| FAKİH SAHABELER |
|
|
|
| Çarşamba, 12 Ağustos 2009 | |
|
M. Ali KAYA
![]() Teşrî ve inzal itibarıyle fıkhın vazı-ı hakikisi Cenab-ı Hak ve onun vahyini tebliğ ve tatbik ile görevlendirdiği peygamberdir. (sav) Vahyi tebliğ ve tatbikle görevli olan peygamber (sav) insanlara örnek olduğu cihetiyle sahib-i şeriat sayılır. Çünkü şeriatın tatbiki ancak onun gösterdiği şekilde “rızay-ı ilâhiye” muvafık olabilir. Zira murad-ı ilâhiyi en iyi bilen ve irade-i ilâhiyi en iyi anlayan ve kavrayan odur. (sav) Şeriatın ahkâmının tertibi ve sistemli bir şekilde tatbiki ise “Şeriat İmamları” ve “Müçtehit İmamlar” olan İmam-ı Azam Ebu Hanife, İmam-ı Malik b. Enes, İmam-ı Muhammed İdris b. Muhammed Şafii ve İmam-ı Ahmed b. Hambel” (ra) ile hayata geçmiştir. Peygamberimizin (sav) vahy-i tebliğ ettiği 23 senelik dönemde henüz Kur’ân-ı Kerim nazil olup tamamlanmadığı için “Fıkıh” ve “Usul-i Fıkıh” sistemli bir şekilde yoktu. Peygamberimiz (sav) “Ben Kur’ânın tenzili için mücadele ediyorum; sizler te’vili için uğraş vereceksiniz” buyurmuşlardır. Kur’ânın tenzili ile peygamberimizin (sav) görevi sona erdiği peygamberimizin (sav) vefatı ile sabit olmuştur. Şeriatın tatbikatı ve anlaşılması sahabelerin ve ümmetin müçtehitlerinin gayretleri ile olmuştur. Bu da tarihen sabittir. Yüce Allah'ın emri bir gelişme süreci içinde nüzul sebepleri tahtında tedricen gelmiştir. Öncelikle “Namaz” emri gelmiştir. Peygamberimiz (sav) nasıl namaz kılınması gerektiğini Cebrail’den (as) sorarak ve görerek öğrenmiş ve sahabelerine “Ben nasıl namaz kılıyorsam siz de bana bakarak kılınız” buyurur. Sahabeler de peygamberimizin yaptığına bakarak namaz emrini uygulamaya geçirmişlerdir. Daha sonra yüce Allah tarafından zekât ve oruç emredilmiş, peygamberimiz (sav) bunu gerek uygulayarak, gerekse zekâtla ilgili valilere gönderdiği “emirnâmeler” ile yazılı olarak sahabelerine öğretmiştir. İslam dini diyaneti, hukuku ve siyaseti kendisinde toplayan yegâne ilâhi bir dindir. Peygamberimiz (sav) diyaneti, ibadeti, kazayı ve siyaseti bizzat uygulayarak sahabelerin huzurunda ortaya koymuştur. Bununla ilgili binlerce “Takrirî, Kavlî ve Fiilî Sünnet” vardır. Sahabeler bütün bunları doğrudan “sahib-i şeraitten” alırlar ve “makasıd-ı şeriatı” gayet iyi bilirlerdi. Bunun için “Sahabe Kavlini ve Uygulaması” müçtehit imamlarca delil olarak kabul edilmiştir. Sahabeler şer’î bir hükmü istinbat için önce Allah'ın kitabını, sonra Resulün sünnetine müracaat ederler, bunlarda sarih bir hüküm varsa asla kendi fikirlerini katmazlardı. Ancak bu ikisinde bulamazlarsa o zaman “Kitap ve Sünnetin” hükümlerine aykırı olmayacak şekilde “İçtihat” ederlerdi. Bu usul Muaz b. Cebel’in ifadeleri ile sabit olup, peygamberimizin (sav) “hoşlandığı ve sevincinden Allah'a hamd ettiği” (Tirmizi, Ahkam, 3; Şafii, K. Ümm, 7:273) bir durumdu. Sahabeler içinde 130 kadar fakih sahabenin olduğu söylenir. İbn-i Kayyum el-Cevzî “El- İ’lamu’l-Muavvikîn” isimli eserinde Fakih Sahabelerin 30 kadar olduğunu belirtir. Hulefa-i Raşidîn de bunlar içindedir. 30 Sahabe pek çok konuda içtihat yapmışken, diğer 100 sahabenin ancak birer ikişer içtihadı ve fetvası olmuştur. Fakih sahabelerin en meşhurları “Fukaha-i Seb’a” olarak bilinen Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Abdullah b. Mesut , Hz. Âişe, Hz. Zeyd b. Sabit, Hz. Abdullah b. Abbas ve Hz. Abdullah b. Ömer’dir. (ra ecmain) Bunlara ilaveten Hulefa-i Raşidin’den Hz. Ebubekir (ra) ve Hz. Osman (ra) da Fukaha’dan sayılır. Ayrıca Muaz b. Cebel ve Ebu Musa El-Eş’arî’yi de (ra) unutmamak gerekir. Hz. Peygamberin (sav) “Ashabımın ilim derecesi Abdullah ve Ali ile kemalini bulmuştur” buyurduğu mervidir. Sahabe içinde ismi Abdullah olan 220 sahabe bulunuyordu. Fukaha arasında meşhur olan ve ismi Abdullah ile başlayan yedi Abdullah vardır. Bunlar: “Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Mesud, Abdullah b. Ravaha, Abdullah b. Selam, Abdullah b. Amr b. Âs, Abdullah b. Ebi-Evfâ. (ra) Hz. Ömer ve Hz. Ali (ra) Ebubekir (ra) zamanında müşavir olarak görev yapmış ve bilhassa Hz. Ali (ra) kendisinden önce üç halifenin de “Şeyhu’l-İslam” makamında fetva emini olmuştur. Hz. Ömer (ra) Hz. Ali (ra) derecesinde bir fakih olmamasına rağmen çok önemli konularda görüşler ortaya koyarak “Azimet” noktasında ve “Tavizsiz” tutumu ile peygamberimizin (sav) dikkatini çekmiş ve “Benden sonra nebi gelecek olsaydı Ömer olurdu” (Müslim, Fezail-i Sahabe, 23; Tirmizi, Menâkıb, 18) övgüsünü hak etmiştir. Kur’ân-ı Kerimdeki bazı hükümler Hz. Ömer’in görüşünü doğrular şekilde nazil olduğu için bunlara “Muvafakat-ı Ömer” adı verilmiştir. Hz. Ömer de (ra) “Üç şey konusunda vahiy beni tasdik etti” (Buhari, Tefsir, 9) demiştir. Bunlardan birisi de “Tesettür” ayetidir. Hz. Ömer (ra) hilafeti döneminde zekat/sadaka verilecek olan sınıflardan birisi olan “Müellefet-i Kulüb”un zekat hakkını kaldırmış ve “Beytül-Mal”den verilen aidatlarını kesmiştir. Çünkü Hz. Ömer (ra) “Peygamberimiz (sav) o tahsisatı sizi İslama yaklaştırmak ve kalplerinizi ısındırmak için vermekteydi. Bu gün yüce Allah dini izaz ve şevketini i’lâ eylemiştir. Artık size ve kalplerinizi te’life gerek kalmamıştır. Müslümaman olur ve dinde sebat etseniz ne âla, etmezseniz kılıçlarımız boynunuzun üzerindedir biliniz” demiştir. Hz. Ömer’in bu tutumu ve fetvası sahabenin tasvibini de alarak icmayı netice vermiştir. Hz. Ömer’in (ra) bu içtihadından İslam müçtehitleri iki temel kural istihraç eylemişlerdir: 1. “Bir illet-i gâiyeye mübteni olan hüküm, o illetin intifasıyla müntefi olur.” Yani, bir amaç için konan bir hüküm o amaç ortadan kalkınca hükmü de sona erer. 2. “Bir faide-i matlubenin istihsali için meşru olan bir hüküm, icrası halinde o faidenin zıddını istilzam ederse batıl olur.” Zamanımızın allame ve müçtehidi olan Bediüzzaman Said Nursi hazretleri fıkhın bu temek kuralına göre “bazı yerlerde yalan söylemenin caiz olduğuna dair fetvanın” bu zamanda geçerliliğini yitirdiğini ve geçersiz hale geldiğini söyler. Bunu iki temel kurala bağlar. 1. “Mazbut ve miktarı muayyen olmayan bir şey, hükümlere illet ve medar olamaz.” Çünkü miktarı bir had altına alınmadığı için su-i istimale uğrar. 2. “Bir şeyin zararı menfaatine galebe ederse, o şey mensuh ve gayr-ı muteber olur.” O zaman da “Maslahat onu terk etmekte olur.” Bediüzzaman bu iki temel kuraldan yola çıkarak “âlemde görünen bu kadar inkılâplar ve karışıklıklar, zararın, özür telâkki edilen maslahata galebe etmesine bir şahittir” diyerek yalana asla cevaz verilemeyeceğini, ya doğru söylemek veya sükût etmek gerektiğini ifade etmiştir. (İşaratu’l-İ’câz, 2006, s.153) Hz. Ömer’in (ra) halife olduğu dönemde Ebu Musa el-Eş’ârîye gönderdiği mektup “Ahkâm-ı Kaza” ya ait hukuk tarihinde önemli bir vesikadır. Mektup aynen şöyledir: “Sana gelen davalarda hasımları iyice dinlemeden hüküm verme. Maksatlarını ve hakikati iyice anla, zira nüfuza ermediğin konuşmalar fayda vermez. Yanına gelenlerin din ve mezhep ayırımı yapmadan sözlerini dikkatlice dinle, ta ki şerefli ve güçlü olanlar zulmüne tama’ etmesinler, zayıf ve haksız olanlar da adaletinden ümitsizliğe düşmesinler. Delil ve beyyine müddeiye, yemin de inkâr edene düşer. Müslümanlar arasında muteber ve caiz olan sulh ve barıştır. Ancak haramı helal ve helâlı haram kılan sulh muteber olmaz. Müddei şayet delil getirmek için mühlet isterse ver. Eğer delilini getirirse hakkını ona teslim et. Acizlik gösterir de delil getiremezse o zaman aleyhine hükmedersin. Böyle hareket etmen şüpheyi izalede daha parlak ve mazeretleri kabulde daha muteberdir. Her zaman hak üstün ve galiptir. Hakkı hiçbir kuvvet iptal edemez. Hakka dönmek hatada ısrar etmekten hayırlıdır. Bu sebeple hata ile verdiğin hükmünden dolayı ısrarcı olma, haklı hakkını ispat ettiği anda hemen hakka dön. Şunu bil ki Müslümanlar âdildirler ve şahadetleri makbuldür; ancak hadd-i şer’î ile ma’dud olan ve velayet ve karabetle yakın olanlar müstesnadır. Yüce Allah kullarının gizli sırlarını örtmüştür. Bu gibi sırlara mücerret sözle değil, ancak beyyine ve delillerle ancak hüküm verebilirsin. Hükmü kitap ve sünnette bulunmayan bir mesele sana gelince öncelikle meselenin hakikatini iyice kavramaya çalış. Sonra benzer olaylar ve hükümlerle kıyas et ve benzerlerini fark ve temyiz et. Ondan sonra hükmünü hakka en yakın ve Cenab-ı Hakka en sevimli olacak şekilde ortaya koy. Mahkemede esnay-ı murafaada hiddet ve şiddetten kaçın; rıfk ve mülâyemetle muamele et. Yüz çevirme, usanç getirme, söz kesme, ıztırab gösterme ve incindiğini belli etme. Sabır ve itidallini muhafaza et, mekîn ve metîn ol. Bil ki hakkı ortaya çıkarmak için çalışman Cenab-ı Hakkın en fazla sevap verdiği, en çok razı olduğu bir ibadettir. Bir kimse kendi aleyhine de olsa hak yolunda niyeti halis olursa Cenab-ı Hak ona kâfidir, onu insanların şerrinden muhafaza ve himaye eder. Kim de sahteliği giyer ve riyakârlık yoluna girerse yüce Allah da onu halk içinde rezil ve bednâm eder. Çünkü yüce Allah ancak halis niyetle yapılan ve güzel sonuca yakın olan ef’âli kabul eder. Öyle ise Allah'ın sana vereceği mükâfat yanında insanların yalancı ve geçici faydalarının ne değeri olabilir? Allah'ın selamı ve rahmeti üzerine olsun. Vesselam… Etiketler: Fakih Sahabeler Sahabe Hz. Ömer Hz. Ebubekir Hz. Ali Hz. Osman Abadile-i Seb'a Müçtehit İmamlar İmam-ı Azam İmam-ı Şafi Fıkıh Sünnet Muaz b. Cebel |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|