre, zaruret var diyerek hüküm vermek bid’at ve dalalettir. Dalalet ve bid’at fırka ve mezheplerinin doğmasının sebebi bu gibi delilsiz ve nassa dayanmayan akla ve hevaya dayanan nefsin arzularını meşrulaştırmaya yönelik heveslerdir. Dinde ve fıkıhta hiçbir değeri yoktur.
Cumhur-u ulemaya göre icmanın müstenedi ya Kur’ândan veya mütevevatir hadisten kat’î bir delil olur; bu durumda icma onu takviye eder. Veya zanni bir deli olur ki bu da haber-i vâhid ve kıyastır. Bu durumda da icma ile verilen hüküm zan mertebesinden kat’iyet ve yakîn mertebesine yükselir.
Mesâlih-i mürsele de icmaya müstened olabilir. Bu durumda maslahat değişirse icmaya muhalefet etmek ve yeni maslahata uygun bir hüküm vermek câiz olur. Nitekim sahabe arasında câri olan “fiyatların idareciler tarafından tespiti câiz değildir” hükmü maslahata binaen Medine’de bulunan fakihlerin icması ile cevazına hükmedilmiştir. “Haşimoğullarına zekat helal değildir” hükmü Beytülmal ortaya çıkınca İmam-ı Mâlik ve İmam-ı Ebu Hanife tarafından cevazına hükmedilmiştir. Kur’ân-ı Kerimin bir mushafta toplanması, Hz. Osman (ra) zamanında Cuma için ikinci bir ezan okunması konusunda icmaları maslahata bina edilen icmalardır.
İcma, vuku bulan herhangi bir yeni olay üzerine olacağı gibi, herhangi bir nassın tevili, tefsiri ve hükmünün ta’lili üzerine de olabilir.
|