M. Ali KAYA
Kavâid, kâide ve kuralın çoğuludur. Kâide bir şeyin üzerine bina edildiği esas, temel ve prensip anlamına gelmektedir. Bir cismin kâidesi onu bir yere sabitleyen ve oturtan temel kısmıdır. Kaidenin fıkıh literatüründe anlamı ve terim olarak anlamı “ cüz’iyatı üzerine muntabık olan bir kaziye-i külliyedir ki ondan cüz’iyatın ahkâmı istihrac olunur” şeklindedir. Yani kâide, cüziyatın ahkâmını bilmek için hükmün üzerine bina edildiği temel kuraldır. Günümüzde tatbikatta olan “Medeni kanununda” ve “Borçlar Kanununda” çeşitli kurallar vardır ve hâkim buna göre hüküm verir. Hatta hakkında kanun olmayan hususlarda hâkim yeni kaide ortaya koyarak hükmünü buna göre verebilir. Mesela Medenî Kanunun 6. Maddesi “ Tarafeynden her biri müddeasını ispata mecburdur” denir. Bu bir kuraldır. Yine Borçlar Kanununun 1. Maddesi “ Akdin tamam olması için tarafların karşılıklı ve birbirine uygun surette rızalarını beyan etmeleri umumi bir kaidedir” denir.
Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye’nin giriş bölümünde 99 kadar kâide sayılmıştır. “ Şek ile yakîn zail olmaz” kuralı bunlardan biridir. Bu kurallar ileride gelecektir. Şüphesiz temel kurallar 99 ile sınırlı değildir. Ama başlangıçta bunların sayılması “Usul-i Fıkhın” kavaid üzere bina edildiğini beyan içindir. Temel kaidelerin çıkarıldığı ana kurallar da vardır. Bunlar “Kitap, Sünnet, İcma, Kıyas/Akıl, Örf ve Maslahat” gibi temel hususlardır.
Temel kuralları şöyle çoğaltmak da mümkündür. “Fıkhî bir meselenin hallinde kitap ve sünnet esastır.” “Kitap ve Sünnette olmayan bir meselede İcma’ya bakılır, bunda da yoksa Kıyasa gidilir.” Bunlar da temel kurallardır. “Dinde harec yoktur” kuralı ayetten iktibas edilmiş temel bir kuraldır. “Din kolaylıktır” kuralı da böyledir.
Bazı deliller arasında ihtilaflar ve teâruzlar bulunabilir. Bu durumda hangisinin ötekisine tercih edileceği hususu da yine kurallardan istihrac edilir. “Has, Âmm, Müşterek, Müevvel, Emir, Nehiy, Tavsiye, Teşvik, Zâhir, Nass, Müfesser, Muhkem, Müteşabih, Hafî, Müşkil, Mücmel, Mufassal, Müteşabih, Hakikat, Mecaz, Kinâye, İbâre, İşâre, Delâlet, İktiza, Beyan-ı zaruret, Beyan-i muvafık, Beyan-i muhâlif, Mefhum-u muhâlif, Kavaid-i lüga ve lisanîye” bütün usul-i fıkhın kurallarındandır. Örf ve âdet de bir kuraldır. Bir kısım hükümler buna bina edilirler.
Usul-i Fıkhı tarif ederken “Ahkâm-ı şer’iye-i ameliyeyi edile-i tafsiliyeden istinbata isal eden kavaidi bildiren ilimdir” denilmiştir. Bu tarif açıkça ifade etmektedir ki “Usul-i Fıkh” serapa kaide ve kurallar bütünüdür. Kurallar akıllı insanlar içindir ve hayat-ı içtimaiyeyi tanzim ederler. Bunların çoğu aklın ürünü, yani aklın çalışması ve hüküm yürütmesi sonucudur ve tümüne birden “Şeriat” adı verilir. Devleti idare eden kuralların tamamı da böyledir. Dolayısıyla şeriat vahiy ve akıl müşterekliğinden oraya çıkmıştır. Sadece tek taraflı değildir. Binaenaleyh “Trafik kuralları kitap ve sünnette olmadığı için şeriate muhaliftir” demek cehalettir. Fıkhı ve usul-i fıkhı bilmemektir. Zira şeriat, kitap ve sünnette olmayan hususlarda siz aklınızla “kavaide bina ederek çıkarınız” emreder. Bu kaide ve kurallar dini ve dünyevi hayatı tanzim ederek beşeriyetin saadetini temin eder.
Usul-i Fıkhın Temel Kaidelerine Neden İhtiyaç Vardır?
“Usul-i fıkh, mesail-i şer’iye-i ameliyeyi bilmektir.” Mesail-i Fıkhıye ise ya emr-i ahirete taalluk eder ki bunlara ahkâm-i ibâdet denir. Veya emr-i dünyaya taalluk eder; bunlara da “Muâmelat” adı verilir. Muâmelat da “Münakehat, Ticaret, Ukubat” nevilerine ve daha birçok neviye ınkısam eder. İnsan medeni-i bittab olduğundan, toplum içinde dayanışma ile yaşamaya mecburdur. Bundan yardımlaşma ve telahuk-u efkâr ile hayatı kolaylaştırıcı sanatlar zuhur etmiş ve bu medeniyet-i hazırayı meydana getirmiştir. Her insanda nefis ve heva olduğundan dünyaya aşk-ı alaka ve hırs ile hukuka tecavüz kaçınılmazdır. Hak sahibi hakkını almak için yardıma ve zaif ise güce ihtiyacı vardır. Bu da idareciliği zaruri kılar. İdareci de adaleti temin etmek için hak sahibine hakkını vermek ve haksızı cezalandırmak suretiyle bunu yapacaktır. Bu durumda keyfî muameleden korunmak için “kavaide ihtiyaç vardır.” Kavaid de vahye, peygambere dayanmazsa halk arasında müessir olamaz. Peygamberin Allah katında muteber bir şahıs olduğuna ve halk üzerinde rüçhaniyetine ise “mucizeler” delildir. Ki bununla kalpler ve günüler üzere hükmünü icra etsin. Bunun için “getirdiği kitap ve icra ettiği sünnet” esas olacak ki adalet sağansın. Aksi taktirde beşerî ihtiras ve hissiyattan kendisini kurtararak âdil kanunları koyamaz ve uygulayamaz.
Sonra “Kitap ve Sünnet” esas alınarak meselelerin halli için “temek kâidelere” ihtiyaç vardır ki herkes buna göre hareket etsin, uygulama birliği sağlansın ve hayat-ı içtimaiye anarşiden kurtulsun. İnsanlar da bunu bilsin ve ona göre hareket etsinler ki tolumun huzur ve güveni, saadet ve mutluluğu temin edilmiş olsun.
Hukukçular bu sayılan gerekçelere binaen birçok kaideler meydana getirmişler ve bunlar “Kitaba, Sünnete, Akla, Örfe ve Maslahata” uygun olduğu ve adaleti temin ettiği için ittifakla kabul görmüştür. Bu hususlarda hukukçular ve fakihler arasında “İcma” vaki olmuştur.
Usul-i Fıkhın Temel Kuralları:
1. Bir işten maksat ne ise hüküm ona göredir.
2. Ukudda itibar makâsıt ve meâniyedir, elfaz ve mebaniye değildir.
3. Şek ile yakîn zail olmaz.
4. Bir şeyin bulunduğu hal üzere kalması asıldır.
5. Kadîm kıdemi üzere terk olunur.
6. Zarar kadîm olamaz.
7. Beraat-i zimmet asıldır.
8. Bir zamanda sabit olan şeyin hilafına delil olmadıkça bekasıyla hükmolunur.
9. Kelamdan asl olan manay-ı hakikidir.
10. Mevrid-i nassda içtihada mesağ yoktur.
11. İçtihat ile iştihad nakz olunmaz.
12. Meşakkat teysiri celbeder.
13. Zarar izale olunur.
14. Zaruretler memnu olan şeyleri mübah kılar.
15. Bir özür için câiz olan şey o özrün zevaliyle bâtıl olur.
16. Mâni’ zâil oldukça memnu’ avdet eder.
17. Bir zarar kendi misli ile izale olunmaz.
18. Zarar-ı eşed, zarar-ı ehaf ile izale olunur.
19. Ehven-i şerreyen ihtiyar olunur.
20. Def’i mefâsid celb-i menâfiden evladır.
21. Zarar bi-kaderi’l-imkân izale olunur.
22. Iztırar gayrın hakkını ibtâl etmez.
23. Alınması memnu’ olan bir şeyin verilmesi de memnu’dur.
24. Âdet muhkemdir.
25. Nâsın istimali bir hüccettir ki anınla amel vâcip olur.
26. Ezmanın tagayyürü ile ahkâm tagayyür eder.
27. Âdetin delâletiyle manây-ı hakiki terk olunur.
28. Örfen maruf olan bir şey meşrut gibidir.
29. Örf ile tayin nass ile tayin gibidir.
30. Beynettüccâr ma’ruf olan bir şey beyinlerinde meşrut gibidir.
31. Tabi olan bir şeye ayrıca hüküm verilmez.
32. Bir şeye malik olan o şeyin zaruriyatına da malik olur.
33. Asıl sakıt oldukta fer’ dahi sâkıt olur.
34. Sâkıt olan şey avdet etmez.
35. Asın ifası kabil olmadığı halde bedeli ifâ olunur.
36. Teberru ancak kabz ile tamam olur.
37. Raiyye, yani teba üzerine tasarruf maslahata menuttur/bağlıdır.
38. Manay-ı hakiki müteazzir oldukta mecaza gidilir.
39. Bir kelamın i’mali mümkün olmazsa ihmal olunur.
40. Mütecezzi olmayan bir şeyin ba’zını zikretmek küllünü zikr gibidir.
41. Mutlak ıtlak üzere cârî olur.
42. Sâkite bir söz isnat olunmaz. Lâkin ma’rız-ı hâcette sükût beyandır.
43. Mükâtebe muhataba gibidir.
44. Hatası zâhir olan zanna i’tibar yoktur.
45. Tercümanın kavli her hususta kabul olunur.
46. Tevehhüme itibar yoktur.
47. Bürhan ile sabit olan bir şey iyânen sabit gibidir.
48. Beyyine hilâfı zahiri ispat için ve yemin münkir üzerinedir.
49. Kişi ikrarı ile muaheze olunur.
50. Asıl sabit olmadığı halde fer’in sabit olduğu vardır.
51. Ücret ile zaman müctemi’ olmaz.
52. Mazarrat menfaat mukabilindedir.
53. Külfet nimete, nimet külfete göredir.
54. Bir fiilin hükmü failine muzaf kılınır ve mücbir olmadıkça âmirine muzaaf kılınmaz.
55. Cevaz-ı şer’î zamana münâfî olur.
56. Mübaşir müteammid olmasa da zamin olur.
57. Mütesebbib müteammid olmadıkça zâmin olmaz.
58. Hayvanatın kendiliğinden olarak cinayet ve mazarratı hederdir.
59. Gayrın mülkünde tasarrufla emretmek bâtıldır.
60. Kim bir şeyi vaktinden evvel isti’cal eyler ise mahrumiyetle muâtep olur.
61. İcab ve kabul ile bey’ mün’akid olur.
62. Madumun bey’i batıldır.
63. Meçhulün bey’i fasittir.
64. Semenin malum olması lazımdır.
65. Musalihin âkil olması şarttır; bâliğ olması şart değildir.
66. Mukirrin akil ve baliğ olması şarttır.
67. Hukuk-u ibadda ikrardan rücu sahih olmaz.
68. Tekâdüm-i zaman ile hak sâkıt olmaz.
69. Beyyine, hüccet-i kaviyye demektir.
70. Tevatür, kizb üzere ittifakları aklen câiz olmayan cemaatin haberidir.
71. Dilsizin ve a’manın şahâdeti makbul değildir.
72. Meclis-i muhakemenin haricinde olan şahadet muteber değildir.
73. Hukuk-u nâsa şahadetde sebk-i dava şartdır.
74. Şâhidin âdil olması şarttır.
75. Bir kimsenin kendi fiiline şahadeti muteber değildir.
76. Bir kimse hem müddei hem şâhit olamaz.
77. Kesret-i şuhuda itibar yoktur.
78. Tevatür ilm-i yakîn ifade eder. Etiketler: Hukuk Kavaid Hukuk Kuralları Maslahat Akıl Delil Deliller Örf Usul-i Fıkh Şeriat Usul-i Fıkhın Temel Kuralları |