Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa arrow Yazılarım arrow Fıkhî Meseleler arrow Kavaid-i Usul-i İmaniye-2
Advertisement
Kavaid-i Usul-i İmaniye-2 PDF Yazdır E-posta
Cuma, 22 Temmuz 2011

M. Ali KAYA
1. Hiçbir şey bir zerreye bile manay-ı ismi ile masdar olamaz, amma bir zerre manay-ı harfi ile semanın yıldızlarına mazhar olur:
Bütün varlık aciz ve muhtaç olduğu ve yaratıldığı için bir zerreyi bile yoktan yaratmaya kadir olamaz; ancak yaratıcının kudretine, ilmine ve iradesine ayine olabilir ve üzerinde tasarruf etmesine mazhar olur. Nasıl ki bir parlak cam parçası kendisinde görünen yıldızlar ve semaya bizzat hükmedemez ancak semayı yıldızları ile yansıtır ve içine alır.

2. Dualar tevhid ve ibadetin esrarına nümunelerdir: Zira dua eden adam anlar ki dualara cevap veren, dua edeni işiten ve ihtiyacını bilen her şeye kadir bir Allah vardır. Böylece dua eden Allah’a olan imanını tazelemiş, artırmış ve güçlendirmiş olur.

3. Gafletle yapılan zikirler dahi feyizden hâli değildir: İbadetlerin emredilmiş olduğu için yapılması esastır. Emre itaat ister gaflet içinde olsun, ister şuurlu olsun fark etmez. Namaz, dua ve kıraat-i Kur’ân gibi zikir ve ibadetleri yapmak için kişinin Allah’ın huzurunda durması, ruku ve secde yapması, Kur’ânı okuması ve dili ile dua etmesi ne dediğini bilmese ve anlamasa veya başka şeyleri düşünerek gafletle yapsa dahi emre itaat olup zikrin ve ibadetin amacına hizmet eder. Kişi bu ibadetini şuurlu ve anlayarak yaparsa o zaman faziletini ve sevabını artırmış olur. 

4. Nurani şeylerde vahdetle beraber tekessür vardır. Bu nedenle bir fatihanın sevabı hadsizdir: Kesif ve katı olan şeylerin aynada yansıması sadece resim şeklindedir ve ölüdür. Yarım nurani olan ışığın yansıması ise canlıdır ve ayna vasıtası ile karalık yerleri de aydınlatabilir. Tam nurani olsa o zaman harflerin ve keimelerin havada çoğalması gibi çoğalır ve hepsi de hayatlı ve canlı olur. Bu nedenle vahiy dili olan Kur’ân ve duaların sevabı da aynı şekilde sonsuz derece çoğalır. Okunan bir fatihanın sevabı bölünüp parçalanmadan ve azalmadan tüm mü’minlerin ruhlarına gider. 
 
5. Mükafat-ı dünyeviye ihtiyaca bakar, kıymet-i zatiyeye bakmaz: Dünyada insanlar ihtiyaç duydukları şeye değer verirler. Bir şeye en kadar ihtiyaç duyarlarsa onun değeri o derece artar. Doktorlara değer verilmesinin sebebi budur. Bir kişi ne kadar fazilet ve güzel meziyet sahibi olsa insanların ihtiyaçlarına cevap vermediği zaman kıymet verilmez ve mükâfatlandırılmaz.

6. Meziyet-i zatiye mükâfat-ı uhreviyeye bakar: Kişiye değer katan iman, ibadet ve ahlak gibi meziyetlerin mükâfatı ahirette verilir. Dünyada bu gibi meziyetlerden dolayı kişi mükâfatlandırılmaz.

7. Nebiyy-i zişanın “Makam-ı Mahmudu” ilâhî bir maide ve rabbanî bir sofra hükmündedir. Okunan salâvat-ı Şerifeler o sofraya edilen davete icabettir: Peygamberimize (sav) verilen “makam-ı mahmud” rıza ve memnuniyet makamıdır. Bu makam ise peygamberimize (sav) verilen Kur’an, iman, ahlak ve hukuk ile ilgili ahkâm-ı ilahiyedir. Salâvat-ı şerife ile peygamberimize minnettarlığını ifade edenler insanlık için rahmet olan bu ahkâma uymak için gayret gösteriyorlar demektir. 

8. Kâfirlerin müslümanlara ve ehl-i Kur’âna düşman olmaları küfrün iktizasındandır. Çünkü küfür imana zıttır: Küfür karanlık, iman ise aydınlık ve nurdur. Birinin bulunduğu yerde diğeri olmaz. Birbirine zıt olan iman ve küfür birbirinin düşmanı olması normaldir.

9. Avam-ı nâs zaruriyat ve müsellemâtı-ı diniyeye muhtaçtır: Avam için dinin zaruriyatı olan iman ve islamın temel esasları olan namaz, oruç, zekât ve hacdır. Bunların dışında haram olan içki, zina, kumar, hırsızlık ve adam öldürmek gibi yasaklardır. Avam farzları yapar, haramlardan kaçarsa kurtulur. Bu nedenle emr-i bil-maruf ve nehy-i ani’l-münker farzları hatırlatma ve yasaklardan sakındırma şeklinde olmalıdır.

10. Laubâliler ruhsatlarla okşanılmaz, azimetlerle ikaz edilirler: Dinde lâubali olanlar zaten dinin farzlarını yapmayan ve haramlardan kaçmayanlardır. Bu gibi ihmalkârlara ihmallerini ve laubaliliklerini artıracak ruhsatlar verilmez. Ruhsat ancak zaruret sahibi olanları günahtan kurtarmak içindir. Bunlar da istisnai durumlardır.
 
11. Kalpler Allah’ın zikri ile mutmain olurlar: Kalp sevgi mahallidir. Kâinatı içine alacak muhabbetin kaynağı olan kalpler baki olan Allah yerine fani mahbublara yönelirse rahat etmez ve tatmin olmaz. Kalbi tatmin edecek olan gerçek sevgiye layık olan Allah’a olan muhabbettir. Bunun ifadesi de kalbin Allah’ı hatırlaması ve onun zikretmesidir.
  
12. Kesretin vahdetten suduru, vahidin kesretten sudurundan kolaydır: Bir komutan binlerce askeri bir asker gibi kumanda ve koordine eder; ancak bir asker on komutana bir anda itaat edemez. Bir öğretmen yüz öğrenciye dersini anlatır; ama bir öğrenci on öğretmeni bir anda dinleyemez. Bu misaller vahdetin kolaylığını, kesretin ve şirkin zorluğunu ispat etmektedir.

13. Esbab-ı zahiriye müessir değillerdir; müessir-i hakiki her şeye kadir olan Allah’tır: Sebepler akıl, ilim, kudret gibi tesir edebilecek özelliklerden tamamen yoksun maddelerdir. Bunların ilim, irade, şuur ve kudret isteyen hikmetli fiilleri yapmaktan elbette acizdirler. Şuursuz varlıklardan şuurlu ve hikmetli fiillerin ortaya çıkması onların arkasında “ilim, irade ve kudret sahibi yüce yaratıcının varlığını ispat eder.

14. Vücut, hayat ve nurun mülk ve melekût cihetleri parlak ve lekesiz olduğu için doğrudan Allah’a aittir. Sebeplere ihtiyaç yoktur: Varlık en büyük nimet ve hayr-ı mahzdır. Yoktan yaratma sadece Allah’a aittir. Yoktan bir şeyi yaratmak için hiçbir sebep gösterilemez. Aynı şekilde varlığın hayat bulması ve canlanması da doğrudan Allah’a aittir. Hayat için hayatı olmayan aciz ve cansız varlıkların sebep olması muhaldir. Bu nedenle hayat için sebepler perde edilmemiştir. Nur da aynı şekilde hiçbir sebebe bağlı olmayıp doğrudan Allah’ın kudretine bağlıdır.  Hem sebepler kusurlar ve eksikliklere perde olmak için yaratılmıştır. Vücut, hayat ve nurda kusur ve eksiklik olmadığı için sebeplere ihtiyaç yoktur.
 
15. Kur’ânın i’câzı tahribine bir settir. Kur’an mu’cizedir, beşer onun nazirini yapamaz:
Mucize insan gücünün yetmeyeceği şeydir. Kur’ân Allah kelamı ve mucize olduğu için onun benzeri bir sureyi ve ayeti yapmak mümkün değildir. Kur’an bir bütündür. Bir ayeti bütün Kur’âna bakan yönü ve Kur’ânın bütünü ile münasebeti vardır. bu nedenle bütün Kur’ânı inzal etmeyen bir ayetini yerli yerine koyamaz. Beşer gerek ferden gerekse cemaat olarak Kur’anın nazirini yapmaktan acizdir.

16. Nimetler şükür için verilmiştir. Nimetin fiyatı şükürdür: Yüce Allah’ın nimetleri ile kuşatılmış durumdayız. Hayat ve vücut nimetleri yanında o hayatı devam ettirecek olan rızık ve insana ebedi saadeti ve cenneti kazandıracak olan iman ve İslamiyet nimeti gibi sayısız ve sonsuz nimetler içindeyiz. Aciz, fakir ve her şeye muhtaç olan, hiçbir şeyi olmayan biz aciz kulların Allah’a verebileceği bir şeyi olmaz ve olamaz. Biz bu kadar nimetlere mukabil ne yapmamız lazım? İşte nimetler şükür için verilmiştir ve insanın yapacağı tek şey Allah’a şükretmektir.

17. Acz ve fakrla yoğrulmuş, her zaman Allah’a muhtaç olan insanın gurura hakkı yoktur: Başkasının kendisine verdiği şeylerle insanın övünme hakkı yoktur. İnsan ancak kendi emeği olan zatî meziyetleri ile övünebilir. İnsanın ise bütün meziyetleri kendisine Allah tarafından verilmiştir. Bu nedenle insanın hakkı gurur değil şükürdür.

18. Hakaık-ı imaniyede hedef subuttur; nefy değildir. Sabit olan bir şeyi gösterenlerin biri bin gibidir: İmani meseleler ancak ispat edilebilir, inkâr edilemezler. Çünkü meselâ, meleklerin varlığını ispat etmek için bir delil veya emare veyahut bir meleği görmek ve sesini işitmek yeterlidir. Yokluğunu ispat etmek için ise bütün kâinatı, geçmiş ve gelecek zamanları tarayarak ondan sonra yokluğu ispat edilebilir. Var olan bir şeyi ispat etmek için ise onu göstermek yeterlidir. Mesela gökteki hilali ispat için göstermek yeterlidir. Her gören de gökteki hilali gösterdiği için her biri diğerinin gösterdiği yere parmağını basar ve birbirlerini desteklerler. İnkâr edenler ise bin kişi de olsa her birinin inkâr sebebi farklı olduğu için birbirine delil olmaz. Kimi ben göğe bakmadım, öbürü gözümde zafiyet var, bir başkası bulut perde olmuştu der ve inkârcıların bini bir inkârcı gibi münferit kalır. İmana ait meseleler sabit ve hak olduğu için ispat edenler birbirlerine kuvvet verirler ve aynı noktaya parmak basarlar.
 
19. Bazen bir şeye şiddet-i muhabbet o şeyin inkârına sebep olur. Ve keza şiddet-i havf ve gayet azamet ve aklın ihatasızlığı da inkâra sebeptir:
Bir şeye şiddetli muhabbet eden onu elde edemezse inkâra saparak kendisini teselli etmek ve rahatlatmak ister. Bir bedevi padişahın dünya güzeli kızına talip olmuş istemiş vermeyince “tuh ne çirkindi” demiştir. Yine cehennemden şiddetle korkan kişi tövbe ve istiğfar ile ona karşı önlem almazsa cehennemi inkâr eder ve böylece deve kuşu gibi kurtulacağını sanır. Aynı şekilde Allah’ın birliği ile bütün kâinata hükümranlığını aklına sığıştıramayan cahiller de Allah’ın büyüklüğünü ve kudretini inkâr ederek şirke düşerler.
  
20. İman habbesinde cennet, küfür tohumunda cehennem gizlidir: İman öyle nurani ve güzel bir çekirdektir ki içinde cenneti saklar ve cennet iman habbesinin güzel meyvelerini taşıyan bir ağaç olur. Cehennem de aynı şekilde küfür ve inkârın sonucudur. Dünyada iman ve küfrün varlığı ahirette cennet ve cehennemin varlığına delildir. 

21. Enaniyetin kalbi Allah’ın zikri ile delinmezse ene kuvvet bulur: Allah’ın isim ve sıfatlarına ayine olup varlığını tanımak için insana verilen benlik ve enaniyet şayet Allah’tan gafil olarak Allah’ın işlerine ve fiillerine sahip çıkmaya ve kendisine isnat etmeye başlarsa enaniyet kuvvet bulur ve sonunda insan bir firavun olur. Şayet Allahın zikri ile bu sahibiyet duygusu delinirse hak ve hakikati bulur ene vazifesine dönmüş olur.

23. Tecelli ile husule gelen vücud-u zıllî, vücûd-u hakiki ve aslîden ayrıdır: Tecelli bir nevi yansımadır. Yansıma ise aslın gölgesidir. Asıl olmayınca gölge olmadığı malumdur. Varlık bu bakımdan asıl varlık sahibi olan yüce Allah’ın isim ve sıfatlarının gölgesidir ve asıl olan ve vücûd-u hakiki olan Allah’tan ayrıdır. Bu nedenle varlığın Allah ile münasebeti varlığın Allah’ın eseri olmasıdır ve varlığa gele her nimet ancak Allah’tandır.


Etiketler:  Kavaid Usul Usul-i İmaniye Zikir Dua Gaflet Tevhit
 
< Önceki   Sonraki >
USUL
DUA
TEVHIT
ZIKIR
GAFLET
KAVAID
USUL-I İMANIYE