Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa
Advertisement
İÇTİHAT PDF Yazdır E-posta
Cumartesi, 15 Ağustos 2009
Yazı Index
İÇTİHAT
Sayfa 2
M. Ali KAYA
İçtihat, güç ve çaba sarf etmek anlamındadır. Tafsilî delillerden olursa hakiki içtihat, icmâli delillerden yani, kıyas, maslahat vb. yollardanda olursa mecâzi manada içtihat denir. (Zebidî, Tacu’l-Arus, 2:329) Peygamberimizin (sav) “hâkim içtihat eder de isabet ederse iki hasene, isabet etmezse bir hasene vardır” (Buhari, İ’tisam, 21; Müslim, Akdiye, 15) hadis-i şerifinde içtihadın dini bir mükellefiyet olduğu ifade edilmiştir. İsabet etmek adaleti gerçekleştirmek ve meseleyi çözmek anlamındadır. İsabet etmemek ise yanlış karar vermek değil, bilakis delillere ve şahitlere göre doğru verdiği karara rağmen yanıltıcı sebeplerden ve yalancı şahitlerden dolayı adalete uygun karar vermemesidir. Burada hakim daha az gayret göstermiş ve adaleti gerçekleştirememiştir; ama verdiği hüküm günah değildir. zira eldeki delillere göre hükmetmiştir. Ama ferasetini ve bilgisini kullanarak delillerin doğru olmadığını da ortaya koyarak adil bir sonuca ulaşmış olsaydı o zaman hem doğru, hem âdil olduğu içi iki sevap alacaktı.

Peygamberimiz (sav) Muaz b. Cebel’i Yemen’e gönderirken “Kitap ve sünnette olamayan meselelerde ne ile hükmedeceksin?” sualine Hz. Muaz’ın “Reyimle içtihat ederim” cevabına şükrettiği bir gerçektir. (Tirmizi, Ahkam, 3; Müsned-i Ahmed, 5:230; Şafii, Ümm, 7:273) İmam-ı Şafii, “Risale” isimli eserinde içtihadı “Her hâdise hakkında ya ona ait bir hüküm veya hak oları hükmün yolunu gösteren bir delâlet vardır. Hâdisenin açık hükmü varsa ona uymak gereklidir. Eğer muayyen bir hüküm yoksa, hâdisenin hak oları hükmüne götüren yolun delili ictihad ile aranır; İctihad ise kıyastan ibarettir” şeklinde tarif etmektedir. (Şafii, Risale, Mısır- 1940, s.477) Şafii, kıyası da “Hakkında ayet ve hadis bulunmayan hususlarda o meseley air hükmü aralarındaki ortak illet münasebeti ile hakkında yet ve hadis bulunan meselenin hükmüne bağlamaktır” (Şafii, Ümm, Mısır-1329, s. 7:85) şeklinde tarif eder. Daha sonra İmam-ı Gazali gibi usulcüler İçtihadı sadece kıyastan ibaret görmemiş ve diğer istinbat yollarından çıkan hükümlerin de içtihat olduğunu belirtmişlerdir. (Gazali, El-Mustasfa, Mısır-1324, s. 2:229)
 

İstinbat ile içtihat birbirine benzeyen hukukî iki temel kavramdır. Ancak aralarında şöyle bir fark vardır. İçtihat istinbatın sonucudur. Yani, ahkâm-ı şer’iyeyi edillesinden istihraç etme ve nususstan mana çıkarma ameliyesi olan istinbatın sonunda ulaşılan hükme “içtihat” denir.  Dolayısıyla içtahadı meydana getirmek için çalışmaya istinbat, istinbatın sona ermesi ile verilen hüküm de içtihattır.

İstibat daha dar bir manayı ifade ederken içtihat daha geniş ve kapsamlı bir anlam ifade etmektedir. Ahkâm-ı şer’iye-i ameliyenin edile-i tafsiliyesinden istihracı istinbatla mümkün olduğu halde, ahkâm-ı şer’iye ve nass üzerinde içtihat caiz değildir. içtihat ancak nass olmayan hususlarda geçerlidir.

İçtihad iki bakımdan ele alınır: Birincisi, “Hukukî ve kazaî içtihat” İkincisi, “Usul-i Fıkh bakımından içtihat.” Hukukçuların bir meselede görüş birliğine varmasına “Hukukî ve kazâî içtihat” denir. İhtilaflı hukuk meselelerine dair mahkemelerden ve yargıtaydan verilmiş olan kararların heyet-i umumiyesine “İçtihad-ı mehâkim” yani mahkemelerin içtihadı denir ki bu “hukukî içtihat”dır. Yargıtay veya Danıştay genel kurulları mahkeme kararlarını veya çelişkili kararları veya ortak kararları tevhit edebilir ve ihtiyaç halinde mümasil kararlardan ve kanunların tefsirinden ortaya çıkan farklı görüş ve kararları yeniden ele alarak düzeltebilir. Bu kararlar temyiz dairesi tarafından ayni olaylara emsal teşkil eder, fakat taraflara tesir etmez.  

Usul-i Fıkıhta içtihat, “Ahkâm-ı şer’iye-i zanniyeyi, edile-i tafsiliyesinden istinbat sonucu çıkarılan hükümdür.” Ahkâm-ı asliyede içtihat olmadığı için, “ahkâm-ı zanniye” denilmiştir. Ahkam-ı asliyede, yani “mevrid-i nassda içtihada mesağ yoktur.” Edile-i tafsiliye kaydı ile “Kitap ve Mütevatir Sünnet” üzerinde yapılan çalışmalar, cehd ve gayretler sonucu demektir. Bir hükm-ü şer’îyi kendisine mahsus olan muayyen delillerden istihrac ve istinbat etme sonucu verilen hükme “içtihat” denir. İçtihat yapabilmek kolay değildir. İçtihat edebilecek seviyede ilmi sebiyeye sahip olan kişiye “müçtehit” denir.

İslam hukukunda şer’î hükümler kesin delillere, yani kitap sünnete veya icmaya dayanıyorsa içtihada yer verilmez ve bu hükümler içtihatla ayrıca belirlenmez. Mecellede “Mevrid-i nassda içtihada mesağ yoktur” (Mecelle-14) maddesi bunu kural haline getirmiştir. Şayet nassların sübutu delâlet-i zanni olup kesinlik ifade etmiyorsa veya bir nasstan birkaç hükmü çıkarmak mümkün olmuyorsa bu durumda içtihada başvurulur. Devamlı gelişen ve değişen şartlarda ve gelişme gösteren topluluklarda ortaya çıkan yeni meselelerde içtihad gereklidir. Bunun için ayrıca bir takım amelî hükümleri örf ve adetler, istihsan ve maslahat gibi tali derecedeki delillere göre içtihat ile belirlemek gerekir.

İçtihadın amacı dinin ahkâmının uygulanmasını sağlayarak Allah'ın emrini uygulamak ve rızasını kazanmaya çalışmaktır ve kulu günahtan kurtarmaktır. Dinin hükümlerinin uygulanmayacağına karar vermek ve dinin ahkâmı yerine nefsani istekleri ahkam altına alarak meşrulaştırmak için yapılan içtihatlar fasittir. Böyle hükümlere içtihat değil, ifsat denir. Din bu yolla fesada uğrar.  Bu sebepten dolayı “mutlak müçtehit olma şartlarını taşımayanlar” içtihat yapamazlar ve onların içtihatlarına değer verilmez ve kabul edilemez.

İçtihat iki şartla sahih ve geçerli olur. Birincisi, ehlinden sadır olması... İkincisi, de amacına uygun olmasıdır. Müçtehitler bu “ehliyet” konusunda çok titizdirler. İçtihat için müçtehidin “Müçtehid-i Mutlak” olması gerekir demişlerdir. Bu konu ileride gelecektir. Ancak şunu ifade etmekte yarar vardır. Müçtehit, her hükm-ü şer’îyi, delali-i fer’iyeden istinbata muktedir olacak derecede bir meleke-i ilmiyeye haiz olmalıdır. Bazılarını istinbata muktedir olub, bazılarında acizlik göstermek içtihatta tecezzi sayılır ve bu da “İçtihat tecezzi kaldırmaz” kuralına aykırıdır. Yani müçtehit, bütün şer’î meselelerin delillerini ve hallini bilmeye muktedir olmalıdır. Bununla beraber İmam-ı Gazali ve İbn-i Hümmam gibi “usulcüler” içtihadın tecezzi kaldıracağını savunmuşlardır. Her müçtehidin her meseleyi bilmesi gerekmediği kanaatini ifade etmişlerdir.

İçtihad yapan kişiye “Müçtehit” denir. Müçtehitte bulunması gereken şartlar ise şunlardır:

1. Arapçayı Kur’ân ve Hadisi çok iyi anlayacak şekilde bilmek: Sarf ve nahivle beraber Arap Edebiyatına vakıf olacak derecede Edebiyatı bilmek gerekir. Bu nasslardan hüküm çıkarmak içindir. Ancak Gazali ve Şatıbî’ye göre maslahat ve mefsedetlerle ilgili meselelerde olduğu gibi mana ve illete bağlı hususlarda Arapça şartı yoktur. Kıyasla içtihatlarda hükümlerin çoğu bu kabildendir. (Şatıbî, Muvafakat, 4:162-165) 

2. Kur’ân ilmine sahip olmak: Bu konuda da “beş yüz kadar” olan ahkâm ayetlerini bilmesi yeterlidir. Ebu Bekir el- Cessas ile İbn-i Arabî “Ahkâmü’l-Kur’ân” isimli eserlerinde bu ayetlerin tefsir ve izahlarını yapmışlardır. Yine Sabûnî  “Tefsir-i Âyât-ı Ahkâm” isimli eserinde ahkamla ilgili ayetleri açıklamıştır.

3. Sünneti bilmek: Hadis ilminin usullerini ve hadisleri bilmek şarttır. Bilhassa ahkâm ile ilgili hadislerin tümünü bilmek gerekir. Zira nass olan yerde içtihad olmaz. Hadis varken hiçbir müçtehidin görüşü geçerli olmaz.

4. Üzerinde icma veya ihtilaf olan konuları bilmek: Müçtehitlerin sahabe ve ondan sonra gelen tabiin ve tebe-i tabiinin ve diğer müçtehitlerin ittifak ve ihtilaf ettiği hususları bilmesi gerekir.

5. Kıyası bilmek: “İçtihat kıyastan ibarettir” diyen İmam-ı Şafii (ra) bu konuda görüşünü açıkça ifade etmiştir. Kıyası bilmeden içtihat olmaz.

6. Hükümlerin amaçlarını bilmek: Bu ise bütün nassların toplamından anlaşılır. Cüz’î meseledeki maksadı anlamak külli hükümleri ortaya koyan nassları anlamaya bağlıdır. İslam hükümlerinin amacı insanlar için rahmet olmaktır. Zira “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” (Enbiya, 21:107) ayeti buna delildir. İslam güç ve sıkıntıyı gidermeyi ve kolaylığı celbetmeyi diler.  Şatıbî “İnsan Allah ve resulünün amaçlarını bütün meselelerden anlayacak bir dereceye gelirse o kimse ilim öğretme ve fetva verme ve peygamber varisi olma özelliğini kazanmış olur” demiştir. (Şâtıbî, Muvafakat, 4:106)

7. İyi niyete ve kâmil bir imana sahip olmak: Büyük müçtehitlerin tamamı fıkıhta şöhret olmadan önce ihlâs ve takvada meşhur olmuşlardır. İhlâslı olan hakkı nerede bulursa alır; asla taassup göstermez.  Onlar “hak yalnız benim görüşüm değildir” derler. İlim ancak halis bir niyet ve safi ve ihlâslı bir kalbe sahip olanlara Allah tarafından nasip olur. İtikadı bozuk, heva ve hevese düşkün ve nefsanî arzulara meftun olanlar ilimden, marifetten ve hakikatten mahrum kalırlar. Bilhassa su-i niyet fikri ve ilmi bozar. 

Bu sayılan şartlar müçtehitlerde mutlaka bulunması gerekli olan şartlardır. Fakihler “içtihat tecezzi kaldrmaz” demişlerdir. Yani, bir müçtehit bir başkasını taklit etmez. Her konuda kendi içtihadı ile hükmeder. Ancak müçtehit her şeyi biliyorum iddiasında asla bulunmaz. Nitekim İmam-ı Azam Ebu Hanife ve İmam-ı Mâlik gibi müçtehitler kendilerine arz edilen pek çok suallere “bilmiyorum” diye cevap vermedikleri çok vaki olmuştur. Hz. Ali (ra) kendisine soru soran birine “bilmiyorum” diye cevap vermiştir. Soruyu soran “bilmiyorum diyenin konuşmaya hakkı yoktur” diyince “Âlim bazı meselelere biliyorum, bazılarına da bilmiyorum diyendir. Her şeyi biliyorum diyenin konuşma hakkı yoktur” demiştir. Ama ne var ki “İlhama mazhar” Hz. Ali, Cafer-i Sadık ve Bediüzzaman Said Nursi gibi bazı zatlar “Benden her meseleyi sorabilirsiniz” diye kendilerine verilen ilimlerin soru ile ortaya çıkmasını ve ilmin yayılmasını istemişlerdir.

Bir müçtehidin görüşlerine o görüşün dayandığı kitap, sünnet, icma ve kıyas gibi delilleri bilmeksizin amel etmeye “Taklit” denir. Fakat deliline da bakarak öğrenip içtihadının kaynakları ile beraber doğruluğunu kabul ederek amel etmeye ise “ittiba” denir. Sahabeler, tabiinden ve tebe-i tabiinden içtihad derecesine ulaşmayanlar da belli bir müçtehidi taklit etmiyorlardı ve onlardan delillerini sorarak öğreniyor ve bu şekilde amel ediyorlardı. Dolayısıyla onlar “ittiba” ehli idiler. Taklit daha sonra ortaya çıkmıştır. (Hayrettin Karaman, İslam Hukukunda İçtihat, Ankara, 1975, s. 206)

İçtihat zann-ı galiptir. Müçtehidin hata ihtimali de vardır. Bu sebeple müçtehitler “Bu benim araştırmalar sonucu ulaştığım en iyi sonuçtur. Daha iyisine kim ulaşırsa ona uymak gerekir” demişlerdir. İmam-ı Şafii (ra) “Benim görüşüme aykırı bir hadis görürseniz ona uyunuz ve görüşümü duvara çarpınız” demiştir. Bununla beraber dini hükümler Allah katında müçtehidin içtihadına tabidir. Aksi olursa insanların güç yetiremeyeceği bir durum olur. Allah güç yetiremeyeceği şeyi emretmez. (Bakara, 2:286)


 
< Önceki   Sonraki >
BEDIüZZAMAN
İMAM-ı ŞAFI
SüNNET
KITAP
İMAM-ı AZAM
İçTIHAT
MüCEDDIT
MEZHEPLER
MüçTEHIT