Yazılarım
Fıkhî Meseleler
Kavaid-i Usul-i İmaniye-2 | Kavaid-i Usul-i İmaniye-2 |
|
|
|
| Cuma, 22 Temmuz 2011 | |
|
2. Dualar tevhid ve ibadetin esrarına nümunelerdir: Zira dua eden adam anlar ki dualara cevap veren, dua edeni işiten ve ihtiyacını bilen her şeye kadir bir Allah vardır. Böylece dua eden Allah’a olan imanını tazelemiş, artırmış ve güçlendirmiş olur. 3. Gafletle yapılan zikirler dahi feyizden hâli değildir: İbadetlerin emredilmiş olduğu için yapılması esastır. Emre itaat ister gaflet içinde olsun, ister şuurlu olsun fark etmez. Namaz, dua ve kıraat-i Kur’ân gibi zikir ve ibadetleri yapmak için kişinin Allah’ın huzurunda durması, ruku ve secde yapması, Kur’ânı okuması ve dili ile dua etmesi ne dediğini bilmese ve anlamasa veya başka şeyleri düşünerek gafletle yapsa dahi emre itaat olup zikrin ve ibadetin amacına hizmet eder. Kişi bu ibadetini şuurlu ve anlayarak yaparsa o zaman faziletini ve sevabını artırmış olur. 4. Nurani şeylerde vahdetle beraber tekessür vardır. Bu nedenle bir fatihanın sevabı hadsizdir: Kesif ve katı olan şeylerin aynada yansıması sadece resim şeklindedir ve ölüdür. Yarım nurani olan ışığın yansıması ise canlıdır ve ayna vasıtası ile karalık yerleri de aydınlatabilir. Tam nurani olsa o zaman harflerin ve keimelerin havada çoğalması gibi çoğalır ve hepsi de hayatlı ve canlı olur. Bu nedenle vahiy dili olan Kur’ân ve duaların sevabı da aynı şekilde sonsuz derece çoğalır. Okunan bir fatihanın sevabı bölünüp parçalanmadan ve azalmadan tüm mü’minlerin ruhlarına gider. 6. Meziyet-i zatiye mükâfat-ı uhreviyeye bakar: Kişiye değer katan iman, ibadet ve ahlak gibi meziyetlerin mükâfatı ahirette verilir. Dünyada bu gibi meziyetlerden dolayı kişi mükâfatlandırılmaz. 7. Nebiyy-i zişanın “Makam-ı Mahmudu” ilâhî bir maide ve rabbanî bir sofra hükmündedir. Okunan salâvat-ı Şerifeler o sofraya edilen davete icabettir: Peygamberimize (sav) verilen “makam-ı mahmud” rıza ve memnuniyet makamıdır. Bu makam ise peygamberimize (sav) verilen Kur’an, iman, ahlak ve hukuk ile ilgili ahkâm-ı ilahiyedir. Salâvat-ı şerife ile peygamberimize minnettarlığını ifade edenler insanlık için rahmet olan bu ahkâma uymak için gayret gösteriyorlar demektir. 8. Kâfirlerin müslümanlara ve ehl-i Kur’âna düşman olmaları küfrün iktizasındandır. Çünkü küfür imana zıttır: Küfür karanlık, iman ise aydınlık ve nurdur. Birinin bulunduğu yerde diğeri olmaz. Birbirine zıt olan iman ve küfür birbirinin düşmanı olması normaldir. 9. Avam-ı nâs zaruriyat ve müsellemâtı-ı diniyeye muhtaçtır: Avam için dinin zaruriyatı olan iman ve islamın temel esasları olan namaz, oruç, zekât ve hacdır. Bunların dışında haram olan içki, zina, kumar, hırsızlık ve adam öldürmek gibi yasaklardır. Avam farzları yapar, haramlardan kaçarsa kurtulur. Bu nedenle emr-i bil-maruf ve nehy-i ani’l-münker farzları hatırlatma ve yasaklardan sakındırma şeklinde olmalıdır. 10. Laubâliler ruhsatlarla okşanılmaz, azimetlerle ikaz edilirler: Dinde lâubali olanlar zaten dinin farzlarını yapmayan ve haramlardan kaçmayanlardır. Bu gibi ihmalkârlara ihmallerini ve laubaliliklerini artıracak ruhsatlar verilmez. Ruhsat ancak zaruret sahibi olanları günahtan kurtarmak içindir. Bunlar da istisnai durumlardır. 13. Esbab-ı zahiriye müessir değillerdir; müessir-i hakiki her şeye kadir olan Allah’tır: Sebepler akıl, ilim, kudret gibi tesir edebilecek özelliklerden tamamen yoksun maddelerdir. Bunların ilim, irade, şuur ve kudret isteyen hikmetli fiilleri yapmaktan elbette acizdirler. Şuursuz varlıklardan şuurlu ve hikmetli fiillerin ortaya çıkması onların arkasında “ilim, irade ve kudret sahibi yüce yaratıcının varlığını ispat eder. 14. Vücut, hayat ve nurun mülk ve melekût cihetleri parlak ve lekesiz olduğu için doğrudan Allah’a aittir. Sebeplere ihtiyaç yoktur: Varlık en büyük nimet ve hayr-ı mahzdır. Yoktan yaratma sadece Allah’a aittir. Yoktan bir şeyi yaratmak için hiçbir sebep gösterilemez. Aynı şekilde varlığın hayat bulması ve canlanması da doğrudan Allah’a aittir. Hayat için hayatı olmayan aciz ve cansız varlıkların sebep olması muhaldir. Bu nedenle hayat için sebepler perde edilmemiştir. Nur da aynı şekilde hiçbir sebebe bağlı olmayıp doğrudan Allah’ın kudretine bağlıdır. Hem sebepler kusurlar ve eksikliklere perde olmak için yaratılmıştır. Vücut, hayat ve nurda kusur ve eksiklik olmadığı için sebeplere ihtiyaç yoktur. 16. Nimetler şükür için verilmiştir. Nimetin fiyatı şükürdür: Yüce Allah’ın nimetleri ile kuşatılmış durumdayız. Hayat ve vücut nimetleri yanında o hayatı devam ettirecek olan rızık ve insana ebedi saadeti ve cenneti kazandıracak olan iman ve İslamiyet nimeti gibi sayısız ve sonsuz nimetler içindeyiz. Aciz, fakir ve her şeye muhtaç olan, hiçbir şeyi olmayan biz aciz kulların Allah’a verebileceği bir şeyi olmaz ve olamaz. Biz bu kadar nimetlere mukabil ne yapmamız lazım? İşte nimetler şükür için verilmiştir ve insanın yapacağı tek şey Allah’a şükretmektir. 17. Acz ve fakrla yoğrulmuş, her zaman Allah’a muhtaç olan insanın gurura hakkı yoktur: Başkasının kendisine verdiği şeylerle insanın övünme hakkı yoktur. İnsan ancak kendi emeği olan zatî meziyetleri ile övünebilir. İnsanın ise bütün meziyetleri kendisine Allah tarafından verilmiştir. Bu nedenle insanın hakkı gurur değil şükürdür. 18. Hakaık-ı imaniyede hedef subuttur; nefy değildir. Sabit olan bir şeyi gösterenlerin biri bin gibidir: İmani meseleler ancak ispat edilebilir, inkâr edilemezler. Çünkü meselâ, meleklerin varlığını ispat etmek için bir delil veya emare veyahut bir meleği görmek ve sesini işitmek yeterlidir. Yokluğunu ispat etmek için ise bütün kâinatı, geçmiş ve gelecek zamanları tarayarak ondan sonra yokluğu ispat edilebilir. Var olan bir şeyi ispat etmek için ise onu göstermek yeterlidir. Mesela gökteki hilali ispat için göstermek yeterlidir. Her gören de gökteki hilali gösterdiği için her biri diğerinin gösterdiği yere parmağını basar ve birbirlerini desteklerler. İnkâr edenler ise bin kişi de olsa her birinin inkâr sebebi farklı olduğu için birbirine delil olmaz. Kimi ben göğe bakmadım, öbürü gözümde zafiyet var, bir başkası bulut perde olmuştu der ve inkârcıların bini bir inkârcı gibi münferit kalır. İmana ait meseleler sabit ve hak olduğu için ispat edenler birbirlerine kuvvet verirler ve aynı noktaya parmak basarlar. 21. Enaniyetin kalbi Allah’ın zikri ile delinmezse ene kuvvet bulur: Allah’ın isim ve sıfatlarına ayine olup varlığını tanımak için insana verilen benlik ve enaniyet şayet Allah’tan gafil olarak Allah’ın işlerine ve fiillerine sahip çıkmaya ve kendisine isnat etmeye başlarsa enaniyet kuvvet bulur ve sonunda insan bir firavun olur. Şayet Allahın zikri ile bu sahibiyet duygusu delinirse hak ve hakikati bulur ene vazifesine dönmüş olur. Etiketler: Kavaid Usul Usul-i İmaniye Zikir Dua Gaflet Tevhit |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|