Yazılarım
Fıkhî Meseleler
İslamda Ülke Kavramı | İslamda Ülke Kavramı |
|
|
|
| Pazar, 12 Aralık 2010 | |
|
M. Ali KAYA Bu açıklamadan yola çıktığımız zaman İslam Ülkesi demek İslamî hükümlerin, inanç ve ibadetinin yaşandığı bütün yerler, bölgeler ve coğrafyaları kapsar. Bu İslam dininin evrensellik ilkesinin de gereğidir. Dolayısıyla İslamın hâkimiyeti bir ferdin, fırkanın ve milletin hâkimiyet davası değildir. İslam prensiplerinin kalplere ve gönüllere hâkim olması demektir. Tevhit inancının, İslam ahlakının, doğruluk ve adaletin, din ve vicdan hürriyeti çerçevesinde Allah’a ibadetin hâkim olduğu her yere İslamiyet hâkim olmuştur. Her insanın bunu yapması da gerekmez. Bir kısım insanlar yaptıkları ve başkaları da buna müsaade ettiği sürece orada İslam hâkim demektir. Bununla beraber “İslam Hukuku”nun içerisinde “Devletler Hukuku” çerçevesinde Ülke sınıflaması yapılırken ülkelerin “Dar-ı İslam, Dâr-ı harp ve Dârı Sulh” başlıkları altında üçe ayrılığını görürüz. a) Dâru’l-İslâm: Cumhurun kavline göre bir ülke, Şeair-i İslamın uygulanmasıyla Dâru'l-Islâm olur. Orada Islâmî ahkâm ve eserlerden bir şeyler olduğu müddetçe dâru'l-Islâm olmaya devam eder. Hatta Müslümanlar dâru'l-İslâm’daki siyasî otoritelerini kaybetseler bile Islam ahkâmından bir eser kaldığı müddetçe orası dâru'l-harb'e dönüşmez. Molla Hüsrev “İçinde İslam ahkâmından Cuma ve bayram namazlarının kılınabildiği yerler Dar-ı İslam’dır” der. b) Dâru’l-Harb: Bu hadise göre “Dar-ı Harbde” ikamet eden ve canları ile malları emniyet ve güvende olmayan Müslümanlar “Dar-ı İslama” döndükleri zaman işledikleri günahlarından dolayı onlara had uygulanmaz. İslam ülkesinde bulunan harbî denilen savaş halindeki ülkenin vatandaşları da Müslümanlar ile anlaşma yapmadıkları müddetçe ve kendisine emân verilmediği sürece fiilen harp halinde olunduğu için kanı ve malı helal sayılır. İmam-ı Şafiye ve İmam-ı Malike göre ise “Dar-ı İslam’da helâl olan her şey dâr-ı harpte de helaldir; haram olan da haramdır. Bir suçun dâru’l harpte işlenmesi cezayı düşürmez.” Bu durumda İmam-ı Azam dışında diğer mezhep bilginleri “Dar-ı harpte hadler uygulanmaz hadisini” esas almamışlar ve bu hadisi içinde bulunduğu şartlara bırakmışlardır. Hakkında kesin nas bulunan hususlarda ise ihtilaf söz konusu değildir. Cumhur-u Fukahaya göre müslümanların dârü'l-harp’te harbîlerle veya kendi aralarında faizle alış-veriş yapmaları haramdır. Faiz, kesin nass ile haram kılınmıştır. Bediüzzaman hazretleri de “Bir fikre davet cumhur-u ulemanın kabulüne vabestedir” diyerek cumhura ittiba etmek gerektiğini vurgulamıştır. Hanefi fukahası dışında üç mezhebe ve “Cumhur-u Ulemaya” göre dar-ı harp dâhil Cuma namazının farziyeti kesin olduğu için hiçbir yerde terk edilemez. Bu Kur’anın kesin nassı ile sabittir. Hanefiler ise “Cuma namazı ulu'l-emr'in iznine bağlıdır” diyerek devlet başkanının iznini Cuma’nın edasının şartı saymışlardır. Bununla beraber Hanefiler “Ulu’l-Emrin bulunmaması halinde de dar-ı harpte veya aralarında anlaşma bulunan gayr-ı Müslim ülkelerde devletin müsaade etmesi halinde Müslümanlar aralarında bir imam seçerek cumayı kılabilirler” hükmünü kabul etmişlerdir. Bunun delilini de peygamberimizin (sav) şu hadisidir: Peygamberimiz (sav) daha henüz hicret esnasında Medine’ye ulaşmadan Kuba köyünde bir müddet istirahat buyurdular ve birkaç gün kaldılar. Cuma günü Medine’ye girmek için yola çıktılar ki Cuma namazının farziyetini bildiren ayetler nazil oldu. Bunun üzerine Ranuna Vadisinde kendileri ilk Cuma namazını kıldırdılar ve Medineye’de Mus’ab bin Umeyri (ra) veya Es’ad bin Zürare’yi (ra) Müslümanlara Cuma namazını kıldırmaları için gönderdiler. İlk Cuma hutbesinde şöyle buyurdular: “Ey insanlar, bilmiş olun ki, şu yerimde şu günümde, şu ayımda ve bu yıldan itibaren, kıyâmete dek Allah (c.c.) cumayı sizin üzerinize farz kılmıştır. Artık kim onu gerek benim hayatımda, gerek benden sonra -âdil ya da zalim bir imam varken- hafife alarak ya da inkâr ederek terk ederse, Allah onun iki yakasını bir araya getirmesin, işinde bereket kılmasın. Dikkat edin! Onun ne namazı vardır, ne zekâtı vardır, ne haccı vardır, ne orucu vardır, ne de bir iyiliği vardır, Tövbe etmedikçe bunların hiç biri ondan kabul edilmez.” Böylece peygamberimizin ilk kıldığı Cuma namazı henüz “İslam Devleti” yokken ve şartları tahakkuk etmemişken kılındığı için Cumhur-u ulemaya göre dar-ı harpde ve Cuma namazı kılınabilecek her yerde bahane aranmadan kılınması gerekir. Cuma namazının kılınması için Dar-ı İslam şartı yoktur. Cuma namazı mümkün olan her yerde kılınacaktır. Dârü'l-harb terimi, müslümanlarla savaş halinde olan ülkeye denilir. Müslümanlara karşı fiilî bir savaş durumu bulunduğu zaman bu adı alır. İslâm'ın sürekli savaşı temel aldığı şeklinde ileri sürülen yanlış kanaatin aksine, onlar eğer barış istiyorlarsa Müslümanlar bazı şartlara bağlı olarak anlaşma yapabilirler. Böyle ülkelere, o zaman, anlaşmalı ülke anlamında “darü'l-ahd” denilir ki, bu ülkeler harb ülkelerinden ayrı bir hukuka tabi olur. İmâm Kâsânî, "Dâr'ul İslâm ve küfre izafesinden kasıt, bizzat İslâm veya küfrün mahiyeti değildir. Kasıt, emniyet ve korkudur. Eğer emniyet mutlak surette müminlere, korku da mutlak surette kâfirlere aitse o belde dârü'l-İslam'dır. Korku mutlak surette müminlere aitse orası da dârü'l küfür'dür. Hükümler, emniyet ve korkuya bağlıdır" demektedir. Bu da fiilen savaş ortamında olur. c) Dâru’s-Sulh ve Ahd: Müslümanlarla savaş hâlinde bulunan düşman fertlerinden herhangi biri emân istediğinde bu isteğini kabul ederek ona eman vermek Allah’ın emridir. Bu emânla Islâm diyarında güvenliği sağlanmış olur, kendisine hiçbir şekilde tecâvüz edilemez, düşmanca davranılmaz. Cenâb-ı Allah; “Şayet müşriklerden biri senden himaye isterse, sen ona eman ver. Ta ki Allah'ın sözünü dinlesin ve iman etsin. Şayet iman etmeden yurduna dönmek isterse onu güven içinde bulunacağı yere ulaştır. Çünkü onlar hak ve hakikati bilmeyen bir topluluktur” buyurarak eman verilmesini kesin bir diller emretmiştir. Bu durumda üç dârdan bahsetmek mümkündür: Dar-ı İslam, Dar-ı Harb ve Dar-ı Sulh. Müslümanların eli altında olan ve emniyet ve güven içinde yaşadıkları Şeair-i islamiye olan Cuma ve bayram namazını kıldıkları ve ezan okuyarak cemaatle namaz kıldıkları yerler dar-ı İslamdır. Müslümanların fiilen savaş halinde bulundukları ülkeler dar-ı harbdir. Aralarında anlaşma yaptıkları ve barış içinde yaşadıkları yerler de dar-ı sulh sayılır. Dar-ı sulhta harb hükümleri değil, barış ve anlaşma şartları geçerlidir. Elbette bunların içinde müslümanların emniyet ve güven içinde yaşamaları vardır. Fıkhî yönden ise ülke değişmekle dinin hükümleri değişmez. Dar-ı islamda haram olan her şey dar-ı sulhta da dar-ı harbde de haramdır. d) Dâru'l-İslam'ın Dâru'l-Harb'e Dönüşmesi: İslâm ülkeleri Doğu'dan gelen saldırılarla istilaya uğrayınca, imamlar şöyle diyordu: “Bugün kâfirlerin elinde bulunan ülkeler İslâm ülkeleridir. İdareciler kâfirse de cuma ve bayram namazlarını kılmak caizdir. İlletin bir parçası kaldıkça, ona bağlı olan hüküm de kalır. Herkes açıkça namaz kılıyor, fetvalar veriliyor... Bu ülkelere harb ve küfür ülkesi demenin mesnedi ve delili yoktur. Ezan ve cemaatle namaz gibi ibadetler icra edilebildikleri sürece, yönetim kâfirlerde de olsa böyle bir ülke dârü'l-İslâm'dır.” Hanefi fukahasından Ebu Yusuf ile İmam Muhammed, bir İslâm ülkesinde İslâm dışı hükümlerin hâkim olması durumunda oranın darü'l-harb olacağını söylemişlerdi. İmam-ı Azam Ebu Hanîfe de, İslâm ülkesinin dârü'l-harb'e dönüşmesi için üç şartın gerçekleşmesi gerektiğini belirtmiştir. Bunlar, 1) Ülkede İslâm ahkâmının tamamen kaldırılması ve açıkça küfür ve şirk ahkâmının icrası, 2) Ülkenin, aralarında bir başka İslâm ülkesi olmaksızın harb ülkesine bitişik hale gelmesi, 3) Müslüman ve zimmîlerin can ve mal güvenliğinin kalmamasıdır. İmam Azam Ebu Hanife, hükmün bir illetle sabit olması durumunda, illetten bir şey kaldığı müddetçe hükmün de onunla birlikte kalmaya devam edeceğini söylemek istemiştir. Onun görüşünü benimseyen fakihler “İslâm üstündür, ona üstünlük olmaz” hadisini delil olarak almışlar; hâkimiyeti “itibarî” bir tarzda yorumlamışlardır. Onlara göre, istila edilmiş bir dârü'l-İslâm'da mal ve can emniyetine sahip müslim ve zimmîler bulunabilir ve o durumda orası dârü'l-harb olmaz. İmam-ı Şafiye göre İslam hâkimiyetine giren bir ülke bir daha aslâ kıyamete kadar dâr-ı harb olmaz. Bu durumda Endülüs, Filistin, Rusya, Hindistan ve Çin’de müslümanların fethettikleri ve içinde Cuma namazı kıldıkları yerler şu anda hiçbir Müslüman yaşamıyor olsa da dâr-ı İslam sayılır. Etiketler: İslamda Ülke Kavramı Dar-ı Harb Dar-ı İslam Dar-ı Sulh Barış İmam-ı Şafi İmam-ı Azam Ülke Şeâir-i İslam |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|