Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa arrow Yazılarım arrow Fıkhî Meseleler arrow İSLAM FIKHININ TEMEL KURALLARI
Advertisement
İSLAM FIKHININ TEMEL KURALLARI PDF Yazdır E-posta
Pazartesi, 06 Temmuz 2009
Yazı Index
İSLAM FIKHININ TEMEL KURALLARI
Sayfa 2
Sayfa 3

M. Ali KAYA
“Fıkıh” bilmek, anlamak, anlayışlı olmak, bir şeyin bütününe vakıf olmak anlamlarına gelmektedir. İslam ıstılahında ise, “bir insanın lehinde ve aleyhinde olan hükümleri bilmesi demektir. Yine İslam bilginlerine göre fıkıh, kişinin imana, ibadete, ukubata ve muamelata ait şer’î hükümleri mufassal delilleri ile bilmesidir. Fıkıh aklın ve derin bir anlayışın ürünüdür. Nassların gerçek ve ilahî olduğunu akıl bildiği ve anladığı gibi, nasslardan hüküm çıkarmak ve bunları gerçeğe uygun bir şekilde ortaya koymak ve ispat etmek akıl, anlayış ve ilim işidir.

Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde Allah'ın ayetlerini anlamayı “Fıkıh” olarak ifade etmiştir. (Nisa, 4:78; A’raf, 7:179; Hûd, 11:91) Dini anlayan ve anlatanlara da “Fukahâ” kelimesi ile ifade etmiştir. (Tövbe, 9:122) Peygamberimiz (sav) de “Allah kime hayır dilerse onu dinde fakih yapar” (Buhari, İlim, 10) buyurarak fıkhın dini anlamayı netice veren ilim olduğunu ifade etmiştir.


İslam bilginleri dini kaynaklardan yani nasslardan, yani ayet ve hadislerden çıkardıkları şer’î hükümler ile dini anlamayı ve öğretmeyi kendilerine amaç edinmişlerdir. Peygamberimizin (sav) “Sizin en hayırlınız Kur’ânı öğrenen ve öğretenlerdir” hadisini geniş ve hakiki manada anlayarak Kur’ânın imana ve ibadete ait hakikatlerini doğru anlayıp anlatanların bu hadisini gerçek muhatapları olduklarını belirtmişlerdir. Bediüzzaman’ın ifadesi ile “doğru islamiyeti ve islamiyete layık doğruluğu göstermek için” de fıkhın temel kurallarını ortaya koymuşlardır.

Biz de bu ana kuralları ele alarak bir kısmını açıklayarak anlaşılır hale getirmeye çalışacağız. Zira zamanımızda Müslümanlar islamiyetten uzaklaştıkları için dinin hükümlerini anlamaya çalışmak yerine nefislerinin hoşuna gidecek şekilde anlamaya çalıştıklarını görüyoruz. Hâlbuki dinin kendimize ve hevesimize uydurmak yerine nefsimizi terbiye ederek kendimizi dinin, yani Allah'ın ve peygamberinin istediği ve razı olacağı hale getirmemiz gerekmektedir. Dinin amacı nefsi gemlemekle terbiye etmek ve ruhu ulvî gaye ve hedeflere yönelterek Allah'ın bize verdiği sayısız kabiliyetleri geliştirmek ve cennete layık hale getirmektir. Böylece hem dünyamızı hem de ahretimizi kurtarmamız mümkün olacaktır.

Fıkhın Temel Kuralları:
1.  Bir işten maksat ne ise hüküm ona göredir: Bir işte ve fiilde hem haramlık hem de helallik varsa hüküm niyete ve kasda göre verilir. Mesela, yerde bulunan bir eşyayı sahibine vermek amacı ile almak helal, kendine mal etmek amacı ile almak ise haramdır. Yani “Ameller niyetlere göredir.”

2. Akitlerde itibar maksat ve manayadır; elfaz ve mebâniye değildir: Sözde ve akitte itibar manayadır. Kelimenin farklı anlamları olabilir ve bu farklı anlamlardan dolayı mana değişebilir. Bu durumda kelime anlamı yerine amaç ve niyet esas alınır. Bir kimse 4.5 gr altını 5 gr altın ile değişse ve ben bunu bu değere sattım dese yapılan iş alış veriş değil, faiz olur. Zira kelime ve söz ne olursa olsun yapılan iş ve muamele asıl itibariyle faizdir.

3. Şek ile yakîn zail olmaz: Kesinliği belli olan bir husus şüphe ile ortadan kalkmaz. Bir kimse abdestinin kesin olarak varlığını bildiği halde bozulduğundan şüphe etmekle abdesti bozulmuş olmaz. Ortada kesin bir delil yoksa şek ve şüpheye itibar edilerek hüküm o şüphe üzerine bina edilmez. Bir delilden kaynaklanmayan bir şüphenin geçerliliği olmaz.

4. Mutlak maslahat mevhum mazarrata feda edilmez: Ortada mutlak bir fayda ve maslahat varsa vehmî ve hayalî bir zarar şüphesi ile o fayda ve maslahat terk edilemez. Bu kural da gerek sosyal hayatta gerekse siyasi hayatta uyulması geren önemli bir kuraldır.

5. Kadim kıdemi üzere ibka edilir: Bir şeyin bulunduğu hal üzere kalması asıldır. Aksine delil sabit olmayınca değişikliğe uğramamsı asıl ve esastır; hüküm ona göre verilir. Burada da muhakkak olan halin muhtemel duruma göre değişmeyeceği prensibine uygun bir kuraldır.  Eskiden beri devam ede gelen bir durum muhafaza edilir. Yıllar boyu kullanılan bir yol, birisinin çıkıp “bu benim mülkiyetimdedir” demesi ile ona terk edilemez. Yine bir tarla sahibi tarlasından çıkan suyu temlik etmek isterse kıdemine bakılır, herkesin istifadesine aççıksa tarla sahibinin hak iddiası geçersi olur. Bir vakfın geliri daha önce nereye sarf ediliyorsa yine oraya sarf edilir.

6. Zarar kadim olmaz: Zarara razı olunmaz ve zarara müsaade edilemez. Bir maslahata binaen idareci tarafından ve mal sahibince zarara geçici olarak rıza gösterilmişse bu devamlı olmaz ve umumi kaideye binaen kademine bakılmaksızın kaldırılır. Yola ve başkalarına zarar veren ağaçlara müsaade edilmez. Yola akan bir lağım suyuna daha önce akmasına göz yumuldu diye müsaade edilemez. Misaller çoğaltılabilir.

7. Beraat-i zimmet asıldır: Potansiyel suç suç değildir. Kaza olur ihtimali ile araçlar, yangın çıkartır korkusu ile ateşler ve suç işleme korkusu ile insanlar suçlanamaz. Suç sabit olmayınca da zanlıya suçlu muamelesi yapılamaz. Esas olan suçsuz olmasıdır.

8. Ârızî sıfatlarda aslolan ademdir: Sıfatlar bir kimsenin özelliklerini anlatmak için gereklidir. Sıfatlar da ikiye ayrılır. Birincisi aslî sıfatlardır. Bunlar mevsufla birlikte mevcut olan sıfatlardır. Evli olmayanın bekâr olması gibi doğrudan kişinin özelliklerini yansıtır. Ârızı sıfatlar ise sonradan arız olan sıfatlardır. Bunlar da körlük, sağırlık, dulluk gibi sonradan arız olan sıfatlardır. Ölünün varisleri babalarının mirasını almak için sattığı bir mülkiyeti bunama halinde satmıştır deseler de bu sonradan arız olan bir sıfat olduğu için bu satış feshedilmez ve aklı başında iken sattığına hükmedilir. Zira akıl esas, bunama arızı bir haldir.

9.  Yeni arız olan bir olay hâle en yakın vakte izafesi asıldır: Alım satımda yapılan akdin feshi en yakın vakte izafe edilir. Beyyine alıcıya düşer. 

10. Kelamda aslolan manay-ı hakikidir. Mütekellim samiin anladığı mana ile muaheze edilemez. Karine olmadıkça mecazi mana ile veya tağlib kaidesi ile mana çıkarımı ile suçlanamaz. Bir kimse oğluna vasiyet ederse bu oğul ifadesi torunu, yani oğlunun oğluna izafe edilemez. Şu kadar malımı evladıma verdim” dese bütün çocukları hak sahibi olur. Zire evlat çoğul demektir. Manay-ı hakikisi erkek ve kız tüm çocukları kapsar.

11. Sarahat karşısında delâlete itibar yoktur: Söz, sarahati, fiil ve sukut ise delaleti ifade eder. Bir hususun yapılmasında sarahatle delâlet arasında kalınırsa sarahate itibar edilir. Delâlet sarahat gibi kesinlik ifade etmez. Bir işin yapılmasında kesin emir ve nehiy yoksa o zaman delalete ve örfe itibar edilir.

12.  Mevrid-i nasda içtihada mesağ yoktur: Bir mesele hakkında ayet ve hadis, ayni nass varsa, artık o meselede içtihat yapılamaz. İçtihat ancak kesin nass olmayan hususlarda geçerli olur. İçtihadın amacı şariin makasıdını aramaktır. Bunun için hâkim davacıya yemin, davalıya beyyine teklif ederse geçersiz olur. Zira hadiste “Beyyine müddeiye, yemin de münkire aittir” buyurmuştur.

13. Kıyasa aykırı olarak sabit olan şey, bir başka şeye makisün aleyh olamaz: Genel kurala aykırı sabit olan bir şey, istisna teşkil edeceğinden başka şeyin kendisine kıyaslanarak hüküm çıkarılmasına delil olamaz. Peygamberimizin (sav) Huzeyfe’ye “Huzeyfe kime şahitse o ona kâfidir” buyurması istisnadır. Genel kural “İki şahit” getirmektir. Dolayısıyla Huzeyfe (ra) örneği delil olarak başkası ona kıyas edilemez. Yine peygamberimizin (sav) dokuz kadınla evlenmiş olması ve bunları aynı nikâh altında bulundurması “Dört kadınla evlenmeye cevaz veren ayete aykırı kabul edilemez. Zira bu bir istisnadır ve “Hasais-i Nübüvvet” gereğidir.

14. İçtihat, içtihatla nakzolmaz: Bir müçtehidin içtihadını bir başka müçtehit bozamaz. Bu konuda icma vaki olmuştur. Bu konuda sahabelerin içtihatları örnektir. Hz. Ebubekir’in (ra) bir içtihadını Hz. Ömer daha sonra aynı konuda farklı içtihatlar yapmıştır. İçtihatlar bulundukları şartların gereğidir. Şartlar değişince içtihad da hüküm de değişir. Biri birini nakzetmez.


 
< Önceki   Sonraki >