Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa arrow Yazılarım arrow Fıkhî Meseleler arrow GÜNÜMÜZ EVLİYASI
Advertisement
GÜNÜMÜZ EVLİYASI PDF Yazdır E-posta
Perşembe, 23 Temmuz 2009
M. Ali KAYA
Veli, lügatte “dost ve yakın” anlamına gelmektedir. Din dilinde “Allah dostu” anlamına gelen bir terim ve deyimdir. Yüce Allah Kur’ân-ı kerimde “İman edenler Allah'ın velisi ve dostudur.” (Bakara, 2:257) “Dost ve veli olarak Allah yeter. Yardımcı olarak Allah kafidir” (Nisa, 4:45) “Allah'ın dostları için ne korku ve ne de hüzün vardır. Onlar mahzun olacak değillerdir” (Yunus, 10:62) buyurarak iman edip Allah'ı kendilerine veli ve dost edinenlerin kurtulacakları müjdelenmektedir. Genel olarak dünyadan el etek çekerek kendilerini ibadete verenlerin Allah dostları olduğu bilinir ve kabul görür.

Zamanımız eski zamanlara benzememektedir. Kitle iletişim vasıtaları çoğalmış, teknik ve teknolojik aletler hayatımızı kolaylaştırmış ve bir o derece de zorlaştırmıştır. Hayat kolaylaşmış; ama geçim zorlaşmıştır. İş yoğunluğu sebebiyle insanlar kendilerine ve ibadete zaman ayırmakta zorlanmaktadırlar. İşe gidip gelmekte dahi büyük zorluklarla karşı karşıya kalan insanlardan çok şey beklemek doğru değildir. Zamanımızda insanların uzlete çekilerek Allah'a ibadete kendilerini vermeleri mümkün değildir.
 

 Günahlar sel gibi gelmekte, geçim derdi ve sosyal hayatta çalışma mecburiyeti inananları sosyal hayatın içinde aktif şekilde rol almaya ister istemez zorlamaktadır. Böyle bir zamanda çağın şartlarına uygun insanı Allah'a yaklaştırmak ve rızasını kazanmak için buna göre kısa bir yolu Allah'ın ihsan etmesi rahmetinin gereğidir. İman edenler de buna gerçekten layıktırlar. İnsanlar nasıl dünyevi işlerini kolaylaştırmak ve seri üretim yapmak için bir birlerine yardımcı olmakta ve şirketler teşkil etmektedir; aynı şeyi uhrevi ameller için yapmak mümkün değil midir? Hem nasıl sıkıntıda olan birine maddi olarak destek olmakta ve onu kurtarmaya çalışmaktadırlar, aynı şey ahreti tehlikeye giren biri için manevi olarak yapmak mümkün değil midir?
 
Bediüzzaman Said Nursi hazretleri bu zamanda bunun mümkün olacağını ve olduğunu “İhlâs Risalesi”nde ispat etmekte ve inananları da buna teşvik etmektedir. Bunun birinci yolu “Nefsini ve enaniyetini, yanlış düşündüğü izzetini ve ehemmiyetsiz rekabetkarane olan hissiyatını terk etmekle ferdî mukavemetin mağlup düştüğünü anlayıp ehl-i hak tarafındaki ittifak ile bir şahs-ı mânevi oluşturmaktır.” (Lem’alar, 2005 s.375)

İkincisi ise “İştirak-i âmâl-i uhreviye prensibi” ile mü’minlerin samimane birbirlerine yapacakları duaları ve manevi yardımlarıdır. (Lem’alar, 2005, s. 399; Sikke-i Tasdik-i Gaybî, 2006, s. 241) Bu şekilde her bir hâlis mü’min bir dille değil, mü’min kardeşlerinin dilleri sayısınca ibadet ve istiğfar etmiş olur. Bu iştirâk-i a’mâl-i uhreviye prensibi sadece bir grup cemaate has olarak anlaşılamaz. İhlâs sahibi olan ve duasında bütün mü’minleri kasteden ve onları da ihmal etmeden dua eden ve ehl-i dalalete ve küfre karşı mücadelede amaç birliği yapan bütün inananlara şamildir. Bu da “İmana ve Kur’âna hizmet” şeklinde tezahür eder.

Bediüzzaman Said Nursi (ra) “İmana ait bilgilerden sonra en lâzım ve en mühim a'mâl-i salihadır. Sâlih amel ise, maddî ve mânevî hukuk-u ibâda tecavüz etmemekle, hukukullahı da bihakkın ifa etmekten ibarettir” (Mesnevi-i Nuriye, 2006, s.185) buyurarak bir insanın Allah'a karşı sorumluluklarını yerine getirmesi için mutlaka uyması gereken asgari şartları göstermiştir. Bunları yapmayan kurtulamaz ve yapmaması konusunda hiçbir mazeretin arkasına sığınamaz. Yapamıyorum bahanesi vicdanî değil şeytani ve nefsani olur. Çünkü:

İmandan sonra takvâ ve amel-i sâlih gelir. Takva günahlardan kaçmak, amel-i sâlih ise emir dairesinde hareket ve hayır peşinde koşmaktır. Bu zamanda tahribat ve sefahet ve câzibedar hevesat zamanında –def-i şer celb-i nef’a râcih olduğu için- takvâ olan def’i mefâsit ve terk-i kebâir üssü’l-esâstır. Farzlarını yapan, kebireleri işlemeyen, kurtulur. Böyle kebair-i azîme içinde amel-i salihin ihlâsla muvaffakiyeti pek azdır. Hem, az bir amel-i salih, bu ağır şerait içinde çok hükmündedir. Hem, takva içinde bir nevi amel-i salih var. Çünkü bir haramın terki vaciptir. Bir vacibi işlemek, çok sünnetlere mukabil sevabı var. Takvâ, böyle zamanlarda, binler günahın tehâcümünde bir tek içtinab, az bir amelle, yüzer günah terkinde, yüzer vacip işlenmiş oluyor. Bu ehemmiyetli nokta, niyetle, takvâ namıyla ve günahtan kaçınmak kastıyla menfî ibadetten gelen ehemmiyetli a'mâl-i salihadır.” (Kastamonu Lâhikası, 2006, s.205)

Bu izahlardan anlaşılan, imandan sonra mü’minin yapması gereken en önemli şey haramlardan kaçmak ve farzları yapmaktır. Haramdan kaçmak farzları yapmaktan daha önceliklidir; zira tahribattan kaçmadan yeni şeyler yapmak elbette akıl işi değildir. Bir havuzun su tutması için evvela su kaçıran delikleri ve çatlakları tamir etmek şarttır, yoksa su boşa gider. Bu sebeple Bediüzzaman “Farzları yapan kebireleri işlemeyen kurtulur” buyurur. Kurtuluş için asgari yapılması gereken budur.

Farzları yapan ve kebireleri işlemeyen biri farz namazlardan sonra “Tesbihatı” ihmal etmezse evliyaların yapmış olduğu “Evrad ve Ezkarın” en alasını yapmış olur. Bediüzzaman’ın Sünnet-i Nebeviyeden çıkardığı ve doğrudan peygamberimizin (sav) yaptığı ve yapılmasını tavsiye ettiği “Tesbihat” “Salâvatlar” ve “İsm-i Azam Duası” ile namazların sonunda okunan “Mihrabiye” adı verilen aşırlara devam eden bir mü’min hiçbir tarikat evradına ve hatmesine muhtaç olmadan doğrudan “Sünnet-i Seniye”yi ihya ile peygamberin yolunda “Mahbubiyet Makamı” denen en yüksek makama manen yükselir.

Mevlâna hazretleri buyurur ki “Evradı ihmal etmeyiniz. Biz bütün makamlara bu evrad ile vasıl olduk.” Derler ki “Evrad nedir?” Cevap verir: “Namazlardan sonra tesbihatı yapmak (Ayete’l-Kürsi’yi okumak ve 33’er defa Sübhanallah, Elhamdülillah ve Allahü Ekber” demek) ve on ihlâs ile on defa salâvat-ı şerife okumaya devam etmektir” şeklinde cevap verir. Bundan da anlıyoruz ki “Evliya-i Azime” farzların yanında sünnet dairesinde belli zikirleri yapmayı “Evrad” olarak kabul etmiş ve yanına gelenleri buna teşvik etmişlerdir.

Bediüzzaman Said Nursi hazretleri de bu asır insanını “İman Hakikatlerini” izah ve ispat ederek inanmaya, sonra Allah'a itaat olarak da “Farzları yapıp haramlardan kaçmaya” “İman ve Kur’ân hizmetine” gönül verenleri de beş vakit namazların arkasından “Tesbihatı” yapmayı tavsiye etmektedir.

İşte günümüz evliyasının evrad ve ezkarı “Kur’an ve Sünnet” çerçevesinde bundan ibarettir. Bunu başarabilen Allah'ın dostu ve velisidir. Allah'ın velisine hiçbir korku ve hüzün yoktur. Kurtuluşa eren ve ebedî saadete erenler onlardır. Bunu yapanların bir başka şeye ihtiyacı da yoktur.


Etiketler:  Veli Evliya Evliya-i Azime Günümüz Evliyası İman İbadet Sünnet İhlas Takva Amel-i Salih İştirak-i Amel Şahs-ı Mânevi
 
< Önceki   Sonraki >
TAKVA
SüNNET
İMAN
İHLAS
AMEL-I SALIH
İBADET
EVLIYA
VELI
ŞAHS-ı MâNEVI