Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa
Advertisement
SÜBHANALLAH PDF Yazdır E-posta
Pazar, 22 Kasım 2009
Yazı Index
SÜBHANALLAH
Sayfa 2


Varlıkların Allah’ı tesbih etmeleri O’nun varlığını, birliğini ve kemal sıfatlarını gösterip kemaline ve cemaline ayine olmaları ve medh-ü sena etmeleridir. Yüce Allah “Rabbin yoluna hikmetle çağır” (Nahl, 16:125) emrederken kâinattaki hikmeti ve mahlukatın kendisini medh-ü sena ile tesbih etmesini insanların nazarlarına sunarak Allah’ın yoluna çağır manasını da ifade etmektedir ki Bediüzzaman bu ayetin tefsirinde şöyle der:

“Onuncu Sözde işaret edildiği gibi, ism-i Hakemin tecellî-i âzamı şu kâinatı öyle bir kitap hükmüne getirmiş ki, her sayfasında yüzer kitap yazılmış; ve her satırında yüzer sayfa derc edilmiş; ve her kelimesinde yüzer satır mevcuttur; ve her harfinde yüzer kelime var; ve her noktasında kitabın muhtasar bir fihristeciği bulunur bir tarza getirmiştir. O kitabın sayfaları, satırları, tâ noktalarına kadar yüzer cihette Nakkaşını, Kâtibini öyle vuzuhla gösteriyor ki, o kitab-ı kâinatın müşahedesi, kendi vücudundan yüz derece daha ziyade Kâtibinin vücudunu ve vahdetini ispat eder. Çünkü bir harf kendi vücudunu bir harf kadar ifade ettiği halde, kâtibini bir satır kadar ifade ediyor.

Evet, bu kitab-ı kebîrin bir sayfası, zemin yüzüdür. O sayfada nebâtat, hayvânat taifeleri adedince kitaplar birbiri içinde, beraber, bir vakitte, yanlışsız, gayet mükemmel bir surette, bahar mevsiminde yazıldığı gözle görünüyor.
Bu sayfanın bir satırı, bir bahçedir. O bahçede bulunan çiçekler, ağaçlar, nebatlar adedince manzum kasideler beraber, birbiri içinde, yanlışsız yazıldığını gözümüzle görüyoruz.

O satırın bir kelimesi, çiçek açmış, meyve vermek üzere yaprağını vermiş bir ağaçtır. İşte bu kelime, muntazam, mevzun, süslü yaprak, çiçek ve meyveleri adedince, Hakem-i Zülcelâlin medh-ü senâsına dair mânidar fıkralardır.

Güya çiçek açmış her ağaç gibi, o ağaç dahi, Nakkaşının medîhelerini tegannî eden manzum bir kasidedir. Hem güya Hakem-i Zülcelâl, zeminin meşherinde teşhir ettiği antika ve acip eserlerine binler gözle bakmak istiyor.

Hem güya o Sultan-ı Ezelînin o ağaca verdiği murassâ hediye ve nişanları ve formaları, hususî bayramı ve resm-i küşâdı olan baharda, padişahın nazarına arz etmek için, öyle müzeyyen, mevzun, muntazam, mânidar bir şekil almış ve öyle hikmetli bir şekil verilmiştir ki, herbir çiçeğinde, herbir meyvesinde, birbiri içinde çok vecihler ve delillerle Nakkaşının vücuduna ve esmâsına şehadet ederler.

Meselâ, her bir çiçekte, her bir meyvede bir mizan var. Ve o mizan, bir intizam içinde; ve o intizam, tazelenen bir tanzim ve tevzin içinde; ve o tevzin ve tanzim, bir ziynet ve san'at içinde; ve o ziynet ve san'at, mânidar kokular ve hikmetli tatlar içinde bulunduğundan; herbir çiçek, o ağacın çiçekleri adedince, Hakem-i Zülcelâle işaretler ediyor.

Ve bu bir kelime olan bu ağaçta, bir harf hükmünde olan bir meyvede bulunan bir çekirdek noktası, bütün ağacın fihristesini, programını taşıyan küçük bir sandukçadır. Ve hâkezâ, buna kıyasen, kâinat kitabının bütün satırları, sayfaları, böyle, ism-i Hakem ve Hakîmin cilvesiyle, yalnız herbir sayfası değil, belki herbir satırı ve herbir kelimesi ve herbir harfi ve herbir noktası, birer mucize hükmüne getirilmiştir ki, bütün esbab toplansa, bir noktasının nazîrini getiremezler, muaraza edemezler.

Evet, bu Kur'ân-ı Azîm-i Kâinatın herbir âyet-i tekvîniyesi, o âyetin noktaları ve hurufu adedince mucizeler gösterdiklerinden, elbette serseri tesadüf, kör kuvvet, gayesiz, mizansız, şuursuz tabiat, hiçbir cihetle o hakîmâne, basîrâne olan has mizana ve gayet ince intizama karışamazlar. Eğer karışsaydılar, elbette karışık eseri görünecekti. Halbuki hiçbir cihette intizamsızlık müşahede olunmuyor.” (Lem’alar, 2005, 30. Lem’a, s. 880-881)

Yine Bediüzzaman Münâcât Risalesinde “semavatta bulunan yıldızların, güneşlerin ve ayların kendilerini yaratan, döndüren ve idare eden bir tek hâlıka tesbih ve tekbir ile şahadet edip lisan-ı halleri ile Sübhanallah ve Allah-ü Ekber dediklerini” ifade eder. Aynı şekilde sema, feza, arz ve zemin yüzünün, dağları içindekilerle beraber, denizleri ve içindekilerle, yeryüzü ve içindeki milyonlarca mahlukatı ile beraber, mahlukatın her bir nevi milyonlar efradı ve her bir fert azaları, eczaları ve hücreleri ile beraber kendilerini yaratan yüce Allah’ı lisan-ı halleri ile överek, medh-ü sena ederek tesbih ettiğini ifade etmektedir. (Şualar, 1994, Münacat, 3. Şua, s.44-57)

Bütün mahlûkatın fıtratı ve yaratışlı gereği yüce Allah’ı tesbih ve takdis ettiği gibi insan da mükemmel yaratılışı, azaları, duyguları, duyuları, organları, hücreleri ve hatta atomları ve tüm faaliyeti ile lisan-ı hal ile Allah’ı tesbih ve takdis etmektedir. Şuurlu olarak bütün bunların imanla anlayıp ibadetle anlatan mü’minler de namazdaki okumaları, ibadet ve zikirleri, ilim ve tefekkürü ile kâinatın bu tesbihine iştirak ederek onlardan daha mükemmel şekilde Allah’ı tesbih ve takdis etmesi insanlığının ve imanının gereğidir.

Nitekim peygamberimiz (sav) Miraçta bütün mahlukatın temsilcisi olarak varlıkların tamamının Allah’a olan ibadet, tesbih ve tahmidlerini, lisan-ı hal ile olan zikir ve takdislerini kendi namına takdim ederek “Ettehiyyâtü, el-Mübârekâtü, Essalavâtü, Ettayyibâtü Lillahi” diyerek yüce Allah’a takdim etmiştir. (Şualar, 1994, 6.Şua, s.86-88) Biz de namazın teşehhüdünde aynı manayı kendi yerimizde ifade ederek aynı tahiyyatı okuyoruz. Halife-i arz olarak mahlukatın tesbihini yüce Allah’a kendimize göre ifade ediyor ve halife-i arz olduğumuzu gösteriyor ve peygambere olan bağlılığımızı da aynı kelimeleri okuyarak ifade ediyoruz.

3. Melekler de Şuurlu Olarak Allah’ı Tesbih Ediyorlar:
Aynı şekilde melekler de bütün kâinatta şuurlu veya şuursuz olarak, canlı veya cansız bütün varlıkların lisan-ı halleri ile yaptıkları tesbihatı müşahede etmek, görmek, anlamak ve onların lisan-ı halleri ile yaptıkları tesbihatı ve halıklarına olan medh-ü senalarını şuuru bir şekilde yüce Allah’a arz etmekle mükelleftirler. Onların ibadet ve tesbihleri de böyledir.

Bediüzzaman Said Nursi hazretleri meleklerin varlığını ve görevlerini şöyle anlatır:
“Melâike ve ruhaniyâtın vücudu, insan ve hayvanların vücudu kadar kat'îdir denilebilir. Evet, On Beşinci Sözün Birinci Basamağında beyan edildiği gibi, hakikat kat'iyen iktiza eder ve hikmet yakînen ister ki, zemin gibi, semâvâtın dahi sekeneleri bulunsun ve zîşuur sekeneleri olsun ve o sekeneler o semâvâta münasip bulunsun. Şeriatin lisanında, pek çok muhtelifülcins olan o sekenelere "melâike ve ruhaniyat" tesmiye edilir.

Evet, hakikat böyle iktiza eder. Zira, şu zeminimiz, semâya nisbeten küçüklüğü ve hakaretiyle beraber zîşuur mahlûklarla doldurulması, ara sıra boşaltıp yeniden yeni zîşuurlarla şenlendirilmesi işaret eder, belki tasrih eder ki, şu muhteşem burçlar sahibi olan, müzeyyen kasırlar misali olan semâvat dahi, nur-u vücudun nuru olan zîhayat ve zîhayatın ziyası olan zîşuur ve zevil'idrak mahlûklarla elbette doludur. O mahlûklar dahi, ins ve cin gibi, şu saray-ı âlemin seyircileri ve şu kâinat kitabının mütalâacıları ve şu saltanat-ı rububiyetin dellâllarıdırlar. Küllî ve umumî ubudiyetleriyle, kâinatın büyük ve küllî mevcudatın tesbihatlarını temsil ediyorlar.

Evet, şu kâinatın keyfiyâtı, onların vücutlarını gösteriyor. Çünkü, kâinatı had ve hesaba gelmeyen dakik san'atlı tezyinat ve o mânidar mehâsinle ve hikmettar nukuşla süslendirip tezyin etmesi, bilbedâhe, ona göre mütefekkir istihsan edicilerin ve mütehayyir takdir edicilerin enzârını ister, vücutlarını talep eder. Evet, nasıl ki hüsün elbette bir âşık ister. Taam ise aç olana verilir. Öyleyse, şu nihayetsiz hüsn-ü san'at içinde gıda-yı ervah ve kut-u kulûb, elbette melâike ve ruhanîlere bakar, gösterir. (Sözler, 2001, 29. Söz, s. 465-466)

Nitekim peygamberimiz (sav) “Bir melâike var. Kırk bin başı var. Her başında, kırk bin dil var. Herbir dilde kırk bin tesbihat yapıyor. 64 trilyon tesbihat aynı anda söylüyor.”

Bediüzzaman hazretleri bu hadisin açıklamasında buyurur ki “Demek küre-i hava, bu melâike gibidir. Yani, bu melâikenin tesbihatı adedince her kelime-i tayyibe, hava sayfasında yazılıyor. Küre-i hava diyor ki: "Bu hadis, benden veya bana nezarete memur melekten haber veriyor. Çünkü, insandaki bütün konuşmalar ve sair bütün hadsiz sesler, karışmaları içinde karıştırılmadan tam hurufatıyla ve söyleyenlerin şiveleriyle, mümtaz sesleriyle söylenmek gösterir ki, küllî bir şuurla yapılan bu iş yalnız tek bir zerrenin vazifesi, ne bana, yani küre-i havaya ve ne de bütün esbaba vermesi hiçbir cihet-i imkânı yok. Demek her yerde hâzır, nâzır ehadiyet cilvesiyle ve içinde ihatalı bir irade, muhit bir ilim bulunan bir kudret-i Ezeliyenin cilvesidir. Buna milyonlar şahitlerinden birisi radyodur." (Emirdağ Lâhikası, 1998, s. 354)

4. Tesbih Namazı:
Yüce Allah’ı Tesbih için kılınan namaza “Tesbih Namazı” denir. peygamberimizin (sav) kılmasını tavsiye ettiği için bu namazı kılmak menduptur. Dört rekat olarak kılınan bu namazın her rekatında 75 defa tesbih duası okunur ve dört rekat sonunda 300 tesbih duası ve zikri tekrar edilmiş olur.

Tesbih namazının belli bir vakti yoktur; ancak mübarek ve makbul vakitlerde kılmak daha faziletlidir. Bu namazın kılınışını peygamberimiz (sav) amcası Hz. Abbas’a (ra) şöyle öğretmiştir. “Amcacığım, sana bir namaz öğreteyim ki bunu kıldığın zaman Allah senin geçmiş ve gelecek, eski ve yeni, bilerek ve bilmeyerek işlemiş olduğun bütün günahlarını bağışlar. Bu namazı İftitah duasından sonra 15 defa“Sübhanallahi ve’l-hamdü lillahi ve lâ ilâhe illallahü vallahü ekber” dersin. Sonra Fatiha ve zamm-ı sureden sonra 10 defa dersin. Rükûda 10 defa, rükûdan kalkınca 10 defa, secdede 10 defa, secdeden kalkınca 10 defa, ikinci secdede 10 defa söylersin. Böylece her rekâtta 75 defa tesbih okursun. Dört rekât olarak kılarsın. Gücün yeterse her gün kıl, yoksa haftada bir veya ayda bir vehayut senede bir defa olsun kıl. Hiç olmazsa ömürde bir defa olsun kıl” (Tirmizi, Vitr, 19; İbn-i Mâce, İkâme, 190; Ebe Davud, Tavattu, 14) buyurmuşlardır.

Tesbih namazı cemaatle kılındığı zaman imam namazın kıratını ve tesbihleri açıktan okur. On defa “Sübhanallahi ve’l-hamdü lillahi ve lâ ilâhe illallahü vallahü ekber” der, sonuncusunda “Velâ havle velâ kuvvete illâ billahi’l-aliyyu’l-azîm” diye bitirir. (İbn-i Abidin, Reddü’l-Muhtar, 2:27) Abdullah b. Abbas (ra) dört rekatlık tesbih namazı için birinci rekatta Tekasür, İkincisinde Asr suresini, üçüncü rekatta Kâfirûn, dördüncüsünde ise İhlâs Surelerini okumayı tavsiye etmiştir. (Fetevây-ı Hindiye, Mısır, 1323, 1:119)

Sonuç:
Tesbih, kâinatı ve bütün mahlukatı yaratan ve işine kimsenin müdahale edemeyeceği yüce Allah’ı eserlerine ve sanatlarına bakarak medh-ü sena etmek, övmek demektir. Allah’ı övmek ise eserlerine ve işlerine bakarak “Sübhanallah” demektir. Bu bakımdan “Sübhanallah” kutsî kelimesi Allah’ı tesbih etmenin adıdır. Bütün mahlukat lisan-ı haliyle “Beni ve fiillerimi Allah’tan başka hiçbir varlık müdahale edip yaratamaz” diyerek Allah’ı tesbih etmektedir. Akıllı ve şuurlu olan insana yakışan da mahlûkatın lisan-ı haliyle yaptığı bu tesbihi aklı ve şuuru ile anlayarak iman ile kabul edip, dili ile ikrar etmesi ve kal dili ise “Sübhanallah” diyerek ifade edip ilan etmesidir. Bu Allah’a ibadettir. Melekler de aynı şekilde mahlukatın lisan-ı hal ile olan tesbihatını müşahede ederek dilleri ile yüce Allah’ın huzuruna takdim etmektedirler. İnsan da gerek namazda ve gerekse namazın dışında “Sübhanallah” diyerek Allah’ı tesbih etmeli ve namazın sonunda 33 defa “Sübhanallah” demeyi ihmal etmemelidir. Hatta kutsal gecelerde “Tesbih Namazı”nı kılarak yüce Allah’ın şanına yakışır şekilde onu tesbih etme ve zikretmek için bir adım atmalıdır ki Allah’a gerçek kul olduğunun şuuruna ulaşsın…


Etiketler:  Tesbih Sübhanallah Dua Zikir Tesbihin Anlamı Tesbih Namazı Tahmid Tekbir Münacat


 
< Önceki   Sonraki >