|
Sayfa 1 Toplam: 2 M. Ali KAYA
EHLİYET
İnsanın akıl ve baliğ olması dışında üstün bir özelliği olan dinin hitabına layık olma haline ehliyet adı verilir. Buna “ sorumluluğun gereğini yapma şuuru” da denebilir. Mükellefiyetin temel şartlarından birisi de insanın dine muhatap olma ve dini sorumluluk taşımaya elverişli olmasıdır. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “Yerlerin ve göklerin taşımaktan çekindiği emaneti insanın yüklendiğini” ifade eder. Bu ayet insanın “Emaneti” yüklenmede ehliyet sahibi olduğunu ve tüm varlıklardan daha ehil bulunduğunu ve üstün özelliklere sahip olduğunu ifade etmektedir. İslam hukukunda ehliyet kişinin hak ve vazifelerini yaparken bunun sonuçlarına katlanması gerektiğini ve buna hazır olduğunu ifade etmek için kullanılan bir terimdir. Kişinin ferdî ve toplumsal cezâî müeyyide taşımaya hazır olduğunu ve sorumluluk yüklendiğini ifade eder. Sorumluluğu, cezâî müeyyideyi kabul eden o ibadeti ve fiili yaptığı takdirde de mükâfatını hak edecektir.
Kişinin haklara sahip olabilme ve borç altına girebilme ehliyetine “Vücûbî Ehliyet” denir. Bu zimmet ve hukukî sorumluluk anlamına gelir. Bu mükellefiyetin hukuken muteber olmasına da “Eda ehliyeti” adı verilir. Bu da hukuken işlem yapmaya yetkili olması demektir. Bunun temelini de akıl ve temyiz gücü teşkil eder. Kişinin iyiyi kötüden, hayrı şerden, faydalı olanı zararlı olandan ayırma yaşına “Temyiz” denir. Temyiz yaşına gelmeyen bir çocuğun ve akıl hastasının “Eda ehliyeti” yoktur. Mümeyyiz olan bir çocuk henüz baliğ olmadığı için namaz ve oruç gibi ibadetleri farz olarak değil, nafile olarak yapar; ama farz sevabını alır. Bu da temyizin baliğ olmaktan farklı olduğunu gösterir. İslam bilginlerine göre temyiz yaşı yedi yaş olarak kabul edilmiştir. Buluğ çağı on iki ve en geç on beş yaş kabul edilmiştir.
Henüz baliğ olamayan temyiz yaşına gelen bir çocuk eksik eda ehliyetine sahiptirler. Dini ve hukûkî sorumluluk için kişinin edâ / teklif ehliyetine sahip olması şarttır. Temyiz yaşından küçük ve akıl hastaları mükellef sayılmazlar. Uyku, unutma ve baygınlık gibi haller de mükellefiyeti kaldırır. Peygamberimiz (sav) “Uyanıncaya kadar uyuyandan, baliğ olana kadar çocuktan ve aklî dengesini bulana kadar deliden sorumluluk kaldırılmıştır” buyurur. Kur’ân-ı Kerim rahmet ve merhamet eseri olarak hiç kimseye gücünün üstünde teklifte bulunmaz.
HÜKÜMLER (=AHKÂM-I İLÂHİYE)
Dinin insanlara dünya ve ahret mutluluğunu sağlamak amacı ile getirdiği kurallara “Ahkâm-ı Şer’iye” veya “Ahkâm-ı İlâhiye” adı verilir. Şer’î hüküm denilince âyet ve hadislerin doğrudan ifade ettiği hükümler akla gelmelidir. Bu hükümler de temelde “İtikâdî, amelî ve ahlâkî” olmak üzere üçe ayrılır.
İtikâdî hükümler bütün dini ahkâmın temelini oluştururlar. İman esasları ve bunların kaynağı olan Kur’ân-ı Kerimin bir bütünlük içinde bütün nasslarına inanılması esastır. Bu ahkâm ile “Akaid” ve “Kelam” ilmi ilgilenir. Amelî hükümler itikaddan kaynaklanmakla beraber ikinci derecede oldukları için bunlara “Fer’î Hükümler” adı verilir. Fer’î ve amelî hükümlerin de iki yönü vardır. Birincisi, iman boyutu. Bu hükümlerin Allah’ın emirleri olduğuna inanmak itikadi hükümdür. İkincisi ise bu hükümle amel etmektir. İman etmemek küfür, amel etmemek ise büyük günahtır. İtikadi hüküm ile ameli hüküm arasındaki fark budur. Ahlâkî hükümler ise insanların kendi aralarında ve diğer canlılarla ilişkilerinde uyacakları hukukî olamayan “Nezaket” kurallarıdır. Bu kuralların Kur’ân ile belirlenen kısmına inanmak “itikadi hüküm” olup farzdır. Bu hükümlerle amel etmek ise hukuki ve ibadete müteallik olmadıkları için üçüncü derecede olup amel etmek büyük fazilet ve sevaptır; terkinde ise azap ve ikab yoktur. Ahlâkî hükümler “Tasavvuf ve Ahlak” ilminin konusudur.
Amelî hükümler itikadın dışa yansıması olup mükellefin fiillerine ve amellerine taalluk eder. Bu da “İbadetler” ve “Muâmelât” olmak üzere ikiye ayrılır. İbadetler dinin aslı olan imana bağlı oldukları ve imadan kaynaklandıkları için “fer’î hükümler” olarak ifade edilirler. ifa edilmeleri kulun imanını güçlendirir, insanı Allah’a yaklaştırır, kişiye sevap ve Allah’ın rızasını kazandırır, cennete girmesine sebep olurlar; terk edildikleri zaman kulu Allah’tan uzaklaştırır ve günaha sokar, cehenneme yaklaştırır, azaba ve ikaba sebep olurlar. Bu nedenle ibadete ait hükümlere “taabbüdî hükümler” denir.
İbadete ait hükümlerin bir kısmı kul ile Allah arasındaki münasebeti tesis eder. Namaz, oruç ve tefekkür gibi ibadetler bunlardandır. Bir kısmı da kul ile kullar ve toplum arasındaki münasebetleri tesis ederler. Bunlara da “Muamelât” denir. Muâmelata taalluk eden hükümler temelde “adalet ve hakkaniyet” ilkesine dayanır. Kur’ân ve Sünnet muâmelat ile ilgili ahkamın temel prensiplerini ve amaçlarını açıklamıştır. Bunların ayrıntıları sınırlı sayıda olup Kur’ân ve Sünnete aykırı olmamak şartı ile zamana göre değişiklik arz edebilirler. Bunu da zamanın içtihat seviyesine ulaşmış olan ve “ilimde ihtisas ve rüsuh peyda eden” ümmetin uleması tarafından belirlenirler.
Dini hükümler uygulamada üç gruba ayrılmış olsalar da Kur’ân ve Sünnette belirlenen bu hükümler hangi grupta yer aldığına bakılmaksızın Allah’ın ve Resulünün hükümleri olduğuna inanmak aynı zamanda itikadî bir vecibedir. Namaz, oruç, içki, kumar, zina yasağı amelî hüküm olmakla beraber ilâhî hüküm olduğunu kabul etmek iktikadi bir hükümdür. Bu hükümlerin Allah’tan geldiğini kabul etmemek küfürdür. Kişiyi dinden ve imandan çıkarır.
Usûl-i Fıkıhta hükümler ayrıca “Vaz’î Hükümler” ve “Teklifî Hükümler” olmak üzere ikiye ayrılırlar.
1. Vaz’î Hükümler:
“Vaz’î Hüküm, ibadet ve ahvâl-i şahsiye alanında önemli sonuçları doğuran sebep, rükün, şart, sıhhat, fesat ve butlan gibi kavramlardan ve sonuçlarından oluşan hükümlerdir.
1.1 Sebep: Bir amelin varlığının ve yokluğunun sebebi olan hususlardır. Vakit namazın ve ramazan ayı orucun sebebi olduğu gibi, nisap miktarı mala sahip olmak da zekâtın vücubunun sebebidir. Mülkiyetin intikali satış akdinin sebebidir. Sebep olmazsa hüküm de gerçekleşmez.
1.2 Rükün: Yapılması vacip, yani farz olan namazda Fatiha okumak, rükû ve secde gibi namazın içindeki fiillere rükün denir. Rükün, bir şeyin varlığı kendi varlığına bağlı olan ve onun bir parçasını teşkil eden unsurdur. Bunlar ibadetlerin farzlarını teşkil eder, bu farzlardan birisini terk etmek o ameli fasit kılar. Namazın kıraati, rükû ve secdesi namazı rükünleridir. Şafiye göre Fatiha okumak da namazın rüknü sayıldığı için Fatiha okumadan namaz olmaz.
1.3 Şart: Yapılması vacip olmakla beraber ibadetin içindeki fiilin bir parçası olmayan ve ibadet için gereken fiiller ve durumlardır. Şart, bir hukuki sonucun varlığı kendi varlığına bağlı olan ancak kendi varlığı onun varlığını zaruri kılmayan ve onun yapısından bir parça teşkil etmeyen fiil veya vasıftır. Namaz için abdest, nikâh akdi için şahitlerin bulunması ve velinin rızası şarttır. Bunlar olmadan namaz ve nikâh sahih olmaz. Ancak bunlar namazın ve nikâhın birer parçası, yani rükünleri değillerdir. Malda tasaruf için rüşd, yani akıl ve baliğ şartı da bunun gibidir.
1.4 Mâni’: Varlığında sebebin gerçekleşmemesi sonucunu doğuran durumdur. Din ayrılığı ve mirascını öldürme mirascı olmaya mani bir durumdur. Hayız ve nifas namazın farz olmasına manidir. Kan ve süt hısımlığı da nikâha mani sayılmıştır. Aynı şekilde vadesiz borcun bulunması da zekâta mani kabul edilmiştir.
1.5 Eda: Bütün ibadetleri Allah’ın ve Resulünün tayin ettiği vakitte yerine getirmeye “eda” denir. Namazları vaktinde kılmaya ve Ramazan orucunu Ramazanda tutmaya “eda etmek” denir.
1.6. Kaza: Şeriatın, dinin Allah’ın tayin ettiği vaktin dışında o ibadetin yerine yapılan ibadete “kaza” denir. Ramazan’da tutamadığı orucunu Ramazan ayı dışında tutan orucunu kaza etmiş olur. Kaza için özürlü ve özürsüz terk etmiş olması fark etmez. Ancak aralarında şöyle bir fark vardır. Özürlü terk eden günaha girmez, ama özürsüz terk eden ayrıca günaha girmiş olur. Hastalık ve sefer özür sebebidir, bu vesile ile vaktinde yapılamayan ibadeti kaza etmek gerekir. Böyle bir özür yoksa ibadeti vaktinde eda etmemek büyük günahtır.
1.7 İâde: Bir ibadeti vaktinde herhangi bir durumdan dolayı yeniden yapmaya iade denir. İâde iki şekilde olur. Bir kimse vaktin namazını kıldıktan sonra cemaatle namaz kılanları görüp bunlara uyarak yeniden aynı vakti kılarsa buna iade denir. Bu şekilde kılınan bir namaz ilk kılınan farz, ikinci kılınan nafile olur.
2. Teklifî Hükümler: (Mükellefin Fiilleri)
Şariin mükelleften bir fiilin ve ibadetin yapılıp yapılmamasını istemesi veya onu serbest bırakmasıdır. Şariin bu konudaki talebi bağlayıcı ve kesin olabileceği gibi daha yumuşak bir üslupla da olabilir. Emir ve yasağı bildiren delilin sübut ve delalet yönünden kesinlik ifade edip etmemesi de hükümde etkili olabilir. Delil kat’î olabileceği gibi zanni de olabilir. Her birinin ayrı hükmü vardır. böylece teklifî hükümler icab, nedb, tahrim, kerahet ve ibaha olmak üzere temelde beş kategoriye ayrılır. Ayrıca şâriin talebi genel ve özel veya belirli durumlara has olması yönüyle de azîmet ve ruhsat şeklinde ayırıma tabi tutulmaktadır. Bunların her biri mükellefe ait fiiller olduğu için din dilinde “Ef’âl-i Mükellefîn” olarak isimlendirilmiştir.
2.1. FARZ
Farz, Allah’ın Kelam-ı Kadiminde kullarına kesin olarak emrettiği ve ezelde yazdığı emirleridir. Farz, şârî tarafından emr olunduğu kat’î bir delil ile sabit olan, özürsüz mutlak surette terk edildiği zaman ceza gerektiren amellerdir. Özürden maksat, dinin özür saydığı hususlardır, yoksa fertlerin bahaneleri değildir.
Farz kat’î delillerle sabit olduğu için inkarı küfrü icap eder. Tevil edilerek ret ve inkar edilirse fısk ve dalalettir ve reddeden fasık, ehl-i bid’a ve ehl-i dalalet sayılır. Gerek İmam-ı Şafi gerekse İmam-ı Azam zanni delillerle sabit olan hükümleri “Farz” kapsamına almamışlardır. Hanefiler zanni delillerle sabit olan bir hükmü “Vacip” olarak nitelerken İmam-ı Şafi peygamberimizin (sav) uygulamalarını esas alarak “Sünnet-i Müekkede” olarak nitelemiş ve Sünnete “Vacip” kadar değer verdiğini göstermiş, terk edenlerin azaba ve ikaba uğrayacağını ifade etmiştir. Hanefiler ve Şafiler arasındaki “Farz” ve “Vacip” ayrımı öz itibarıyle değil, lafız yönüyledir.
Farz, itikat, amel ve hüküm bakımından kat’î ve içtihâdi olmak üzere ikiye ayrılır. Kat’î farz; subut ve delalet bakımından kesin olarak bildirilen amellerdir. Buna ilmî ve amelî farz denir. Namaz ve Oruç gibi bu nevi farzların inkârı küfrü gerektirir. İkincisi ise, İçtihâdî farzlardır. Müçtehit imamların üzerinde ihtilaf ettiği ve amele müteallik olan amel ve ameli itmam eden fiillerdir. Başa mesh miktarı, abdestin farzları ve namazda fatihanın okunması gibi farzı itmam eden farzlar bu nevidendirler.
Sübûtu ve manaya delâleti kat’î olan Allah ve Resulünün emirlerine “Farz” adı verilir. Farz Allah’ın kesin emri ve mütevatir hadisin hükmü ile sabit olur. Farzları yapmayan büyük günaha girer ve yapan Allah’ın kesin emrine uyduğu için büyük bir şeref ve fazilete, ahrette sevaba ve Allah rızasına nail olur. beş vakit namaz, Oruç, Hac ve Zekât farz olan emirlerdendir. Nitekim yüce Allah “Ey İman edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi sizlere de Oruç farz kılınmıştır” ayeti ile emredilen husus kesin olarak farzdır.
Farz için şariin emir sigası ile istemesi ve aksine delâlet eden bir karinenin de bulunmaması şarttır. “Namazı dosdoğru kılın ve zekâtı verin” “Akitlerinizi ifa edin” ayetleri buna delildir. Yine şâriin bir ameli farz oldu ve emrolundu gibi bağlayıcı bir ifade ile istemesi gerekir. “Oruç sizlere farz oldu” ayeti buna delildir. Yine farz bir emir için haber cümlesi değil de emir kastedilen cümle olması gerekir. “Kocası ölen kadın dört ay on gün, boşanmış kadın’ın üç ay hali bekleyeceğini ifade eden” ayet bu nevi farzı ifade etmektedir. “Gücü yetenin Kâbe’yi haccetmeleri Allah’ın insanlar üzerine hakkıdır” ayeti şartları tutan ve gücü yetene haccın farz olduğunu ifade ettiği gibi, “Annelerin dinen ve örfen makul ölçüler içinde yiyeceği ve giyeceğini sağlamak çocuğun babasına aittir” ayeti nafakanın babaya farz olduğunu anlatmaktadır. Şariin bir fiilin yapılmasına karşılık sevap ve güzel mükâfat vaadi ve terk edilmesine ise ağır ceza vereceğini bildirmesi o fiilin farz olduğuna delildir.
Farz olan emirler “Farz-ı Ayn” ve “Farz-ı Kifaye” olmak üzere ikiye ayrılırlar:
2.1.1. Farz-ı Ayn: Akıl, bâliğ ve Müslüman olan her insana farz olan ve terki haram olup, büyük günah olan ve ahirette azaba ve ikaba sebep olacak olan emirlerdir. Beş vakit namaz, sıhhatli olana oruç, zengin olana zekat ve hac ibadeti böyledir.
2.1.2. Farz-ı Kifaye: Topluma ve cemaate emredilen ve o toplumun bir kısmını emre uyması ile diğerlerinden sakıt olan, kimse yapmadığı zaman herkesi sorumlu kılan ve günaha sokan emirlerdir. Cenaze namazı kılmak, şahitlik yapmak, cihad etmek, ilim öğrenmek, Kur’ân-ı Kerimi ezberlemek, emr-i bilma’ruf ve nehy-i ani’l-münker görevini ifa etmek gibi toplum için gerekli olan emirlerdir. Kimse yapmazsa bu durumda herkes için farz-ı ayn hükmünde vacip olur ve bir kısmının yapması ile diğerlerinden sorumluluk kalkar.
Farz-ı ayn olan ameller sevap ve fazilet bakımından farz-ı kifaye olan amellerden üstündür. Zira bir emir genişlerse meşakkati azalır, hususileştikçe meşakkati artar ve sevabı da buna göre çoğalır. Farz-ı Kifaye olan emirler umum tarafından terk edilirse herkes sorumlu olur.
Farz-ı Ayn olan emirlerin bir kısmı şunlardır:
1. Her mükellefin İmana ait bilgileri öğrenmesi,
2. Her mükellefin kendisine farz-ı ayn olan Namaz, Oruç, Hac ve Zekât gibi farzları ve Haram olan ve kendisini harama götüren hususları öğrenmesi.
3. İman, gusül, abdest, namaz gibi “Farz-ı Ayn” ve içki, kumar, faiz gibi “Haram” olan amellerin gereğini yapması,
4. Helal kazanç elde etmek ve kazancını haramdan korumak için ticaret ve alışverişin, sanat ve mesleğin inceliklerini öğrenmek ve haram kazançtan sakınmak.
Farz-ı Kifâye olan emirlerin bir kısmı şöyledir:
1. Halkın inancını şüphelerden, tereddütlerden korumaya çalışmak ve imana hizmet etmek. Ulemanın görevi budur.
2. Dinin amelî yönünü korumak için “Tefsir, Hadis, Fıkıh” gibi ilimleri okumak ve okutmak. Müftülerin vazifesi budur.
3. Ma’rufu emredip münkerden nehyetmek için va’z-u nasihatlerde bulunmak. Vaizlerin ve muallimlerin görevi budur.
4. İnsanların ihtiyacı olan Tıp ve Hukuk, Eğitim gibi insanların ihtiyacı olan ilimleri öğrenip ihtiyaçlarını karşılamak.
5. Ziraat, sanat ve ticaret yaparak helal kazanç yollarını öğrenmek, sanat ve meslek sahibi olmak.
6. Cihada iştirak etmek. Bilhassa bu zamanda silahla cihad devletin görevi olduğu için her müslümanın nefsi ile, şeytanla ve ehl-i dalalet ile ilim öğrenmek ve hayırlı amelleri işelemek suretiyle manevi mücahedede bulunması farz-ı ayn olmuştur. Zira artık dine ve imana her yerde, hatta televizyon ve İnternet aracılığı ile her evde dine imana saldırı olduğu için dinini korumak üzere her mü’minin manevi mücadele etmesi farz-ı ayndır. Asrımızın imamı Bediüzzaman Said Nursi hazretleri böyle hükmetmiştir.
|